[De ki,"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"Ancak, yalnızca akıl-iz'an sahipleri bunun farkındadır._39/Zümer:9]

5.02.2008

Batı dünyasında Neler Oluyor?


Batı dünyasında neler oluyor?
[
Yorum - Alev Alatlı]


'Mücahitlerin dünya çapında cihad ilân ettikleri, Yaradılışçı'ların yürüyüşe geçtikleri çağımızda, dinin geri döndüğünü inkâr edebilmek için ya kör olmak gerekir, ya da deli! Günümüz tanrıtanımazları bile bu mucizevi dirilişi kabul ediyorlar." Bu cümle, Kenan Malik'e(1) ait.
Bahsettiği "Yaradılışçılar" 1920'li yıllarda ABD'de baş veren köktenci Hıristiyan hareketi "Creationism" müridleri. Bu insanlar, Kutsal Kitap'ın kâinat ve dünyanın yaradılışının anlatıldığı ilk bölümü olan Tekvin'e, hiçbir yoruma tabi tutulmaksızın, harfi harfine iman edilmesini savunuyor ve dolayısıyla Evrim Teorisi'ne itibar etmiyorlar. Dahası, okullarda öğretilmesini engelliyorlar. Darwin 1960'ın ortalarına kadar Amerikan okullarına giremiyor. O tarihten 1975'e kadar evrim teorisini fen derslerine "bilimsel yaradış" adı altında destek konu olarak eklenmiş olarak görüyoruz. 1975, yüksek mahkemede görülen bir davanın (2) sonuçlandığı yıl. Mahkeme, okullarda yaradılışın İncil'i esas alarak öğretiliyor olmasının Amerikan Anayasası'nın kilise-devlet ayrışımı ilkesine ters düştüğüne hükmedince, Eski Ahit'e yapılan göndermeler müfredattan kaldırılıyor. Buna karşın, halen devam eden davalar (3) da var.
Prof. Malik'in "yürüyüşe geçtiğini" söylediği Hıristiyan hareketinin özü böyle. Malik'in dinin mucizevi dirilişini kabul ettiğini söylediği "tanrıtanımaz"lara gelince, dokundurduğu zat, 2004'te ölen Jacques Derrida'dan sonra dünyanın en büyük filozoflarından biri sayılan Alman felsefeci, Yeni-Marksist sosyolog ve siyaset bilimci Jürgen Habermas. (4) Uzun yıllar kararlı bir ateist ve sekülerizm savunmacısı olarak tebarüz eden Habermas, epeyce bir süredir dinlerin insan onuru, özgürlüğü ve sorumluluğu gibi değerlere ters düşmeyebileceği şeklinde düşünceler dillendirirken, sekülerizmin birtakım kısıtlamalarla malûl olduğunu da itiraf etmeye başlamış. Hatta, Papa 16. Benedict'le yaptığı bir konuşmayı müteakip, "modern eşitlik ve adalet fikirlerinin aslında Musevi ve Hıristiyan dinlerinin ilkelerinden süzülmüş kavramlar" olduklarını beyan etmekten kaçınmamış. Yeri gelmişken, günümüzde Batı dünyasında "dinlerin yükselişi"ne ilişkin entelektüel tartışmalarının Musevi ve İsevi inançları ile sınırlı olduklarını, "İslâm'ın yükselişi"nin ise tamamen farklı saiklerle değerlendirildiğini vurgulamalıyım. Papa 16. Benedict'in tutumu, iyi bir örnek: "Gelişmiş Batılı ülkelerde gittikçe güçlenen sekülerizm karşısında Hıristiyanlığın zayıfladığını" ileri sürerek, Avrupa'nın köktenci Hıristiyan değerlerine geri dönmesi gerektiğini savunan, Avrupa Birliği'nin bir Hıristiyan ligi olmasını, İsevi inancının AB anayasasında yer almasını talep eden Hazret, konu İslam olunca, Müslüman liderleri "dini siyasileştirdikleri için" eleştirmekten geri durmamaktadır. (5) Oysa malûm olduğu üzere, "Sezarın (6) hakkı sezara, İsa'nın hakkı İsa'ya" şeklinde özetleyegeldiğimiz anlayışı gereği, kilisenin alanını dünyevi yönetimin alanından ayırarak, "ruh"un salâh bulması üzerinde yoğunlaşan din, Hıristiyanlıktır, İslamiyet değil! "Hıristiyan ikiciliği" ("dualism") olarak tanımlanan anlayış, insanoğlunun dünyevi meselelerinin çözümünü dünyevi iktidarlara bırakmak suretiyle sekülerizmi (7) doğuran anlayıştır. Papa hazretlerinin zengin Batı ülkelerinde güçlendiğinden yakındığı sekülerizm, herhangi bir dünyevi devlet gibi hareket eden Kilise'nin "İsa'nın alanı"nın dışına çıkarak, inananlar üzerindeki kurduğu maddi ve manevi baskıya karşı haklı ve doğal bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu anlamda, Hıristiyanlığın alanını daraltmış olması söz konusu olmadığı gibi, tersine, Kilise'nin asli görevine yönelmesini sağlayan oluşumdur. Hal buyken ve Papa hazretlerinin hiç işleri olmaması gerekirken, AB için İsevi bir anayasa için bastırıyor, bu meyanda bambaşka saiklerle hareket eden İslâm liderlerine veriştirmeyi de ihmal etmiyor olmalarının, "dinlerin yükselişi" tartışmalarının ilâhi çerçeveden çıkarılıp, dünyevi iktidar kavgasına dönüştürülmekte olduklarından başkaca açıklaması yoktur.
Esas yükselen ne?
Mamafih, Hazreti, biz, henüz Alman Kardinal Joseph Ratzinger olduğu günlerde, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği karşıtı demeçlerinden tanırız. Kendileri, "Hıristiyanlık barışçıl ve makuldür, İslamiyet şedit ve mantık dışıdır" söylemini (8) alenen dillendirmekten de hicap etmemişti. Dahası, "Hıristiyanlığın hükümdar ile Tanrı arasındaki farkı gözetmek" suretiyle, "dünya tarihine yepyeni bir açılım getirmiş olması"yla övünmüş olması da (9) bir vakıadır; ruhani ve dünyevi iktidarların ayrışmasında yarar olduğunu, zira "böylece ortaya çıkan özgürlük alanının bireyin devlete karşı çıkmasını mümkün kılacağını" iddia ederken, oklarını yine İslâm'ın yükselişine çevirmişti. Ona göre, dünyanın önemli bölümünde "siyaset dünyasını inanç dünyasıyla bir arada mülâhaza eden eski görüş" (nesi eskiyse!) geri gelmiş, "ahlâkı sadece siyasi gücün kollayabileceği" inancı yeniden hakim olmaya başlamıştı ki, bu adamakıllı kaygı verici bir durumdu.
Makaleyi kaleme almaktaki amacımın, varsa aramızda dünyada dinlerin yükseliyor olmasından İslâmiyet'e pay çıkaranlarımız, durumu bir kere daha değerlendirmemiz gerektiğini vurgulamak olduğunu söylemeliyim. Kişisel hissiyatım, "Yanılmaz" (10) da olsalar, İslâm söz konusu olduğunda, günümüz Papalarının bile mühürlerinden kurtulmayı başaramadıkları şeklindedir. Hal böyle olunca, meselâ, Katolik rahibelerinde kutsallık simgesi olarak saygı duyulan başörtüsünün, Müslüman kadınlarında baskı simgesi olarak kötülenmesi, hatta başta Katolik Fransa, yasaklanması çabalarının şaşıracak bir yanı yoktur. Papa'nın dahi, ne önyargıda, ne de çifte standart uygulamasında sakınca görmediği koşullarda, başörtüsünün hatta peçenin, Avrupa Medeniyeti'nin iki bacağından biri sayılan Yahudi-Hıristiyan geleneğinde de var olduğu olgusu da düşüncelerini değiştirmeyecektir. İnternet sitelerinde, dergilerde, Müslüman gençler, istedikleri kadar, meselâ, Hazreti İsa'nın havarisi Aziz Paulus'un söylemlerinden örnekler getirsinler, meselâ, Musevi yasasının "karısının saçının görünmesine izin veren erkeği lânetlediğini" tekrarlasınlar, İslâm'a empati duyulmasını sağlayamayacaklardır. Çünkü, dinlerin yükselmekte, dünyeviliğin zayıflamakta olması, Batı toplumlarının dindarlaştıkları anlamına gelmemektedir. Günümüzde yükselen, aslî anlamı değişmiş, ne Tanrı, ne de ilâhiyatla uzun boylu ilgisi olan bir din; daha doğrusu, özü itibariyle fevkalâde dünyevi (seküler) bir kavram olan "kimlik" fikridir.
Bu çerçevede sekülerizmin (dilerseniz, laikliğin) üç ayrı anlamından bahsedilir. (11) Bunlardan birincisi, siyasetin dinden, kamu alanının bireysel alandan ayrıştırılması; ikincisi, dini inanç ve ibadetlerin zayıflaması; üçüncüsü, inanç koşullarının dönüşmesi, yani, Tanrı inancının bir veri olarak kabul gördüğü, kimse tarafından sorgulanmadığı bir toplumdan bir tercih meselesinden ibaret olduğu topluma dönüşmüş olması halidir. "Modernite" bu dönüşüm ifadelerinden birisidir ve "Büyük Kopuş"a delâlet eder.
Ne din ne de bilim çağı
1800'lü yıllarda gerçekleşen "Büyük Kopuş" dedikleri süreç, siyaset inançtan, kamu alanı bireysel alandan ayrışırken, dinî dogmaların üzerindeki tartışmaların gündemden düşüp, yerlerini ideolojik kavgalara bırakması hadisesidir. Nitekim, son 200 yıllık dönemde, Batı toplumları, dinî inançlarının farklılığı değil, savaş ve devrim, sınıflar ve sosyal adalet, ırk ve milli kimlik meseleleri nedeniyle savaşmışlardır. 1800'lü yıllar, ayrıca Darwin, Marks ve Nietzsche (12) gibi, her biri Batı toplumlarının dinlere karşı tutumlarını altüst etmeye namzet üç adamın yaşadıkları yıllardır. Darwin, Yaradılış'ın Tanrı'nın dahli olmadan da gerçekleştirilebileceği anlamına gelen evrim teorisi ile tanrı-tanımazlığı mümkün, hatta akla yakın kılarken; Marks, dine siyasi cenahtan meydan okur. Her ikisi de Avrupa Aydınlanması'nın aklı vahyin önüne geçiren, beşeri tanrılaştıran ruhundan beslenmekle beraber, Hıristiyan tanrısına en büyük darbe Nietzsche'den gelir. "Tanrı'nın ölümü"nü ilân eden Nietzsche, insan aklını, mantığını göklere çıkarır; "üstüninsan" kavramını geliştirir. Din, ahlâk, çağdaş kültür, felsefe ve bilim gibi konularda eleştiriler yazarak, değerlerin göreceliğini savunur, "iyi" ve "kötü" kavramlarına saldırır. Öyle ki, 1800'lü yılların sonlarına doğru, Batı toplumunda yaşanan inanç krizine, bir de "akıl, mantık krizi" eklenir. "Aydınlanma"nın rasyonel insan ve makinanın yenilmez birlikteliği sayesinde her şeyin yoluna gireceği şeklindeki iyimserliği erirken, ilerleme denilen devinime inançsızlık, yerleşik "doğrular"a karşı şüphecilik yerleşir. Böylece, "Tanrının ölümü" beraberinde "hakikat"ın ne olduğuna dair klasik fikirleri, mantığı, evrensel değerleri, geleneksel dini ve Aydınlanma'nın dine olumsuz yaklaşımı da beraberinde götürerek, derin bir yabancılaşma duygusu" yaratır. Günün sonunda, "Hıristiyan tanrısı ölmemiştir ama bir şeylerin solmaya başladığı kuşkusuzdur." Böylesi bir mirası devralan yirminci yüzyıl, ne dinler, ne de bilim çağına benzeyecektir. Batı dünyasının her ikisinden de niteliksel olarak farklı yeni bir sürece girdiğinin ifadesi olarak sahne alır.
Dipnotlar:
(1) Prof. Kenan Malik, Hint asıllı İngiliz; nöroloji ve bilim tarihi uzmanı, psikolog. Sussex, Cambridge, Oxford, Oslo ve Melbourne üniversiteleri öğretim üyesi, The Guardian, Financial Times, The Independent, Independent on Sunday, Sunday Times, Sunday Telegraph yazarı, BBC Radio 4 yazarı. (2) Daniel vs. Waters (3) Edward vs. Aguillard 1987, Kitzmiller vs. Dover, 2005 (4) Jürgen Habermas, 1929, Alman felsefeci, sosyolog ve siyaset bilimci. (5) Catholic World News, 11.26.2003 (6) Sezar, Latince Caesar'dan, "imparator," Almanca, Kaiser. (7) "secular" dünyevi; "secularism" dünyevilik (8) 22 Eylül 2006 (9) 2003 Kasım, İtalyan "Il Giornale" gazetesi (10) Papanın sıfatlarından biri (11) Charles Taylor, A Secular Age (12) Charles Robert Darwin, 1809-1882; Karl Heinrich Marx 1818-1883; Friedrich Wilhelm Nietzsche, 1844-1900

(02 Şubat 2008)


Batı dünyasında neler oluyor? (2)


1800'lü yıllarda "Tanrı'nın ölümü" ile sarsılan Batı dünyası, 1900'lerde "İnsanoğlunun Çöküşü"ne şahit olur. Siyaset dinden ayrışır; dinî inanç, "özel tercih" meselesine dönüşür; merkezine insanlığı alan laik siyaset felsefesi, Tanrı'yı temel alan ilâhiyat siyasetinin yerine geçer.
Ancak, laik siyaset felsefesinin de bir inanca ihtiyacı vardır; bu inanç, insanoğlunun akla uygun hareket edebileceği, ahlâk sahibi olabilmek için uzak bir tanrının direktiflerine ihtiyacı olmadığı inancıdır. Gelin görün ki, yirminci yüzyıl, iki büyük dünya savaşı, atom bombası, soykırımlar, ekonomik krizler, diktatörlükler vb. felâketlerle insanoğlunun ferasetine duyulan inancı da sarsmayı başarır. Harvard Üniversitesi'nin sosyoloji fakültesinin Rus asıllı kurucusu Pitirim Sorokin, (1) çağın ruhunu şu cümlelerle özetler: "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra olan bitenin beni şaşkına çevirdiğini itiraf etmekten utanmıyorum. Beklediğim, barışın tekâmülüydü, savaşın değil. Toplumun barış içinde yeniden şekillenmesiydi, kanlı ihtilâller değil. Hümanizmaydı, kitle katliamları değil. Arıtılmış demokrasilerdi, keyfi diktatorya değil. Bilimin ilerlemesiydi, propagandanın ve gerçeğin yerine geçen otoriter sloganlar değil. Her cephede ilerlemeydi, barbarlığa geri dönüş değil!" (2) Aynı yıllarda yazan (1947) şair W.H. Auden'in(3) demesiyle, onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyılların "gün-ışığı dünyası," yirminci yüzyılda "gece-karanlığı dünyasına" dönüşmüş, "Endişe Çağı"na (Age of Anxiety) girilmiştir.
Ülkemiz entelijensiyasının gündeminde hemen hiç yer almayan "Endişe Çağı," Batı insanının ruhsal yalnızlık çektiği, olayların kontrolundan çıktığını hissettiği ruh hali olarak tanımlanır. Ondokuzuncu yüzyılda kendisini "yeryüzünün sahibi" olarak gören, (1880 itibariyle dünyanın %85'inin sömürgeleştirilmiş olduğunu hatırlayalım) bilimsel ilerlemelerle müftehir, hali vakti yerinde ben-merkezci Avrupalısı gitmiş, onun yerini kendi dışında oluşan olayların etkisiyle savrulduğunu hisseden, geleceğin nasıl şekilleneceğini kestiremeyen, olayları yönlendirememekten korkan bireyler almıştır. Benzeri endişeler, milletler ve medeniyetler söz konusu olduğunda da geçerlidir. Toplumlara yollarını kaybettikleri, siyasi ve ekonomik geleceklerinin kendi ellerinden çıktığı, başka birilerine tabi oldukları şeklindeki duygu yerleşirken, Batı medeniyetinin inişe geçtiğini hatta öldüğünü iddia eden tezler belirir. Önce Hıristiyan, sonra da sosyalizme revaç vermek suretiyle burjuva ahlâkını tepen Avrupa insanının başvurabileceği bir değerler sistemi kalmamış gibidir. George Orwell, C. Virgil Gheorghiu, Arthur Koestler (4) gibi Batı zihniyetinde derin izler bırakan yazar ve düşünürler, medeniyetlerinin "25. saat"ine girdiği" şeklindeki gözlemlerini dillendirmeye başlarlar. 25. saat dedikleri, "insanoğlunun kurtarılamayacak" noktaya geldiği saattir.
Berlin duvarının yıkılışı, sadece Sovyet despotizminin reddini değil, toplum-mühendisliğinden soğumayı da temsil etmektedir. İnsanlığın dünyayı iyileştirmek yolunda yaptığı her müdahale, işlerin daha kötüye gitmesiyle sonuçlanmış gibidir. Doğaya hakim olmak girişiminin küresel ısınma ve türlerin yok oluşuna neden olduğu saptanmıştır. Topluma hakim olmak iştiyakı, soykırım felâketlerini, toplama kamplarını, gulagları getirmiştir. Bütün bu olumsuzluklar, Batı entelijensiyasında "insanoğlundan korkulması gerektiği" şeklinde bir eğilimin yerleşmesiyle sonuçlanır. Gelinen nokta, "özgüven kaybından müzdarip gibiyiz; insanlığın ve diğer varlıkların dünyasını zenginleştirecek, ahlâki anlamı olan hayatlar kurma yeteneğimizi yitirmiş gibi duruyoruz" noktasıdır.
Gelişmelerden siyaset de nasibini alır. Geçen iki yüzyıl boyunca tarafların birbirlerine kastetmeleriyle sonuçlanan ideolojik farklılaşmaların sınırları silinmeye, kaybolmaya yüz tutar. Toplumsal yaşamın nasıl sürdürülmesi gerektiğine dair farklı ideolojilerin, dünya görüşlerinin çarpıştığı bir arena olmaktan çıkan siyaset, varolan sistemi kimin daha iyi yönetebileceğine ilişkin tartışmalarla kısıtlanır. Öte yandan, iktidar ve muhalefet uçlarının yakınlaşmasıyla daralan siyasi arenanın bireylerin kendilerini ve toplumsal birlikteliklerini tanımlamaları için birtakım başka aidiyetler aramalarına da yol açtığı görülür. Ülkemizden bir örnek vermek gerekirse, bir zamanlar, meselâ, MHP'li olmak, bireyin sosyal, ekonomik, dinî vb. tercihleri itibariyle kendisini tanımlaması için yeterli olabilirken, günümüz siyasi partilerinin ideolojik duruşları itibariyle yakınlaşmış olmaları, kişinin kendisini ifade edebilmesi için diğer başka aidiyetler de aramasına neden olacaktır. Siyasi partilerin çatıları altından böylece uzaklaşan aidiyet kökenli dayanışma, kültür, inanç, etnisite gibi diğer başka birleştirici unsurlara yönelir; siyaset ve ideolojiler yerlerini "kimlik siyaseti" olarak tanımlanan oluşuma bırakırlar.
Bireyin kim olduğunu kültür belirliyor
1960'larda ortaya çıkan "kimlik siyaseti" tanımının temel kabulü, toplulukların belirleyici niteliklerinin, dahil oldukları ekonomik sınıflar değil, kültürleri olduğu şeklindedir. Şöyle ki, örneğin, bir Türk sanayicisi, son tahlilde, kendisini bir Japon ya da Belçikalı sanayici ile değil, işçi sınıfından dahi olsalar, kendi kültüründen, geçmişini ve deneyimini paylaştığı birileriyle tanımlayacak, öncelikle onlarla dayanışacaktır. "Modernite"nin yarattığı sınıflandırmalarının reddi olarak değerlendirilen '60 sonrası Üçüncü Dünya özgürlük hareketleri, insan hakları örgütleri, feminist gruplar, gay hakları kampanyaları, vb. çıkışlar, sahici kimliklerin başkaldırısı olarak değerlendirilir. Nitekim, geçen kırk küsur yıl zarfında, marjinal gruplaşmaların başlattıkları hareketler büyümüş, günümüzde çok-kültürlülük olarak olumlanan anlayışı yaygınlaştırmıştır. Günümüz Batı dünyasında sıkça rastlanan bir argüman, ekonomik alanda revaç verilen liberalizm eğer "bireye eşit saygı anlamına geliyorsa, farklı kültüre sahip insanların yaşam biçimlerine ve dünya görüşlerine de saygılı olmak gerekir" şeklindedir. Böylece, başta dini inançlar olmak üzere, kültürel tercihlere, beğenilere ve yaşam biçimlerine saygı duyulacak ve farklılıkların kamusal alanda tanınmaları, haklarının teslim edilmesi sağlanacaktır.
Önceki yazımda açıkladığım "Büyük Kopuş" böylece yeni bir nikâh tazeleme ile sonuçlanırken, Batılı düşünürler, bu nikâhın, dinlerin yükselmeleri veya baskın çıkmalarından değil, kültürlerin doğasını ve önemini teslim eden seküler argümanların sonuçları olduğunda ısrarlıdırlar; bu bağlamda, yükselenin "iman" olmayıp, bireysel "kimlik" arayışı olduğu vurgulanır. Dinî inançlar, toplumların kültürel belleklerinin ayrılmaz parçaları hüviyetleriyle saygı görmelidirler; kaldı ki, dinî inançlar, kültürlerin dışa dönük ifadeleri olmanın ötesinde toplumsal değerlerinin de anahtarlarıdırlar.
"Ben kuşağı" dedikleri bir kavram var: "me generation." Bu kavram, ister "radikal İslam olsun, ister karizmatik Hıristiyanlık," deniyor, geleneksel dinlere dönüşü değil, tersine geleneksel dinlerden kopuşu anlatır çünkü, "ben kuşağı" dine takva için değil, "kimlik ve aidiyet" saikleriyle dönmektedir. Bu çerçevede, günümüzde din odaklı tartışmaların dinlerin muhtevalarına ilişkin konularda olmayıp, örneğin, "Bir Hıristiyan lisesinde Yahudi öğrenci olmak ne demektir?" ya da "İslam nasıl yaşanmalıdır?" şeklinde, bireyin kimliğini tanımlamasına hizmeti öne çıkardığına dikkat çekiliyor. "Kimlik yapılanmasının" harekete geçirdiği dönüşümün, Müslüman, Hıristiyan ya da Hindu, tüm dinlerde gözlemlendiği, din merkezli hareketlerin ortak noktalarının mensubu oldukları dinlerin ortak noktalarından çok daha fazla olduğu ifade ediliyor. Eylemcilerin küreselleşme-karşıtlığı, çevrecilik gibi özde dünyevi/seküler konularda da dayanışma içine girebildikleri düşünüldüğünde, Batı cenahında yükselenin "iman değil, kimlik arayışlarının dinî kanadı" olarak mütalâa edilmesi gerektiği şeklinde bir görüş ortaya çıkıyor. Bir örnekle açıklamak gerekirse, bu, Hazreti İsa'nın Allah'ın oğlu olduğuna iman etmemekle birlikte, Hıristiyan kimliğine diğer başka saiklerle sahip çıkmak gerektiğini düşünenlerin birlikteliği olarak tezahür ediyor.
Neticeyi kelâm, siyasi, kültürel ve ulusal aidiyetlerin aşınması; geleneksel iletişim biçimlerinin, fetva mercilerinin ve ahlâk ilkelerinin zayıflamasıyla doğru oranda yükselen toplumsal atomizasyon, özellikle de Avrupa göçmenleri, Afrikalı Amerikalılar, mutaassıp beyazlar gibi egemen liberal/laik kültürün seslerini kıstığı insanların dört başı mamur kimliklere ve ahlâki duruşlara duydukları özlemi artırıyor. Bu insanlar, özlemlerine bireysel kimliklerine sarılmak ve dünya ile doğrudan ve birebir ilişkiler geliştirerek kavuşmaya çalışıyorlar. Batı dünyasında neler olup bittiğini anlamak için Prof. Kenan Malik'in şu yorumuna kulak vermekte yarar var: "Kör olduğumu sanmıyorum, umarım deli de değilimdir ama 'Tanrı'nın ölümü' ne kadar doğru idiyse, 'dine dönüş'ün de o kadar doğru olduğunu düşünüyorum. Bence, Tanrı, ne o zamanlar/19.yüzyılda/ ölüydü, ne de şimdi canlı. Değişen bir şey varsa, o da dinin anlamı. Bugün dinin kucaklanıyor olmasının ne Tanrı, ne de dinbilimle ilgisi var; olan biten, 'kimlik' denilen o fevkâlâde dünyevi sorunun tezahüründen ibaret."
Dipnotlar:
(1) Pitirim Aleksandroviç Sorokin, 1889-1968 (2) New York, 1941 (3) İngiliz asıllı Amerikalı, 1907-1973 (4) George Orwell'in asıl adı, Eric Arthur Blair, 1903-1950, İngiliz gazeteci ve yazar; Constantin Virgil Gheorghiu, 1916-1992, Romanya doğumlu Fransız yazar; Arthur Koestler, 1905-1983, Macar asıllı İngiliz yazar (03.02.'08_ Zaman)
Alev ALATLI
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=646853