[De ki,"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"Ancak, yalnızca akıl-iz'an sahipleri bunun farkındadır._39/Zümer:9]

5.02.2008

BİLİM VE KESİNSİZLİK

BİLİM VE KESİNSİZLİK

Bu bölümde başta Feynman, Jacob Bronovski, Ahmet İnam, Nejat Bozkurt gibi uzmanların da katkılarıyla bilimde "bilirsizlik" ve "kesinsizlik" var mıdır? sorusu üzerinde yoğunlaşacağız. Bilimin olanaklarından öylesine çok yararlanıyoruz ki onun içsel tartışmaları kitleleri pek ilgilendirmiyor. Ama felsefe, öyle değil; felsefe, bana göre, bilimin ensesinde koşuyor! Hep onu izliyor, tutuyor; onunla ilişkiye giriyor, onu eleştiriyor; geliştiriyor. Bilim ve felsefe hem ayrı, hem de “ortak”. Eskiden adetti; matematik kesinliklerin en kesin bilimi olarak belirtilirdi; doğal bilimlerin “kesinliği”nin altı çizilirdi. Şimdi öyle değil.
Felsefecimiz Ahmet İnam, Bilimin Binbir Yüzü'nde şöyle diyor:
“ Önce bilimsel bilgiden başlayalım. Bilimsel bilgi, sınırları olan bir bilgidir. Kavramlaştırabileceği, ölçüp biçip niceliğe dökebileceği, matematiksel dille kendini ifade edebileceği alanlarda çalışır. Ulaşabildiği, sınayabildiği olgularla sınırlıdır. Bu sınırlı alanın sağladığı, belirlediği koşullarda araştırmalarını yürütür. Her şeyi bilemez. Bilmek istemez. Birçok konuyu, sorunu dışta bırakır, görmezden gelir. Felsefe bilginin sınırlarında dolaşır. Temellerini sorgular. Başka bilgilerle (günlük yaşam bilgisi,sanatın,inanç sistemlerinin bilgisi gibi) ilişkisi üstüne düşünür.”

BİLİMİN KESİNSİZLİĞİ

“Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke,bir gözlemden elde edilen sonuçların her ifadesi,ayrıntıları (detayları) dışta bırakan bir tür özettir. Çünkü hiçbir şey, tüm ayrıntılarıyla ifade edilemez. Topaç örneğindeki adam,yalnızca yasayı şu şekilde ifade etmesi gerektiğini unutmuştu: “Bir cismin kütlesi,cismin hızı çok yüksek düzeylere çıkmadıkça fazla değişmez.”Oyunun esası,bir spesifik kural yapmak ve sonra da onun süzgeçlerden geçip geçmediğine bakmaktır. Buradaki spesifik tahmin, bütün durumlarda kütlenin asla değişmeyeceği yönündeydi. Heyecan verici bir olasılık! Bu durumun olmadığının anlaşılmasının zararı yoktur. Bir konuda hiçbir şey söylememektense, emin olmadan bir şeyler söylemek daha iyidir. Gerçek şu ki bilimde söylediğimiz şeylerin hepsi,varılan sonuçların tümü kesinsizdir,çünkü hepsi sadece sonuçlardır. Onlar gelecekte neler olacağı hakkındaki tahminlerdir ve siz ne olacağını bilemezsiniz. Çünkü çok sayıda eksiksiz deney yapmadınız. Öte yandan dönmekte olan bir topacın kütlesi üzerindeki bu etki çok küçüktür ve bu nedenle de “Oh,bu etki herhangi bir farklılık yaratmıyor” diyebilirsiniz. Fakat doğru olan ya da en azından ardışık süzgeçlerden geçmeyi sürdüren ve çok daha fazla gözlemle geçerliliğini devam ettiren bir yasa formüle etmek,büyük bir zekayı,imajinasyonu ve felsefemizin,uzay ve zaman anlayışımızın eksiksiz bir şekilde yenileşmesini gerektirir. Ben rölativite teorisine atıfta bulunacağım. Rölativite teorisi,ortaya çıkan zayıf etkilerin,daima çok devrimci düşünce modifikasyonlarını gerektirdiğini göstermiştir. Bu nedenle bilimciler,şüphe ve kesinsizlikle iş görmeye alışıktırlar. Tüm bilimsel bilgi kesinsizdir. Şüphe ve kesinsizlikle ilgili bu deneyim önemlidir. Ben bu deneyimin çok büyük bir değer taşıdığına ve bilimin ötesinde de genişletilmesi gerektiğine inanıyorum. İnanıyorum ki,daha önce çözülememiş herhangi bir problemi çözmek için,kapıyı bilinmeyene aralık bırakmak zorundasınız. Tam olarak doğru biçimde kestiremediğiniz olasılığa fırsat vermek zorundasınız. Aksi takdirde, eğer zihniniz önceden hazırlarsanız, problemi çözemeyebilirsiniz. Bir bilimci size problemin yanıtını bilmediğinde,o bilgisiz bir insandır. Nasıl çalışacağı hakkında bir sezisi olduğunu söylediğinde o konu hakkında kesinsiz durumdadır. Nasıl çalışacağı konusunda tam emin olunduğunda ve size” onun çalışma tarzı budur sanıyorum” dediğinde hala bir miktar şüphe içerisindedir. İşte bilgisizlik ve şüphe arasında yaptığımız bu ayrım, gelişme yaratmak için paha biçilmez bir öneme sahiptir. Çünkü biz şüphe duyuyoruz ve o zaman yeni düşünceler için yeni doğrultularda araştırmalar öneriyoruz. Çok daha önemlisi,test etmek üzere yeni şeyler yaratmadaki başarınızdır. Eğer yeni bir yöne bakma arzusu duymamış ya da bu bakışı başaramamış olsaydık,eğer hiç şüphe duymamış ya da bilgisizliği kabul etmemiş olsaydık,yeni fikirlere sahip olamayacaktık. Hiçbir şey kontrol etmeye değer olmayacaktı. Çünkü biz gerçeğin ne olduğunu zaten biliyor olacaktık. Bu nedenle, bizim bugün bilimsel bilgi olarak adlandırdığımız şey,kesinliğin değişik düzeylerdeki ifadelerinden oluşan bir kümedir. Bunlardan bazıları pek fazla emin olunmayan şeylerdir. Bazıları ise hemen hemen emin olunacak türdendir. Ama bunların hiçbiri, mutlak olarak kesin değildir. Bilimciler buna alışıktır. Biz biliyoruz ki, yaşayabilmek ve bilmemek, birbiriyle uyumludur. Bazı insanlar, “ bilmeksizin nasıl yaşayabilirsin?” diyor. Onların ne demek istediklerini bilmiyorum. Ben daima bilmeksizin yaşıyorum. Bu kolay bir şeydir. Neyi bilmek istediğimi nasıl bilebilirsiniz? Şüphe konusundaki bu özgürlük, bilimde (ve ben inanıyorum ki diğer alanlarda da) önemli bir konudur. Bu bir mücadeleden doğdu. Bu mücadele, şüphe duymaya, emin olmamaya imkân verilmesi mücadelesiydi. Bu mücadelenin önemini ihmalkârlık ederek unutmamızı ve şüphe için özgürlüğün terk edilmesini istemiyorum. Hoşnutluk verici bir bilgisizlik felsefesinin büyük değerini ve böyle bir felsefenin mümkün kıldığı ilerlemeyi (ilerleme düşünce özgürlüğünün meyvesidir) bilen bir bilimci olarak sorumluluk hissediyorum. Bu özgürlüğün değerini açıklamak ve şüphenin korkulacak bir şey olmadığını, tam tersine insanlık için yeni bir potansiyelin olanağı olarak hoşnutlukla karşılanması gerektiğini öğretmek için kendimde bir sorumluluk hissediyorum. Eğer emin olmadığınızı biliyorsanız, durumu değiştirmek için bir şansınız var demektir. Ben bu özgürlüğü gelecek kuşaklar için talep etmek istiyorum. Şüphe, tüm bilimlerde açık bir değerdir. Onun öteki alanlarda da öyle olup olmadığı, çözümlenmemiş, kesinsiz bir problemdir. Gelecek konferanslarda birçok noktayı tartışmak ve şüphelenmede önemli olanı ve şüphenin endişe edilecek bir şey değil, fakat çok büyük değeri bulunan bir şey olduğunu göstermeye çalışmak için fırsat bulacağımı umuyorum.
(Feynman, R.; Her Şeyin Anlamı, 1963 konferansları, s: 33-36)
KESİNLİKLERİN SONU
Kesinliklerin sonu da ne demek? Evet. Artık kesinliklerin sonuna geldik. Dünyamız değişti. Hiç bir şey mutlak, kesin doğru değil. Bunu anlamak hem kolay, hem değil. Aklın İsyanı’nın yazarları, yani diyalektik materyalizmin yeni aktörleri de anlamıyor! Yeni aktörler terimini niçin kullandığımı biraz sonra açıklayacağım. Doğayı araştıranlar bilir, laboratuvarda ölçüm ve gözlem yapanlar bilir, ölçümler asla tam kesin (mutlak) değildir. Ölçümler, tam gerçek değil, karmaşık birçok etkinin yok sayıldığı idealize sonuçlardır. Doğa yasaları, mutlak, kesin, değişmez değildir. Ancak bunu anlamak da kolay değildir. Her şeyi mutlak olarak bilemeyeceğimizi söylemeliyiz.
Bu anlam, Oliver Cromwell ’in sözlerinde özetlenmiştir: ‘Tanrı aşkına, yalvarırım, ne olur, yanılabileceğinizi bir kez olsun düşünün.’
Dostum Leo Szilard’ın anısına, Auschwitz’de ölen yakınlarımın anısına, bir insan olarak, canını kurtarabilmiş bir kişi, bir tanık olarak, burada, bu havuzun başında,saygıyla duruyorum. Kendimizi, mutlak bilgi ve güç hastalığından kurtarmalıyız. Makineleşmiş insanlıkla gerçek insanlık arasındaki yolu kapamalıyız. Kanıyla, canıyla,insanlara dokunabilmeli, insanlara erişebilmeliyiz”
(J.Bronovski, İnsanın Yücelişi,)
Bilimsel başarılar, alçakgönüllüğü azaltmıştır aslında. Unutmayalım, alçakgönüllülük, yüksek konumlarda bulunanların gösterebileceği bir davranış. Alçakgönüllülük, bir gösteriş ya da alçalış değil, kararlı bir kendini göstermedir.
Bir şeyi söylemek isterim. Kesinsiz olan yalnız bilim mi? İnsan, her şeyi biliyor mu? Size gerçekleri açıklayacağım bilim,kesinliği belirtmez. Bilim adamları, genellikle alçakgönüllü insanlardır; ama bilim hakkında ahkam kesenler (şu anda ben de öyle sayılırım) ise genellikle pes perdeden konuşuyorlar. Yanılabileceğini düşünmeyen, kabul etmeyen insanların yeni şeyler öğrenmesi ve hatta bir buluş yapması çok olası değildir.
Bilim deyince birçoğumuzun aklına ulaşılamaz, ancak bazı insanların ulaşabileceği soyut, üstelik matematiksel düşünceler anlaşılır.
“İnsanın kavrama kabiliyetine sınır koyma çabaları” yinelenip durmuş! İnsan her şeyi bilebilir mi? Burada karşı karşıya kaldığımız durum, eleştirenlerin “kavrama kabiliyetinin ne kadar sınırlı” olduğunu ortaya koyuyor! Ne yazık ki “bilemeyeceğimiz” bazı şeyler vardır. Bunu kabullenememek, nesnel bir tutum değil, öznel bir tutumdur. Her şeyi bilemeyiz. Öyle değil mi?

KÖR KAHİNLER

Bilim adamlarının çok akıllı, geleceği gören(ileri görüşlü) insanlar olduğu sanılır. Bilim adamlarının özünde çok akıllı insanlar olduğu sanırım doğrudur; ama geleceği görecek kadar kâhin oldukları, hatta iyi aile elemanı oldukları bile tartışmalıdır. İşte örnekleri: “Radyonun geleceği yok” Lord Kelvin, İskoçyalı fizik bilgini “Artık yeni hiçbir şey yok. İcat edilebilecek her şey icat edildi” Charles H. Duell, Amerikan Patent dairesi başkanı, 1899. “Denizaltıların savaşta ne işe yarayabiyeceğini anlayamadım. En fazlasından mürettabatın boğularak ölmesine sebep olabilir.” H. G. Wells, yazar, 1901. “Atlar her zaman kullanılacaktır. Otomobil ise ancak geçici bir moda olabilir.” Henry Ford’un kredi talebi üzerine otomativ sektörünün geleceği konusunda ekspertiz veren bir banka müdürü,1903. “Uçaklar hoş oyuncaklar. Ama askeri bir değeri yok.” Mareşal Ferdinand Foche, Birinci Dünşa Savaşı’nda Fransız orduları Başkomutanı, 1911. “Artistlerin konuşmalarını kim duymak ister ki?” Harry M. Warner, film endüstrisi yöneticisi. O sıralarda yeni icat edilen sesli film hakkında, 1927. “Televizyon en geç altı ay içinde piyasadan silinecektir. İnsanlar her akşam öyle bir kutuya bakmak istemez.” Darryl F. Zanuck, Twenty Century Fox’un Başkanı, 1944. “Bilgsayarlar gelecekte belki sadece 1.5 ton ağırlığında olacak” Populer Mechanics dergisi, 1949. “İnsanların büyük çoğunluğu için tütün tüketimi gayet sıhhi bir şeydir” Doktor Ian G. McDonald, Operatör, 1963. “İnsanların evlerinde bilgisayar bulundurmak istemeleri için herhangi bir neden göremiyorum” Kenneth Olsen, Digital Equipment Corp.’un (bilgisayar firması) Başkanı, 1977.(Alman Spiegel Special,’den aktaran Sabah, 10 Ekim 1998)
Bilim adamlarının da aslında sıradan insanların yaptığı hatalara düştüğünün tarihsel kanıtları vardır: Newton girişim halkaları deneyini gerçekleştirdi; çeşitli renklerin dalga boyu oranlarını doğru olarak hesapladı; ama ışığın dalga kuramını eleştirdi.
Faraday, kısmen de olsa kendi deneylerinden esinlenen Maxwell denklemlerini fazla matematiksel bulmuştu. Maxwell ise türettiği denklemlerden çıkan dalgaları illa da mekanik bir modelle açıklamaya çalışmıştı.
Mucitlerin itirazları, Kuantum mekaniği için de olmuştur: Kuantum Mekaniğine temel katkılar yapmış çok sayıda önemli bilim adamının sonradan teoriye çeşitli şekillerde cephe almaları özellikle dikkat çekicidir. Einstein ve Schrödinger, bunun en ünlü iki örneğidir.
Enerjinin kuantumlu olduğu fikrini 1900 senesinde ilk ortaya atan ve kendi adını taşıyan sabiti ölçerek fiziğe sokan Max Planck , Einstein’in bu fikri bir adım daha ileri götürerek fotonları ortaya atmasını 1913 senesinde bile kabul edememişti. Teorinin sonraki gelişmeleriyle de fazla ilgisi olmadı.
Atomda bir çekirdek bulunduğunu keşfeden, radyoaktif maddelerden yayılan alfa, beta, gamma ışınlarının özelliklerini inceleyen Rutherford 1930'ların başında çekirdek enerjisinin (nükleer enerjinin) kullanılır hale getirilmesinin hayal olduğunu söylemişti.1936 yılında şöyle diyordu: "...Atom çekirdeklerinde deney yapmak boşunadır. Kim, atom çekirdeği enerjisinden yararlanmaktan söz ederse saçmalıyor demektir" Bu düşüncede hepimiz (Bohr, Rutherford ve Heisenberg) birleştik ve içimizden hiçbiri o zamanlar birkaç yıl sonra Otto Hahn tarafından uranyumun parçalanmasıyla durumunun kökten değişeceğini görememişti.
(W.Heisenberg,Parça ve Bütün,s:184)


NÖTRİNO VE BİLİMİN KESİNSİZLİĞİ

“Enerjinin korunumu yasasının kullanıldığı ilginç başka bir örnek de bir nötronun, bir proton,bir elektron ve bir anti-nötrinoya ayrıştığı tepkimedir. Önceleri nötronun bir proton artı bir elektrona dönüştüğü düşünülmüştü. Ancak, bütün parçacıkların enerjileri ölçülebiliyordu ve bir proton ile bir elektronun toplamı bir nötron vermiyordu. Bu durumda iki olasılık vardı: Enerjinin korunumu yasası belki de doğru değildi. Gerçekten de bir ara Bohr,enerjinin korunumu yasasının yalnız (s: 82)istatistiksel olarak,ortalamalar için doğru olabileceğini ileri sürdü. Ancak, şimdi ikinci olasılığın doğru olduğu,enerji hesabının tutmaması nedeninin başka bir şeyin, karşı- nötrino dediğimiz şeyin ortaya çıkması olduğu saptandı. Bu karşı-nötrino da enerji alıyordu. Karşı-nötrinonun ortaya çıkışının tek nedeninin enerjinin korunumu yasasını doğru kılmak olduğunu söyleyebilirsiniz. Fakat bu parçacık başka birçok şeyi de doğru kılıyor;örneğin momentumun korunumu ve başka korunum yasalarını. Öte yandan, nötrinoların gerçekten var oldukları yakın zamanda kanıtlanmıştır.
Bu örnek bir konuya açıklık getirmektedir. Yasalarımızı emin olmadığımız alanlara da genişletebilmemiz nasıl mümkün oluyor? Enerjinin korunumunu bir yerde doğruladıktan sonra,yeni bir durum ortaya çıktığında onun da enerjinin korunumu yasasını sağlaması gerektiğinden neden bu kadar eminiz? Ara sıra gazetelerde fizikçilerin, çok sevdikleri bir yasanın yanlış olduğunu keşfettiklerini okursunuz. Öyleyse, bir yasanın henüz incelenmemiş bir alanda geçerli olduğunu söylemek yanlış mıdır? Eğer bir yasanın henüz incelemediğimiz bir alanda da doğru olacağını asla söyleyemezseniz hiçbir şey bilmiyorsunuz demektir. Eğer bulduğumuz yasalar, yalnız henüz gözlemlemeyi tamamladığımız yasalardan oluşursa, hiçbir zaman ileriye dönük tahminlerde bulunamayız. Halbuki bilimin tek yararı yola devam edip tahminler yürütmeye çalışmaktır. O nedenle yaptığımız şey, her zaman riski göze almaktır. Enerjiye gelince, başka yerlerde de korunmakta olması en kuvvetli olasılıktır.
KESİN OLMAMA..
Bu, bilimin kesin olmadığı anlamına gelmektedir. Doğrudan görmediğiniz bir inceleme hakkında bir önerme yaptığınızda sizin de kesin olmamanız gerekir. Ancak, bizler görmediğimiz alanlar hakkında da beyanlarda bulunmak zorunda kalırız; yoksa bütün bu işlerin bir yararı olmaz. Örneğin hareket eden bir cismin kütlesi, enerjisinin korunumundan dolayı değişir. Enerji ile kütle arasındaki ilişkiden dolayı,hareket nedeniyle oluşan enerji ek bir kütle etkisi yapar;böylece de,hareket eden cisimler daha ağırlaşırlar. Newton durumun böyle olmadığı, kütlelerin sabit kaldığı görüşündeydi. Newton’un bu fikrinin yanlış olduğu ortaya çıktığında herkes fizikçilerin hata yapmış olduklarını görmenin korkunç bir şey olduğunu söyledi durdu. Neden kendilerinin haklı olduklarını sanıyorlardı? Gerçekte etki çok ufaktır ve ancak ışık hızına yaklaştığınızda ortaya çıkar. Bir topacı döndürdüğümüzde kütle, çok çok küçük bir hata payı ile, döndürmediğimiz zamanki ile aynıdır. O halde “şundan veya bundan daha hızlı döndürmezseniz kütle değişmez” mi demek gerekirdi; o zaman kesinlik olur muydu? Hayır, çünkü deney yalnız tahta, bakır ve çelik topaçlarla yapılmış olsaydı “ tahta, bakır ve çelikten yapılmış topaçlar şundan veya bundan daha hızlı hareket etmezse vb…” demek gerekecekti. Gördüğünüz gibi, her deney için gerekli olan bütün koşulları bilmiyoruz. Radyoaktif bir topacın kütlesinin korunup korunmadığını bilmiyoruz. Bilime herhangi bir yararlılık sağlamak için tahminler yürütmemiz gerekiyor. Yalnızca saptadığımız deneyleri açıklamakla kalmayacaksak onların gözlem kapsamları dışında da geçerli olan yasalar öne sürmemiz gerekir. Bilimi kesinlikten uzaklaştırsa da bunda yanlış olan bir şey yoktur. Eğer daha önce bilimin çok kesin olduğunu düşündüyseniz,siz hata yaptınız.
(Feynman,Fizik Yasaları Üzerine,TÜBİTAK y, s: 82-85)

İNSANIN KAVRAMA KABİLİYETİ SINIRSIZ MIDIR?
“ Ne var ki tüm felsefe tarihinde,şu veya bu nedenle “ bilemeyeceğimiz” bazı şeylerin olduğunu iddia etmek için, insanın kavrama kabiliyetine sınır koyma çabaları yinelenip durmuştur. Bu nedenle Kant, yalnızca görünümleri bilebileceğimizi ama kendinde-şeyleri bilemeyeceğimizi iddia etmişti. Kant bu düşüncesinde aslında Hume’un şüpheciliğinin, Berkeley’in öznel idealizminin ve sofistlerin ayak izlerini takip ediyordu: Dünyayı bilemeyiz.” (Aklın İsyanı,s: 112)
Kant var, Hume var, Berkeley var! Ne çok biliyorlar değil mi? Bunu okuyan kimse,onların bilgisi karşısında “aczini” teslim etmeye hazır olabilir. Bizim Kant’tan, Hume’un şüpheciliğinden, Sofistlerin ayakizlerinden alacağımız “dersler” var. Marks’ten, Engels’ten de. Doğa ve tarih bilgisi anlamında bunları anıyorum. Lenin, Stalin, Mao gibi isimler felsefeden çok politikanın konusudurlar. Ama Aklın İsyanı’nın yazanlar, onları da birer “ filozof” olarak ele alıyor. İşi çığırından çıkaran noktalardan birisi bu. Bizdeki Mustafa Kemal sorunu da öyle. Hemen benim bir Atatürk düşmanı olduğunu öne sürmeden önce Yunus Nadi’nin oğlu olan Nadir Nadi’nin “Ben Atatürkçü Değilim” demesinin anlamını düşünmelerini öneririm. Kısacası Mustafa Kemal, Lenin vb filozof değil, birer siyasal önderdir. Daha fazlası değil.
Türkiye, aydınlanıyor; yalnız siyasette değil bilimsel alanda da “iki yüzlüler”i seçebiliyorlar.
Hayır, çok bilmiyorlar; ama çok biliyor görünüyorlar.

BİR ŞEY HEM VARDIR; HEM YOKTUR” DİYALEKTİĞİ(! )ÜZERİNE


Bu konu üzerinde düşünmenizi öneririm. Çünkü Diyalektik Materyalizm başlığı altında düşünceler esir alınıyor. Bir şey hem vardır, hem yoktur ikilemi, Aristo’nun ikilemidir ve doğru düşünme yöntemi değildir.
Türkiye’de felsefeciler, somut konulara pek ilgi duymuyor. Geçmişin sorunları üzerinde kafa yormayı daha gerekli görüyorlar. Oysa biraz araştırsalar, kendilerine enfes malzemeler sunan örnekler bulurlar. Aklın İsyanı işte böyle bir eser. Görünürde Marks, Engels, Lenin, Troçki, Luxemburg uzlaştırılıyor;yalnızca Stalin dışlanıyor. Stalin’in yönteminin ne olduğunu onlara sormalıyız. Adı geçen bu insanların hepsi “Diyalektik ve Tarihi Materyalizm” yöntemini kullanmıştır; ama bu insanlar çok farklı düşünceler öne sürmüşlerdir. Eğer, Lenin’le Troçki uzlaşabiliyorsa, Lenin'le Rosa Luxemburg uzlaşabiliyorsa- ki bunlar en azından politik öngörüler bakımından uzlaşmazdır- o zaman diyalektik, yeni bir tanım gerektiriyor!
Gerçekte diyalektik materyalizm ambalajı içinde asıl bilinemezliğini kendileri savunuyor:
“Maddi alem sürekli bir değişim durumundadır ve bu nedenle “ hem vardır hem yoktur”. Bu,diyalektiğin temel önermesidir.” (Aklın İsyanı,s:161)
Eğer bu ilke ya da temel önerme doğruysa bundan “maddi alem hakkında hem bilgi sahibiyiz hem değiliz” çıkarsaması yapılabilir.
O zaman “ Dünyayı hiçbir zaman bilemeyiz”.
Bunu Evren konusunda açıkça da belirtiyorlar. “ Bilim-kurgunun en inanılmaz serüvenlerinden biçim ve süreçlerin biteviye çeşitliliği itibarıyla çok daha harikulade olan yegâne “nihai gerçeklik”,sonsuz, ebedi ve her an değişen nesnel evrendir. Sabit ve değişmez bir konumdan-bir “nokta”-ziyade, bir sürece, asla sonlanmayan bir akışa sahibiz. Buna, bir başlangıç ya da bir son biçiminde bir sınır dayatma girişimlerinin tümü kaçınılmaz olarak başarısızlığa uğrayacaktır.”
(Aklın İsyanı,s: 105)
İçindeki edebiyatı, sonuca mistik bir hava, bir kâhinin pes perdeden kehaneti havasını verme süsünü atın, geriye “evrenin başlangıcını ve sonucunu bilemeyiz” sonucu kalır. “Harikulade olan yegâne nihai gerçeklik, sonsuz, ebedi ve her an değişen nesnel evren” e yaklaşamazsınız. Neden? Çünkü o “ harikulade, sonsuz, ebedi ve her an değişiyor” Gücün yetmez! Bu, bir bilim üslubu değil, bir teolog ya da astrolog üslubu. Büyük Patlama Kuramı doğru olmayabilir; ama bilimin dokunulmaz sanılan alanlarından en büyüğüne yapılan devrimci bir bakıştır. Yarım yüzyıl öncesine dek “yaşamın nasıl doğduğu” sorusuna da “ bilinemez” diye bakılıyordu. Bugün bilim buna bile el atmışken Evrenin Doğumu’na niçin bakmasın? Geleceği bilemeyiz; ama bu gelecekle ilgili tahminlerde bulunmamızı engellemiyor. Düşe kalka bu tahminlerin ne derece doğru ya da yanlış olduğunu araştırmaktan başka bir yol yok. Aklın İsyanı’nın yazarları ayrıca “geleceği bilebiliriz” savını savunuyorlar.

YAŞAMIN GİZİ


“Moleküler biyolojinin ortaya çıkışından önce, bilimi alanında böyle bir şey yoktu. O zamanlar “yaşam gizi”, ilkesi gereği ulaşılamaz görünürdü. Günümüzde bu giz büyük ölçüde açıklanmıştır. Öyle görünüyor ki bu önemli olay, kuramın genel anlamı ve kapsamı uzmanlar dışında da anlaşılıp değerlendirilebildiği zaman, modern düşüncede ağırlığını büyük ölçüde duyuracaktır. Bu denemenin buna yardımcı olacağını umuyorum. Gerçekten ben, modern biyolojinin kavramlarının, kendilerinden çok “biçim”lerini açığa çıkarmaya, düşüncenin başka alanlarıyla mantıksal bağlantılarını göstermeye çalıştım.
Günümüzde bir yapıtın adında bilim adamının, “doğal” nitelemesiyle birlikte de olsa, “felsefe” sözcüğünü kullanması tehlikelidir. O yapıtı, bilim adamlarının güvensizlikle, filozofların ise olsa olsa bir gönül indirmeyle karşılayacakları önceden görülebilir. Tek, fakat haklı olduğuna inandığım bir mazeretim var: Bilim adamlarına düşen ve bugün her zamankinden daha çok kendini duyuran ödev, kendi bilim kollarını çağdaş kültürün bütünü içinde değerlendirmek, onu yalnız teknik bilgilerle değil, aynı zamanda bilimin kazandırdığı, insansal açıdan önemli gördükleri düşüncelerle de zenginleştirmektedir. Yeni bir bakışın (biliminki hep böyledir) arılığı, kimi kez sorunlar üzerine yeni bir ışık serpebilir.
Doğal olarak geriye, bilimin esinlediği düşüncelerle, bilimin kendi arasındaki her türlü karışıklıktan kaçınmak kalıyor. ama işte bu nedenle de, bilimin ortaya koyduğu sonuçların tüm anlamını açıklayabilmek için, bunların son sınırına dek götürmek gerekiyor. Zor bir uygulama. Bunu eksiksiz yaptığımı öne sürmüyorum. Önce bu denemenin salt biyolojik bölümünün hiçbir özgün yanı bulunmadığını belirteyim. Modern bilimce saptandığı kabul edilen düşünceleri özetlemekten başka bir şey yapmadım. Örnek seçiminde olduğu gibi, değişik gelişmeleri verilen önemin de kişisel eğilimleri yansıttığı doğrudur. Biyolojinin kimi önemli bölümlerinin burada sözü bile edilmedi. Nisan, 1970"(Kitabın Önsözü’nden)
(Jacques Monod, Rastlantı ve Zorunluluk(1970), Dost Kitabevi,s:11-13)

Bilimsel anlayış, daha az iddialı düşüncelere dayanır: “Gerçekten de bir bilim adamının ilk öğreneceği şeylerden biri, büyük olasılıkla, sahip olduğu güçlerin çok kesin sınırları olduğudur. Kesintisiz çalışacak makineler yoktur, ışığın hızı değişmezdir ve sonsuz gençlik yoktur. Bunun için yöntembilimciler, tüm genelgeçer (evrensel geçerli) savları reddetme eğilimine girmişlerdir. Bacon, örneğin, Lull’un çalışmasını “bir sahtekârlık yöntemi” olduğu gerekçesiyle reddetmişti”
( Derek Gjertsen,Bilim ve Felsefe, Say y,s: 102)

MATERYALİZM VE KESİNLİK


“Materyalizme gelince, tüm bilim kendisini son tahlilde ona savlarının kanıtını ya da tersini verecek olan deney ve gözleme dayandırdığı ölçüde, doğası gereği materyalisttir. Bilim, gerçek dünyayı,yani bizim dışımızda varolan ve bize duyularımız aracılığıyla verilen maddi dünyayı uğraş edinir. Tüm düşünceler, duyumlar, tahayyüller, kavramlar( en soyut olanları bile), yalnızca maddi dünyanın az ya da çok kusurlu temsilleridirler. Maddeden ayrı bağımsız bir varlıkları yoktur. Maddi bir beyin çıkarımın asimetrik olmasının sonucu şudur: değilleme, insanların dikkatsizce ‘ispat’ dedikleri şeyden daha güçlü bir yöntemdir.
Gerçekten de bilimci çoğunlukla tam bir güvenle ‘ispat’tan söz etmez. Ne kadar deneyimli ise bundan o ölçüde uzak durur. Deneyimi arttıkça değillemenin gücünü ve acemilerin ispat dedikleri şeyin güvenilmez olduğunu farkeder. Çünkü… ters hipotezi, yani araştırılanın tam karşıtını öne süren hipotezi araştırıp belki de çürütmek, araştırmanın iyi bilinen bir oyunudur. Bütün bu nedenlerden dolayı bilimde hiçbir hipotez ve hiçbir bilimsel teori şüphe götürmez bir kesinlik kazanamaz; eleştiri veya değişiklik ihtimaline açık olmayan bir kesinlik kazanamaz. Öyleyse bilimci, gerçeği arayandır. Gerçek, ulaşmaya çalıştığı şey, yüzünün dönük olduğu yöndür. Ancak kesinlik onun erişimi dışındadır; yanıtlamak istediği sorunların birçoğu doğal bilim dünyası dışında kalır.”
(P.B.Medawar, Genç Bilimadamına Öğütler s:104)
[ Ramazan Karakale, http://www.atominsan.com/ ]