[De ki,"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"Ancak, yalnızca akıl-iz'an sahipleri bunun farkındadır._39/Zümer:9]

19.02.2008

Modern Araştırmacıların Yuttuğu Salkımlar (Arşivden)



MODERN ARAŞTIRMACILARA NE KADAR GÜVENEBİLİRİZ?!

DÜCANE CÜNDİOĞLU


İlk baskısı 1957'de, son baskısı ise 1992'de yapılan bir kitabın adıdır The Modern Researcher, Jacques Barzun-Henry F. Graff ikilisi tarafından yazılan ve benim 1985 baskısını tedkik edebildiğim bu eserin 1992 tarihli son basımı TÜBİTAK (Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu) tarafından Modern Araştırmacı adıyla Türkçe'ye çevrilerek yayımlanmış ve Türkiye'de ilmî araştırmalarla meşgul olan akademik çevrelerin istifadesine sunulmuştu. Akademisyenlerimiz bu eseri okuyacaklar ve böylelikle bilimsel standartlara göre bir araştırmanın nasıl yapılacağını, bilimsel bir metnin nasıl yazılacağını öğreneceklerdi. Fakat ne gariptir ki bu kitabın daha ilk sayfalarında (First Prenciples: Research and Report as Historian Work adlı bölümünde, sh. 3) bir Türk görevlisinin bir İngiliz'e yazdığı bir mektuptan söz edilir ve bu mektuptan kısa bir alıntı yapılır. Mektubun metni, yine bir İngiliz olan Austen Henry Layard'ın (öl. 1894) Discoveries Among in The Ruins of Nineveh and Babylon (London, 1853) adlı eserinden aktarılmaktadır. Kendisi meşhûr bir arkeolog olup arkeolog sıfatıyla Osmanlı topraklarında İngiltere hesabına casusluk faaliyetlerinde bulunan bu zât, Lord Stanford Canning'in yetiştirmesi olup daha sonra (1877-1890 yılları arasında) İngiltere'nin İstanbul sefirliğini de yapmıştır.
Yutulan salkımlar
Hikâyesi uzun olduğu için mektuptan alıntılanan kısa pasajı zikretmeksizin, doğrudan yazarların değerlendirmesine geçelim:
- "Bu devlet memurunun hiç yıllık rapor hazırlamadığı ortada. Nazik bir dille vermekten kaçındığı üç şeye dikkat edin: nüfus istatistikleri, iş raporları ve tarih. Günümüzde hangi alanda olursa olsun bu üç tip bilgi olmadığı takdirde hayat durur."
Yazarlar mektubu böyle değerlendirdikten sonra modern Türklerin artık istatistiklere önem verdiklerini ve bu tür bilgileri yabancılarla paylaşmayı öğrendiklerini söylerler: "Bugünün Türk memuru nargilesini bırakıp minderinden inmiştir ve İçişleri Bakanlığı adına hane saymakla uğraşmaktadır..."
Başkalarına verilen talkımlar
Bu verileri böylece kaydettikten sonra şimdi de yazarların modern araştırmacılara verdikleri öğütlere bir bakalım.
- "İfadelerin anlamı bulundukları yere ve koşullara göre değişir. Sözgelimi bunlar varılan bir sonucun açıklaması mıdır? Yoksa bir dosta yazılan bir mektuptaki fikirler midir? Veya bir muhalife verilmiş sert bir karşılık mıdır? İşte bu noktada ifadenin önemi ve değeri konusunda karar vermek, engin bilgisi ışığında eleştirmenin görevidir. İncelediği yazarın yalnız eğilimlerini değil, inancının niteliğini de değerlendirmek zorundadır. Araştırmcı gerçeğe körü körüne saplanıp yalnızca alıntılar yapmakla yetinirse, konusunu bir çelişkiler yumağı olarak göstermekten kurtulamaz."

İşin aslı nedir?

The Modern Researcher kitabının yazarları, 1853 tarihli bir kitapta yer alan bir mektuptan kısa bir alıntı yapıp; bir belde ya da ülke halkının nüfusu, oturduğu hane sayısı, sahip olduğu ticarî vasıtalar, ticaret kapasitesi, vb. istatistikî bilgileri bir yabancıya (bir İngiliz'e) vermeyi kibarca reddeden bir Türk görevlisinin mektubunu, modern araştırmacının önüne bir ibret vesikası gibi sürerlerken, her nedense alıntıladıkları mektubu kendi bütünlüğü içerisinde aktarmadıkları gibi, mektup hakkında okurlarına ayrıntılı bir bilgi vermeye de gerek duymamışlardır. Acaba aktardıkları metin, kendi yaptıkları yorumları haklı çıkaracak vasıfları hâiz miydi? Gerçekten de mektup sahibi istatistik bilmez, elinde nargilesi minderine oturmuş (cahil ve tembel) bir Türk görevlisi miydi? Bu bilgileri talep eden İngiliz, insanlığa hizmet için yollara düşmüş masum bir araştırmacı, sade bir bilimsever, gayûr bir istatistik toplama meraklısı mıydı? Mektubu ele geçirip İngilizce'ye çevien Layard'ın bu işi yapmaktaki amacı neydi ve bu mektup, Layard'ın kitabında ne tür bir çerçeve içerisinde yer alıyordu?

Metne dilediğini söyletince...
Yazarlar bu suâllerin hiçbirini önemsememişler ve tarihî bir metni inceledikleri halde, metnin içerisinde yer aldığı tarihsel koşullara, tarafların konumlarına, metinde yer alan sözcüklerin metnin bütünlüğü içerisindeki anlam ve işlevine, kısaca metnin yorumunda namuslu her araştırmacının nazar-ı dikkate alması gereken unsurların hiçbirine kıymet atfetmemişler, metni amaçlarına uygun bir kılığa sokmuşlar, sonra da bu metinden diledikleri mânâyı çıkarmakta hiçbir beis görmemişlerdir.
Bu yazarların gereğini yapmaktan kaçındıkları vazife, kendi tabirleriyle şuydu: "Geçmişi yeniden düşünüp, geçmişte kalmış düşünce ve olayların tam anlamıyla bilincine vararak yeniden değerlendirmek." (a rethinking of past-recapturing in consciousness bygone events and thoughts...)
Oysa bu mektup, Musul Kadısı İmam Alizâde'nin bir İngiliz casusunun kendisinden istediği stratejik bilgilere mukabil kaleme aldığı bir arîza idi ve ince alaylar içeriyordu. (Meselâ: "Evlâdım bu bilgileri ne yapacaksın? Kelime-i şehadet getirip müslüman ol ve tüm bu sıkıntılarından kurtul!" gibi.) Üstelik bu müslüman Kadı, o dönemde Musul'un hazinelerini soyup British Museum'a taşımaya çalışan ajan Layard'ı canından bezdirmişti ve Layard böylelikle ondan intikam alıyor ve onun şahsında müslümanları küçük düşürmeye çalışıyordu. Bizim yazarların yorumu ise, aslında Layard'ın yorumlarını yinelemekten ibaretti. Dahası bu mektup Ernest Renan tarafından 1883'de bir konferans sırasında yine aynı gayeyle (müslümanları bilime düşman göstermek gayesiyle) kullanılmıştı. Başka bir Fransız oryantalisti Massignon ise, 1927'de yazdığı bir makalede, bu mektubun kaynağını bildiği halde bu hakikati saklamış ve bu mektubu Renan'ın uydurduğunu söylemişti. Fakat bu da doğru değildi. Mektubu Renan uydurmamıştı, Layard'ın eserinden almıştı ve bizim Modern Araştırmacı kitabının yazarları gibi müslümanları aşağılamak maksadıyla hedef saptırmaya çalışmıştı.
Modern araştırmacılara yol göstermesi amacıyla yazılan ve TÜBİTAK tarafından da Türkçe'ye çevirilip yayımlanan bu kitabın kısa hikâyesi böyle. Batılılar söyler ama yapmazlar; bizimkiler de bu tür metinlerde bir marifet bulunduğunu zannederler ama nedense verilen bilgilerin aslını araştırmazlar, kendilerini başkalarının ağzından dinlemeyi severler; üstelik övülseler de severler, sövülseler de severler. Oysa düşmanının kendisini övmesinden kuşkulanmayan bir zekânın, düşmanı kendisine sövdüğünde söyleyeceği birşeyi olmaz.
İşbu hakikati övenler bilir ve fakat övülenler bilmez!

( Yeni Şafak, 9 Mart 1999 )