[De ki,"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"Ancak, yalnızca akıl-iz'an sahipleri bunun farkındadır._39/Zümer:9]

5.02.2008

SEÇKİNLER,MODERNLİK VE DİNDARLIK

Seçkinler, modernlik ve dindarlık(1) _ M. Şükrü HANİOĞLU

Din olgusuna İkinci Meşrutiyet Garpçılığı tezleri çerçevesinde yaklaşan ve bunlara dayalı bir din siyaseti geliştiren erken Cumhuriyet bilimciliği, bir anlamda, 19. yüzyıl Alman vülger materyalizminin, pek de öngörmediği, zaferidir. Bu yaklaşım, insanlık tarihinin bir din-bilim çatışması olduğunu, Batı'nın maddî gelişiminin altyapısının dinî reformlarla sağlandığını ve benzeri ıslâhât yapılmaksızın Türk toplumunun ilerlemesinin mümkün olmadığını savunmuştur.
Uzmanlık alanı din sosyolojisi olan saygın bir akademisyen ile gerçekleştirilen bir gazete mülâkatı sonrasında başlayan "Cumhuriyet, Seçkinler ve Dindarlık" tartışması, kısa sürede, şahsî tecrübelerin dile getirilmesi ve bunlara dayalı genellemeler yapılmasına dönüştü. Bu pek tabiî yararlı ve ilginç ipuçları sağlayabilecek bir yöntemdir. Ancak bu yapılırken konuya tarihî gelişimini de kapsayacak bir kavramsallaştırma düzeyinde bakılmasının ne denli gerekli olduğu unutulmamalıdır. Erken Cumhuriyet ideolojisinin dine nasıl yaklaştığı, modernliği hangi parametrelerle tanımladığı, seçkinlik kıstaslarını ne gibi ölçütlerle belirlediğini tartışmadan yapılacak şahsî tecrübe temelli genelleştirmeler ya da "Cumhuriyet döneminde toplumdaki bireylerin İslâm'ın beş şartını yerine getirmelerine engel olundu mu?" seviyesindeki tahliller bu konuda fazlasıyla yetersiz kalabilir. Söz konusu tartışmanın gazete yazısı sınırları dâhilinde yapılabilmesinin zorluğuna karşın burada bir özet sunulmaya gayret edilecektir.
Cumhuriyet'in din, bilim, modernlik ve seçkinlik tezlerinin kökeni
Erken Cumhuriyet ideolojisi toplumda dinin oynaması gereken rol ve seçkinlerin nitelikleri konularındaki temel vurgularını İkinci Meşrutiyet Dönemi Garpçıları'nın, bilhassa 1910-1914 arasında geliştirdikleri tezlere dayandırmıştır. Bu tespit yapılırken Garpçılık hareketi liderlerinin Cumhuriyet döneminde önemli mevkilere getirildiklerini, daha önce sürekli kapatılıp değişik adlar altında yeniden neşrolunan İctihad dergisinin artık resmî makamlarca desteklendiğini, bu mecmua adına yapılan tercümelerin Maarif Vekâleti tarafından basıldığını ve bizzat Mustafa Kemal (Atatürk)'ün bu hareketten ciddî biçimde etkilendiğini hatırlamak gereklidir. Diğer bir ifadeyle söz konusu etkileşim bir devamlılığın neticesi olan, tabiî bir gelişmedir.
İkinci Meşrutiyet Dönemi Garpçıları'nın din konusundaki tezleri ise on dokuzuncu asır ortalarında Almanya'da gelişen ve vülger materyalizm (Vulgärmaterialismus) olarak adlandırılan bilimci (scientist) hareketin temel yaklaşımları etrafında şekillenmiştir. Osmanlı Garpçıları'nın kutsal kitabı haline gelen Ludwig Büchner'in Madde ve Kuvvet isimli eserinde en çarpıcı anlatımını bulan bu hareket, deneysel bilimler ve tıp alanındaki gelişmelerle Darwinizm ışığında (Büchner'in kitabının ilk baskısı Darwin'in Türlerin Kökeni eserinden önce yayınlanmıştı; ama bilimci hareket daha sonra Darwinizm'i kendi tezlerinin kanıtlanması olarak sunmuştu.) insanlık tarihinde "mevcut dinlerin sonu" denilebilecek bir aşamaya gelinildiğini savunuyordu. Geleceğin toplumunda bilim tüm insanlığın dini haline gelecek ve bu sayede her türlü inançtan arındırılmış, deneysel bilimin yol göstericiliği dışında hiçbir rehbere ihtiyacı olmayan yeni bir gerçeklik şekillenecekti. İçinde yaşanılan çağ ise bu geçişin gerçekleştiği dönemdi ve dinlerin göstereceği tüm dirence karşın bilimin zaferiyle neticelenecekti. Bu fazlasıyla mekanik beklenti, İkinci Meşrutiyet Garpçıları'nın da din konusundaki en önemli tezini oluşturuyordu.
DİNDE REFORM
Garpçıların din ile ilgili temel tezinin Alman vülger materyalizmine dayanması din ile bilim arasındaki ilişkinin Hıristiyanlık merkezli bir yoruma tabi tutulması neticesini doğuruyordu. Garpçı entelektüellere göre, Batı'nın bilimin din haline geldiği topluma geçiş alanında daha fazla mesafe katetmiş, bu hedefe daha çok yaklaşmış olmasının temel nedeni ciddi bir dinî reform yaşamış olmasıydı. Bu tez, yâni Protestan reformlarının aydınlanmanın ve iktisadî gelişmenin altyapısını hazırladığı fikri aslında Muhammed Abduh ve bilhassa Raşid Rıza gibi on dokuzuncu asır sonu ve yirminci asır başı İslâmî yenilik hareketi liderlerinin de Guizot kanalıyla benimsedikleri bir görüştü ve yaygın kabul görmekteydi. Dolayısıyla henüz "geçiş toplumu öncesi" karakterini taşıyan Osmanlı toplumu ancak ciddi bir dinî reform sonrasında sınıf atlamayı başaracaktı. Bu ise Garpçıların, gelecekte yerini tamamıyla "bilim"e bırakacak "din"i yeniden tanımlamak, onu bilimsel bulgularla ve daha da ilginci materyalizm ile bağdaştırmak için uğraş vermeleri sonucunu doğuruyordu.
Nitekim, dini bütünüyle reddeden, onun bilimsel gelişmeler ışığında ancak bir hurafe, bâtıl itikât olarak sınıflandırılabileceğini düşünen Büchner, Moleschott ve Vogt benzeri düşünürlere karşın, aslında bu fikirlere katılan Dr. Abdullah Cevdet, Celâl Nuri (İleri) ve Kılıçzâde (Kılıçoğlu) Hakkı Beyler âhir zaman müçtehitleri olarak İslâm'ın bir tür materyalizm olduğunu âyât-ı celîle ve ehâdis-i şerife ile ispata çalışıyorlardı. Meselâ Kılıçzâde Hakkı tekâmül nazariyesini reddetmenin bir "küfr-i sarih" olduğunu savunurken, Abdullah Cevdet, Darwin'in temel tezlerinin Kur'an'da "icmâlen ve remzen pekâlâ mevcut" olduğunu ifade ediyordu. Daha da ilginci, bu düşünürlere göre İslâm esasında ruhun varlığını kabul etmemekteydi ve bu açıdan modern materyalizm ile tam bir uyum halindeydi.
Kendilerini geleceğin toplumuna geçişin entelektüel hazırlayıcıları olarak gören bu düşünürlere göre ancak yukarıda ana hatları vurgulanan "gerçek" ve modern bilim ile uyuşan İslâm'ın kitlelerce kabulü sonrasında gerekli altyapı tesis olunabilecekti. Bu ise Garpçıların Ubeydullah [el]-Afganî adında bir "âlim"in ağzından söylettikleri gibi İngiltere'de Anglikanizm'in gelişmesine benzer reformlarla mümkün olabilecekti. Müslümanlar bu reformlar sonrasında Batı bilimini artık tartışmadan kabul edecekleri gibi, bizatihi Kur'an'da belirtildiği gibi yeni bir kavim (kavm-i cedîd) haline gelecekler ve İslâm'ın temel ilkelerini muhafaza etmekle beraber bunlara akıl, cihad ve Osmanlı hilâfet bayrağı altında toplanma benzeri yenilerini ekleyeceklerdi. Bu teze göre İngiltere'de Anglikan reformları yapılmamış olsaydı mevcut medeniyetle alâkası olmayan bir geri kalmışlık tablosu var olacaktı.
DİN VE MODERN YAŞAM
Bu iddia aslında Garpçıların Batı'nın maddî gelişiminin arka plânında dinî reform ve bunun akabinde güçlenen seküler eğilimler ile materyalizm temelli bilim olduğu tezini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla teknolojik gelişmeler de dâhil olmak üzere tüm yenilikler ve modern hayat bu alanda yaşanan gelişimin tabiî bir sonucu oluyordu. Bu, Garpçıların, Cumhuriyet'e devrettikleri en önemli tezlerden birisidir. Bu tezin en çarpıcı yönü modern günlük yaşam ile din arasında telâfisi mümkün olmayan bir uyuşmazlık olduğu fikridir. En sarih biçimde Mütareke Dönemi'nde İctihad mecmuasının kapatılmasına neden olan ve modern bir bireyin vaktinin önemli bölümünü beş vakit namaz kılarak harcamasının mümkün olmadığını savunan bir makalede ortaya konulan bu tez, "asrîlik" ile din ve halk tarafından ona bağlanan gelenekler arasında kapatılması mümkün olmayan bir uçurum olduğunu iddia ediyordu. Bu yaklaşıma göre din sadece bilimsel açıdan bir hurafe olmakla kalmıyor, aynı zamanda modernliğin, çağdaşlığın karşı tezini oluşturuyordu.
Keçecizâde İzzet Fuad Paşa'nın ifadesiyle "1300 sene evvel çölde, çöl için yapılmış kavânin ve nizâmât ile Avrupa'da" yaşayabilmek mümkün değildi. Garpçılar bu nedenle sadece dinî inançların değil, dinle ilişkilendirilen "misafirperverlik" benzeri "fezâil-i bedeviyenin" de "yirminci asr-ı medeniyette" terk edilmesi ve hattâ kınanmasının gerekli olduğunu düşünüyorlardı. Bu şüphesiz Alman vülger materyalizmini Osmanlı toplumuna taşıyan, bu alanda en önemli tercümeleri yapan (Abdullah Cevdet, Büchner'in eserlerinden bölümleri ilk defa Türkçeye çevirmiş, Baha Tevfik ise Madde ve Kuvvet'in tam çevirisini İkinci Meşrutiyet döneminde Ahmed Nebil ile beraber yapmıştı.) entelektüellerin neden aynı zamanda Batı âdâb-ı mu'aşeretinin kabulünün sağlanması alanında öncülük yaptıklarını da açıklar. İctihad yayınları arasında âdâb-ı mu'aşeret kitaplarının önemli bir yer tutması, Abdullah Cevdet'in Cumhuriyet döneminde bu alandaki en hacimli kılavuzlardan birisini yayınlaması, Baha Tevfik Bey'in Yirminci Asırda Zekâ mecmuasının resimler aracılığıyla Avrupa âdâb-ı mu'aşeretini yaygınlaştırmaya çalışması, tesadüf eseri değildi.
SEÇKİNLİK, MODERNLİK VE DİN
Modernlik ve din arasında tesis ettikleri bu ilişki nedeniyle, Garpçılar bizatihi dindarlığın modernlik ve çağdaşlıkla uyuşması mümkün olmayan bir davranış biçimi olduğunu varsayıyorlardı. Meselâ Kılıçzâde Hakkı'nın bir hikâyesinde hanımının ve kızının dekolte Avrupaî tuvaletler giydiği, kabul günü dışında misafir kabul etmedikleri, beyinin ise yatırlara mum parası göndermeyi reddettiği bir aile mahalleli tarafından "Dinsizler" olarak adlandırılıyor ve eleştiriliyordu. Aile fertleri ayrıca bâzı İslâmî geleneklerin modern bilimle uyum göstermediğini savunuyorlar ve dinde reform gerekliliğini vurguluyorlardı. Hikâyenin vermeye çalıştığı mesajlardan birisi de dindarlığın modernliği kavramasının, onunla uzlaşmasının ve ona cevap verebilmesinin mümkün olmadığı idi. Tabiatıyla, bilimsel açıdan hurafâta inanan, modernlik açısından ise bin üç yüz yıl öncesini yaşamak gayretinde olan bu "çağdışı" bireylerin toplumun seçkinleri arasında yer almamaları gerekiyordu. Yeni bilim zorunlu olarak, tıpkı dinlerde olduğu gibi, ona vâkıf olanları toplumun genelinden ayırıcı ve seçkinleştirici bir rol oynayacaktı. Garpçıların sıklıkla kullandığı bir ifade ile "din avâmın ilmi, ilm havassın (seçkinlerin) dini" idi. Bu alanda Garpçılar, Gustave Le Bon'un toplumun ilerlemesi için kitlelerin eğitiminin ve seçkinlerce kontrolünün gerekli olduğu tezinden de etkilenerek bir tenvîr-tenevvür (aydınlatma-aydınlanma) ilişkisinin zorunlu olduğunu düşünüyorlardı. İlginç olan burada dinin reddi yerine ona kitlelerin eğitiminde rol oynama görevinin verilmesidir. Yukarıda değindiğimiz gibi Garpçılara göre henüz modernlik ve bilimsel topluma geçiş öncesi bir yapı olan Osmanlı/Türk toplumunda din tamamıyla bir kenara atılamayacak kadar önemli idi. Onun ıslâh edilerek kitlelerin eğitiminde ciddî bir araç olarak kullanılması mümkündü. Ancak bu eğitim sonrasında bir Osmanlı/Türk aydınlanmasının zemini hazırlanabilir ve ilmin herkesin dini haline geleceği topluma geçilebilirdi.
ERKEN CUMHURİYET İDEOLOJİSİ VE GARPÇI TEZLER
Din olgusuna İkinci Meşrutiyet Garpçılığı tezleri çerçevesinde yaklaşan ve bunlara dayalı bir din siyaseti geliştiren erken Cumhuriyet bilimciliği, bir anlamda, on dokuzuncu yüzyıl Alman vülger materyalizminin, pek de öngörmediği, zaferidir. Bu yaklaşım, insanlık tarihinin bir din-bilim çatışması olduğunu, Batı'nın maddî gelişiminin altyapısının dinî reformlarla sağlandığını ve benzeri ıslâhât yapılmaksızın Türk toplumunun ilerlemesinin mümkün olmadığını savunmuştur. Erken Cumhuriyet ideolojisi on dokuzuncu asırda deneysel bilime duyulan sarsılmaz inancı ve onun geleceğin toplumunun tek yönlendiricisi olacağı tezini de bütünüyle içselleştirmiştir.
Cumhuriyet ideolojisi "asrîlik" kavramını da Garpçı yaklaşım çerçevesinde değerlendirmiş ve ileri maddî gelişmişlik gösteren toplumların kültürel değerlerinin, davranış biçimlerinin "evrensel," "medenî," "modern" ve "asrî" olduğunu varsaymıştır. Nitekim, Latin harfleri temelli bir alfabe topluma sadece okumayı kolaylaştırıcı bir araç değil aynı zamanda "asrî" bir modernleşme sembolü olarak sunulmuştur. (Meselâ alfabe değişikliğinden yaklaşık üç sene önce kaleme alınarak Garpçı liderlerden birinin önsözüyle okuyuculara takdim edilen İsmail Şükrü Bey'in kitabı "Asrî Türk Harfleri Hakkında" başlığını taşıyordu.) Benzer şekilde Türk musikisine karşı izlenen ve zaman zaman yasakçılığa varabilen resmî siyaset, bu müziğin "evrensel" olmadığı temeline dayandırılıyordu. Bu yaklaşım çerçevesinde ise tıpkı ıslâh edilmemiş din gibi gelenekler de sadece bilimle çelişmekle kalmıyor aynı zamanda çağa uyum gösterememe zaafını da taşıyorlardı. ( 22.01.08 )/Zaman

Seçkinler, modernlik ve dindarlık(2)

Erken Cumhuriyet ideolojisinin, ana hatlarını benimsediği, İkinci Meşrutiyet Dönemi Garpçı ve bilimci tezlerinden ciddî biçimde farklılaştığı iki temel konu vardı.
Bunlardan birincisi, son dönem Osmanlı materyalistlerinin üzerine fazlasıyla kafa yordukları bir mesele olan bilimin egemen olduğu bir topluma geçilirken ve geçildiğinde toplumun inanç ihtiyacının nasıl karşılanacağı idi. Her şeyi maddeye, laboratuvar deneylerinin sonuçlarına indirgeyen bilim gerçekliğe ulaşma konusunda insanları tatmin edebilir, bu anlamda dinin yerine geçebilirdi; ama bunun toplumda ve bireyde yol açacağı manevî boşluğun bir şekilde doldurulması gerekliydi. Kitle için reformdan geçirilmiş, çağdaş bilimle uyumlu hale getirilmiş İslâm yeterli olur ve bilimsel topluma geçişin altyapısı hazırlanırdı. Zaman içinde dinlerin gerilemesi insanlığın gelişme çizgisinin, terakkinin gereği idi. Ama bunun ötesinde toplumun seçkinleri için bilimsel topluma geçildiğinde bile gerekli olacak, bir Garpçı liderin ifadesiyle insanı felsefî anlamda dindarlaştıracak, onu "bir mabudun eşiğine mıhlayan itikâd-ı âtıl ve münfa'il"in yerini alacak bir "meş'al-i mefkûrî" bulmalıydı.
Erken Cumhuriyet ne bu Jean-Marie Guyau'dan mülhem idealizm, ne Baha Tevfik Bey'in genç yaşta vefatından önce teklif ettiği Ernst Haeckel kaynaklı Monizm ve ne de pek çok Osmanlı entelektüelinin toplumun yeni felsefesi haline gelmesini arzuladıkları Pozitivizm'e ilgi duymamış ve bir anlamda Alman vülger materyalizminin ana fikrini onu Türkiye'ye getirenlerden daha iyi kavrayarak, yeni toplumda tek yol gösterici bilim dışında bir felsefeye, bir "meş'al-i mefkûrî"ye gerek bulunmadığını düşünmüştür (Dinden arındırılmış bir ahlâk projesi geliştiren Ülkü hareketi bunun ciddî bir istisnâsıdır). Diğer bir ifadeyle bilimci Garpçıların "din avâmın ilmi, ilm havassın dindir" tezi, yeni dönemde, "halka reform edilmiş İslâm, seçkinlere bilim" formülüne dönüştürülmüştür.
Bunun tabiî neticesi olarak ise bilim ve modernlikle uyumlu bir İslâm yaratma gayretleri ivme kazanmıştır. Dönem siyaseti bir yandan bu projenin ürününü topluma kabul ettirmeye gayret ederken öte yandan da ona tekel sağlama gayreti içine girmiştir. Böylesi bir fikrî arka plâna sahip olan Türk lâikliğine de din-devlet ayrılığını sağlamanın ötesinde, devletin modernlikle uyumlu hale getirdiğini düşündüğü dinin toplumda İslâm'ın tek ve resmî yorumu niteliğinin korunmasına yardımcı olma ve dini, seçkinlere ait alanın dışında tutma vazifeleri de verilmiştir. Bu ise kendine özgü, imamların devlet memuru olduğu, kurban derilerinin nereye bağışlanacağının kanunla düzenlendiği, dinin nasıl öğretileceğinin devlet tarafından belirlendiği, "gizli âyin" yapanların tutuklandığı, Darwinizm tartışmalarının lâiklik ekseninde yapıldığı bir yapı doğurmuştur.
TÜRK'E GÖRE DİN
Yeni ideolojinin bilimci Garpçılıktan farklılaştığı bir diğer husus ise din ile milliyetçilik alanında Garpçıların dışında geliştirilen bir tezi yeniden yorumlayarak sisteminin merkezine yerleştirmesiydi. Garpçılar, İslâmiyet ve onunla ilişkilendirilen geleneklere karşı çıkarken bunu bilimci temellere dayandırıyorlardı. II. Abdülhamid iktidarının son yıllarında ivme kazanan Türkçü hareket ise İslâmiyet'e, genellikte bu cereyan içinde azınlıkta kalan, farklı bir eleştiri getiriyordu. Mısır'da 1903-1907 yılları arasında neşrolunan Türk gazetesi bazen açık, bazen üstü kapalı yorumlarla İslâmiyet'i kabul öncesinde yüksek bir kültüre sahip olan Türklerin, din değişimi sonrasında söz konusu alanda gerilediklerini savunuyordu. Bu tezi savunan Türkçülere göre meselâ İslâmiyet'e geçiş öncesinde Türk kadınları daha hür yaşıyor ve toplumda daha önemli roller ifa ediyorlardı. İslâmiyet ve beraberinde getirdiği Arap-Fars gelenekleri Türk kültürünün ve toplumunun tereddisine yol açmıştı. Bu tez milliyetçiliğin din haline gelmesinin bilimsel topluma geçiş sürecinde herhangi bir yarar sağlamayacağını savunan Garpçılık cereyanı içinde neredeyse hiç tartışma konusu edilmezken, kendisine İkinci Meşrutiyet sonrasında güçlenen ve İttihad ve Terakki Cemiyeti tarafından da desteklenen Türkçü hareket içinde taraftar bulmuştu. Cumhuriyet sonrası gelişmeler açısından önemli olan husus bizzat Cumhuriyet'in kurucusunun bu teze belirli bir sempati duymasıdır. Mustafa Kemal'in 1914 yılında kaleme alarak dört yıl sonra neşrettiği Zabit ve Kumandan ile Hasbihâl adlı kitabında Attila'nın kadın ve erkeklerden oluşan ordusu hakkında dile getirdiği övücü ifadeler ve bu alanda yaptığı "5.000 sene alnı açık olup 600 yıldır çarşafa bürünen Türk kadını" yorumu daha önce Türk dergisinde ileri sürülenlerle ciddî benzerlikler gösterir.
Daha sonra Ziya Gökalp Bey'in "Türk'e Göre Din" teziyle de telif edilen bu görüşler Cumhuriyet'in İslâm'da reform projesini derinden etkilemiştir. Meselâ Türkçe ezan, sadece dinde Hıristiyan reformasyonu neticesinde Latinceden yerel dillere geçişe benzer bir ıslâhât olarak değil aynı zamanda Ziya Gökalp'in ve İkinci Meşrutiyet Dönemi'nin İttihad ve Terakki baskıcılığı altında geçen ikinci devresinde, egemen parti desteğiyle yayınlanan İslâm Mecmuası'nın tezleri çerçevesinde modernite ile uyumlu bir "Türk İslâmı" oluşturulması projesinin ürünü olarak görülmelidir. Milliyetçilik ve din arasında kurulan ve erken Cumhuriyet döneminde "Din Yok Milliyet Var" benzeri eserlerle uç noktalara taşınan bu ilişki Türk Tarih Tezi ve antropolojik araştırmalarla da desteklenmiştir. Dönem basınında yaygın olarak kullanılan "Arap Dini" ve "Arap Peygamberi" benzeri kavramsallaştırmalar da Garpçı tezlerden (Garpçılar nezdinde peygamberlerin etnik kökeni herhangi bir ehemmiyet arz etmiyordu) ziyade dönemin kendine özgü milliyetçiliğinin ürünleri olarak mütalâa olunmalıdır.
GÜNÜMÜZ TOPLUMUNDA DİN, ÇAĞDAŞLIK VE SEÇKİNLİK
Toplumumuzda dinin modernlik ve seçkinlikle ilişkisi tartışılırken karşılaşılan temel sorun bunun ondokuzuncu yüzyıl koşulları çerçevesinde şekillendirilen kavramsallaştırmalara dayandırılmasıdır. Cumhuriyet'in kuruluş döneminde bu tür kavramsallaştırmalar yapmış olması tabiîdir. Dönem gerçekliği içinde ele alındıklarında erken Cumhuriyet düzenlemelerinin gerekçelerinin ve fikrî arka plânlarının anlaşılması pek de zor değildir; ancak günümüz literatisinin tartışmayı aynı modernlik, çağdaşlık ve din kavramlarıyla sürdürmesi bizatihi meselenin temelini oluşturmaktadır. Cumhuriyet devraldığı bilimcilik, Garpçılık ve Türkçü-İslâmcılık tezleriyle Gustave Le Bon'un tezlerinden mülhem seçkinciliği telif ederek kendine özgü bir din anlayışı yaratmaya çalışmış ve bunu da ideolojisinin merkezine yerleştirmiştir. Yukarıda sayılanlardan Le Bon seçkinciliği dışında kalanlar son dönem Osmanlı entelektüel yaşamında marjinallik sınırlarını zorlayan fikir hareketleri olmuşlardır. Bu nedenle zikredilen din projesi toplumun genelinde yaygın kabul görmemiştir. Geleneği savunanlar bu tür yukarıdan aşağıya modernliğe uyumlu hale getirilen din yerine, dinin süreç içinde kendi kaynaklarına dayanarak modernliğe cevap vermesinin daha uygun olduğunu savunmuşlardır. Bu farklılık ise günümüze kadar ulaşan ciddî bir gerilimin kaynağı olmuştur.
Bunun yanı sıra ondokuzuncu asır Alman bilimciliğinin varsaydığının aksine dinler modernliğin karşılarına koydukları çetrefil sorunlara, bilimsel meydan okumalara gelenekten kopmadan ciddî cevaplar vermişlerdir. Bilim insanları bilimciliğe, materyalizme sevk edebileceği kadar, deizme ya da dini yeniden yorumlamaya da götürebilir. Meselâ Laplace Tanrı'nın bilimsel deneyde yeri olmadığını savunurken, Newton ve Einstein gibi âlimler yeni bilimsel bulguların sadece dinî kaynakların yeniden yorumunu gerektireceğini iddia etmişlerdir. 1864 tarihli Quanta Cura ile modernliğin 80 hatasını ortaya koyarak bunlara sonuna kadar karşı çıkacağını ilân eden Katolik Kilisesi günümüzde geleneğinden kopmadan bu "modern hataların" çoğu ile sulh yapmıştır. Soruna kendi toplumumuzdan vereceğimiz bir misâlle yaklaşacak olursak, Türk literatisi tarafından genellikle aşağılama amacıyla kullanılan "İslâmcı Basın" ifadesi bile geleneğin modernliğe kendi bağlamından kopmadan cevap verebilmesinin ilginç bir misâlini teşkil etmektedir. Bu gelenek matbaayı reddetme ile başlayan bir yorumdan önce dinî eserleri bunun dışında tutma, daha sonra fotoğraf kullanmama haricinde her konuyu kapsama yorumlarına ulaşmış, günümüzde ise bu tür çekinceler tamamen tartışma dışı kalmıştır.
Bu açıdan bakıldığında günümüzde, Garpçıların sıklıkla kullandığı ifadeyle modernliğin karşısında, yukarıdan aşağıya yapılacak bir reform geçirmemesi durumunda ona cevap vermesi mümkün olamayan, binlerce yıllık, donmuş bir geleneğin bulunduğunu savunmak mümkün değildir. Garpçıların "kurun-i vusta," olarak nitelendirdiği bu geleneğe, günümüz Türk literatisinin aynı kavramı kullanarak "Ortaçağ" şeklinde atıfta bulunması hem din olgusuna ne denli Hıristiyanlık merkezli bakıldığını göstermekte (Ortaçağ, İslâm açısından karanlık bir devre değil tam tersine bir kültürel yükseliş dönemidir) hem de zikrettiğimiz donmuşluk düşüncesini yansıtmaktadır.
Dine Hıristiyan merkezli yaklaşım ve Protestan reformları benzeri ıslâhâta duyulan özlem ise iki önemli hususu göz ardı etmektedir. Bunlardan birincisi Protestan reformlarının gelenek içinden gelen, hattâ bâzı konularda eleştirdiği Katolik inançlarından daha katı görüşlere sahip, otoriteleri tartışılmayan dinî liderlerce gerçekleştirilmiş olmasıdır. Başka bir ifade ile bu reformlar, bizatihi aydınlama hareketinin altyapısını oluşturmak gibi bir sâikle gerçekleştirilmemişlerdir. Bu alanda yaygınlıkla dile getirilen ikinci hatalı kanaat püritanist, dinî muamelâtı basitleştirmeye yönelik hareketlerin aydınlanmanın önünü açacağı, kökleşmiş Ortodoksluklara nazaran değişimlere daha iyi cevap vereceğidir. İslâm dünyasında bu alanda verilebilecek en iyi misâl olan Vehhabi hareketi ve ürünü Suudi Arabistan devleti böylesi bir varsayımın her zaman anlamlı olmayacağını açık biçimde ortaya koymaktadır. Günümüzde dinî olanları da kapsayan çok sayıda modernliğin var olması Garpçıların ve erken Cumhuriyet ideolojisinin kavramsallaştırdığı türde bir "asrîlik" ve modernlik tekelini bütünüyle anlamsız kılmaktadır. Modernleşme kuramının en önemli tezi tekil bir modernliğin değil modernliklerin var olduğudur. Bunun da ötesinde günümüz dünyasında kıyafet, müzik beğenisi, kullanılan alfabe benzeri kıstaslarla yapılacak çağdaşlık tanımları bize fazlaca yardımcı olamazlar. Konuya misâller yardımıyla yaklaşacak olursak günlük yaşamında başından kippahını çıkartmayan, yediklerinin koşer olması konusunda azamî hassasiyet gösteren New York'lu bir Yahudi bilgisayar uzmanı, ortalama bir New York'lu gibi yaşayan, yiyip içen bir Yahudi banka memuruna nazaran daha az çağdaş olmadığı gibi, Saranda'da Latin harfleriyle ceza yazan bir Arnavut trafik polisi, aynı işlemi Korfu'da Yunan alfabesiyle yapan meslektaşına göre modernliğe daha fazla ayak uydurmuş olmamaktadır. Kendi tarihimizden bir misâl verecek olursak Hicazeyn, Rast-ı Cedîd benzeri makamlar yaratarak ardında çok sayıda eser bırakan, ney üflerken katledilen III. Selim ile opera ve tiyatrodan hoşlanan, sarayında Blanche Arral'den aryalar dinleyip, Sara Bernhardt'ı seyreden II. Abdülhamid arasında bu zeminde bir karşılaştırma yaparak birinin çağdaş diğerinin olmadığını söylemek her halde fazla anlamlı değildir.
Olaya sosyolojik açıdan bakarsak modernliğin dindarlıktan lâikliğe, cemaatçilikten bireyciliğe geçişi sağlayacağını savunan Weberci tez, modern Durkheimcıların da ileri sürdükleri gibi bütünüyle doğru çıkmamıştır. Weber'in modernleşmenin ciddî bir "anlam" meselesi yarattığı fikri önemli bir gerçeğe parmak basmıştır; ama bu kendisinin tahmin ettiği gibi mutlak bir bireyciliğe ve sekülerleşmeye yol açmamış, bâzı toplumlarda tersine davranış biçimlerini dahi teşvik edebilmiştir. Habermas, Giddens gibi toplumbilimciler modern toplumun rehberlik vazifesi görecek yeni aşkıncı (transcendent) "anlam"lara gerek duyduğunu vurgulamaktadırlar. Günümüzde moderleşme ve sonrasında yaşanan "anlam" sorunu bireyleşme kadar cemaatleşme, dine dönme ya da yeni dinler ihdâs etme benzeri neticeleri de doğurabilmektedir.
NE TARTIŞILMALI?
Kökleri ondokuzuncu yüzyıla giden bir bilim, din ve modernlik anlayışı ile bunlara dayanarak şekillendirilen seçkinlik kriterleri toplumumuzda ciddî sorunlara neden olmaktadır. Erken Cumhuriyet'in otoriter modernleştirme çabaları, bu kavramları tekelci biçimde yorumlaması, seçkinliği bunlarla tanımlaması, farklı modernliklerin varlığını reddi toplumun dindar kesimlerinde kuvvetli bir dışlanmışlık duygusunun doğmasına neden olmuştur. Tek parti döneminden sonra dahi kökü İkinci Meşrutiyet Garpçılığı'na ulaşan, dinin avama ait alanla sınırlanmasının gerekli olduğu fikri ve dindarlığın seçkinlikle bağdaşamayacağı kanaati toplumumuzdaki bazı çevrelerde yaygın kabul görmüştür. Günümüzün toplumsal ve siyasî gerçeklikleri "halka reform edilmiş İslâm, seçkinlere bilim" siyasetiyle bağdaşmayacak kadar karmaşıktırlar. Kaldı ki geleneğe bağlı kesimlerin dışarıdan ve yukarıdan aşağıya bir reformu benimsemeyecekleri, yeni Ubeydullah el-Afganî'lerin projelerine ilgi duymayacağı sayısız tecrübe ile sabit olmuştur. Toplumumuzun büyük çoğunluğu İslâmiyet'in yaygın kültürün belirleyici bir unsuru olduğunu düşünmekte ve onun Türk kültürünü gerilettiği tezi ancak marjinal çevrelerce savunulmaktadır. Dolayısıyla Cumhuriyet, seçkinler ve dindarlık tartışmasında yapılması gereken bilim, din, modernlik, çağdaşlık paradigmalarımızı ve seçkinlik kıstaslarımızı yeniden gözden geçirmektir. Bunun en azından "Cumhuriyet bireylerin kelime-i şehâdet getirmelerine mani oldu mu?" seviyesindeki bir tartışmadan daha yararlı olacağı şüphesizdir. (23.Ocak.2008)

http://www.zaman.com.tr/haber.dohaberno=641450