[De ki,"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"Ancak, yalnızca akıl-iz'an sahipleri bunun farkındadır._39/Zümer:9]

18.04.2009

EVRİMİ TARTIŞMAK – İsmail KILLIOĞLU

EVRİMİ TARTIŞMAK – İsmail KILLIOĞLU

Bilim ile inanç ilişkisinden hareketle birçok tartışma konusu çıkartmak her zaman için mümkündür ama anlamlı mıdır? Doğrusu her zaman için anlamlıdır, demek, bir açıdan anlamsızlığa anlam yüklemeye çalışmakla eşdeğerdir.

Kuşkusuz inanç, insanın varoluşunda ve benlik kazanmasında en güçlü kaynaktır ve bu kaynak temelini bizzat insanda bulur. Denebilir ki insan, inanç varlığı ve aynı zamanda öznesidir. İnsanın doğasında, özünde ya da fıtratında kendiliğinden (self, en soi, bizatihi) olan bir olgudur, bir güçtür, bir yetenektir vb. inancın bir ideal ve amaç doğrultusunda sistemli, ilkeli, kurallı ve yöntemli bir şekilde konu haline dönüşmesi ya da dönüştürülmesini, anlaşılması için, din olarak nitelendirdiğimizde, aslında insandaki inanç olgusunu ifade etmiş de oluruz. Ama buradaki inanç artık özel, özgül bir inançtır. Özü, etkisi, gücü, belirleyiciliği burada da aynıyla sürer. Diyebiliriz ki inanç duygusu, insanın duyguları arasında en güçlü ve belirleyici duygudur ya da insanın başat niteliğidir. Bir açıdan düşünme, bilgi (merak) elde etme yeteneğimiz de inanç duygusu kapsamındadır en azından sıkı ilişki içindedirler, denebilir. Elbette bilgiyle bilim farklılığını hatırda tutmamız yerinde olur.

Çünkü inanç ile bilim ilişkisinin tarihi süreç içinde kimi zaman gerilimli bir şekilde ortaya çıkması, genel olarak bu farklılığın yerli yerince gözetilmemesinde veya değerlendirilmemesinden kaynaklanmıştır, denebilir.

Basit anlatımıyla inanç "din" bağlamında elbette kendine özgü bilgileri içerir. Kimi zaman da belli bir bilimin temelini, doğuşunu hazırlar, en azından ilham kaynağı olur, olabilir. Sümer'de "astroloji"den "astronomi"ye gidişin hazırlanması gibi. Ancak inanç "bilim" olarak tanımlanamaz, böyle bir yaklaşım bile kaçınılmaz güçlüklere, karşıtlıklara, gerilim ve çatışmalara yol açar.

Evrim varsayımının XIX.yy. Darwin (1809-1882)'in ortaya koyduğu incelemeler bağlamında "kuram" olarak önerilmesiyle benzer bir çatışma örneği de ortaya konulmuş oldu. Çatışmayı ateşleyen Darwin değil, onun varsayımını benimseyenler (mesela Th. H. Huxley gibi) ile bu varsayıma karşı çıkışına inanç gücünü de takviye edenler (mesela Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce gibi) oldular. O günden bugüne, genellikle algılama düzeyinde kalınarak tartışma ya da çatışma canlı tutuldu.

Varsayım olarak "evrim" düşüncesinin tarihi oldukça gerilere uzanır. Anaximandros (M.Ö. 610-545) bilinen en önemli isimdir. Ama görüşü, kalan birkaç fragmente dayanır. Bilim bağlamından ziyade mistik inanç ve bilgiye dayanır. Yeniçağlarda Lamarck, Maupertius vb. farklı yaklaşımlar ile biraz bulanık bir "evrim" düşüncesine yakın durmuşlardır. En güçlü ve bilimsel olma iddiasına en yakın görüşü jeoloji alanında Cuvier, Sedgwick gibi araştırmacılar ile birlikte Lyell ifade etmişlerdi. Darwin'in yaptığı gözlemleri açıklamasında Lyell'in görüşü ilham verici olmuştur. Klasik iktisatçılardan Malthus'u da anmak gerekir. Sonuç'ta Darwin bir simgeye dönüşecektir. Bu biraz da XVIII ve XIX. yy.ların zihniyetiyle bağlantılıdır.

Ne var ki, bu çatışmada inancın "din" bağlamında taraf haline getirilmesi, temelde Hıristiyanlığın, dolayısıyla İncil ve Tevrat'ın anlatımlarından kaynaklanan algılamaların belirleyici olduğunu söylemek yerinde olur. Özellikle "Genesis-Yaratılış"a getirilen yorum bilgiyle bilimin olgusallıklarını birbirine karıştırmış gözüküyor. Bu noktada din bağlamında İslâm'ın ortaya koyduğu önermelerin, yukardaki iki inanç (cult) ile aynilik taşıdığını söyleyebilmek oldukça sıkıntılı gözüküyor. Dolayısıyla varlığın birden yaratılmış olmasıyla, yaratılmış olan da dâhil "evrim" olarak nitelenecek bir sürece tabi olabileceği şeklindeki açıklama ve yorumlar başlı başına birer karşıt ilke olarak ele alınabilirler mi? Doğrusu böyle bir çıkarımın fazla anlamlı olmadığı söylenmelidir. Şu basit gerçeği hiç akıldan çıkarmamız şarttır: Bilim, aynı zamanda felsefe, kendi gerçeklikleri bağlamında bir inanç önermezler. Ancak bunların inanç biçimine dönüştürülmesi daima mümkündür ama anlamlı değildir. Çünkü bilim de, felsefe de inanç biçimine dönüştürüldüklerinde kendi doğal gelişim süreçlerini tıkarlar, handiyse yokederler.

Yeri gelmişken, sehven dile getirdiğini sandığım, Prof. Dr. Y. Nuri Öztürk'ün bir televizyon konuşmasındaki görüşe katkıda bulunmanın yararlı olduğunu düşünüyorum. İbn Miskeveyh'in görüşünü anlatırken varlığın üç aşamalı bir "evrim" sürecinde olduğu nakledildi. Miskeveyh'in sözkonusu görüşü Aristoteles'in ruh olgusunu açıklama ve tasnifiyle ilgilidir. Burada Aristoteles'in tartıştığı ruh sorunudur. Tasnifi de bitkisel (nebati), hayvansal (hayvanî) ve insanî ruh şeklindedir. Ruhun canlılığını açıklamak için bir başka ilkeyi de işaret etmiştir: Entelekia. Ama bu nihayet felsefi bir speculation'dur, etkisi oldukça derin ve yoğun olsa bile!
(18.03.09; Milli Gazete )

[ http://www.haber7.com/haber/20090318/Evrimi-Tartismak.php ]

Hiç bitmeyecek bir tartışma: Yaradılış mı, Evrim mi?- Hilmi YAVUZ

Hiç bitmeyecek bir tartışma: Yaradılış mı, Evrim mi?- Hilmi YAVUZ

Bilim ve Teknik Dergisi’nin Darwin'e ilişkin kapak konusunun başlattığı 'küçük kıyamet' devam ediyor.


Oysa, herkesçe çok iyi bilindiği gibi, medyanın güncel bir mesele olarak ele aldığı tartışmanın arka planında, neredeyse iki yüzyıldır süren bir anlaşmazlık var: Evrim mi, Yaradılış mı?
Ben, aslında bu meselenin, iki büyük felsefe geleneği (İdealizm ve Materyalizm) arasındaki ilişkinin problematik oluşundan kaynaklandığını düşünüyorum. Doğru yaklaşım, Darwin teorisi ile Yaradılış Doktrini arasındaki çatışmayı Bilim ile Din çatışması olarak değil, Materyalizm ile İdealizm karşıtlığının getirdiği felsefi arkaplan üzerinden okumaya çalışmak olmalıdır. Kısaca, Darwin teorisi ile Yaradılış doktrinini, temelde, iki büyük felsefe sistemi bağlamında ele almak gerekir...

Darwin teorisi, maddenin insan zihninden bağımsız olduğunu öne süren Materyalizmin bir türevidir ve bu teori, örtük bir biçimde, maddenin insan zihninin dışında, büyük ve transandant bir zihin tarafından algılandığı önermesini reddeder. Materyalizm, Ateizm'dir;-çünkü insan zihninden öte transandant bir zihnin varlığını kabul etmek, Materyalizmin İdealizme dönüşmesi anlamına gelecektir. Materyalizm, İdealizme dönüşmemek için, Ateizmi benimsemek zorundadır, çünkü...

Darwin'in Yaradılış doktrinini reddedişi, onun, primatın homo sapiens'e dönüştüğüne ilişkin hipotezinin kanıtlanmış olmasından değil (-ki, kanıtlanamamıştır!), bir Yaratıcı'nın varlığını reddediyor olmasından dolayıdır. Darwin'in 'Evrim' teorisi, Yaradan'a, dolayısıyla da Yaradılış doktrinine, Materyalist bir alternatif sunmak adına önesürülmüştür ve işte tastamam bu nedenle, örtük bir felsefi tezdir;- bilimsel bir teori değil! Dolayısıyla bu, aslında Darwinizm'in gerçek anlamda bir teori değil, Bilim'le ilişkisi olmayan felsefi bir ateizmin türevi olduğunu gösterir.

Özetle şu: Tercih, tamamiyle ideolojiktir. Ne 'Yaradılış' doktrini, ne de Darwin teorisi bilimseldir ve dolayısıyla tercih, Darwin hipotezinin arkaplanındaki Materyalist Ateizmle, 'Yaradılış' doktrininin arkaplanındaki Yaradancı İdealizm arasında, ideolojik bir tercihtir. Ve işte tastamam bu nedenle de, tartışmayı Bilim ve Din arasında bir çatışma olarak sunmak yanlışına düşülmemelidir.

Dolayısıyla, birilerinin 'Yaradılış' doktrinine 'zırvalık' demeye ne kadar hakkı varsa, başkalarının da Darwin hipotezine 'uydurma' demeye o kadar hakkı vardır. Hadi, diyelim ya da varsayalım ki, Darwinizm bilimsel bir teoridir: Bilim tarihi, bize, Bilim düşüncesi'nde hiçbir zaman bir 'son nokta'nın olmadığını; bilimsel teorilerin, sadece yanlışlanmadıkları ya da geçersiz bulunarak terk edilmedikleri sürece, dolayısıyla da 'geçici' olarak 'doğru' ya da 'geçerli' kabul edildiklerini gösteriyor. İster Karl Popper'in 'yanlışlanabilirlik' ilkesi açısından bakılarak 'doğru' olmadıkları, ister Thomas Kuhn'un 'yanlışlanmaz, ama terk edilir' ilkesi açısından bakılarak 'geçersiz' oldukları söylensin, bilinen şudur: Bilimsel teoriler, 'mutlak' olamazlar; hiçbir teori, hiçbir zaman, o konuda söylenebilecek en doğru veya en geçerli olanı söylemiş, 'son nokta'yı koymuş değildir...
Darwin teorisi de bir istisna değil. Ama bu teoriyi, 'mutlak doğru' kabul etme eğiliminin, özellikle, bilimsel düşünceyi referans olarak alan kesimlerde görülüyor olması, bana daima biraz şaşırtıcı görünmüştür. Zira bilimsel düşüncenin yapısı, bilim tarihinin de tanıklık ettiği gibi, bir teorinin (ister 'yanlışlanarak' diyelim, ister 'geçersiz bulunup terkedilerek'!) bir başka teoriyle yerdeğiştirdiğini gösteriyorken, Darwin Teorisi'ni bu alanda 'son sözü söylemiş' gibi kabul etmek, ne kertede bilimsel düşünceyle bağdaşır;-doğrusu, bunu anlamakta güçlük çekiyorum.
[15 Mart 2009, Pazar ]

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=825487&title=hic-bitmeyecek-bir-tartisma-yaradilis-mi-evrim-mi

Tübitak Yöneticileri İçiniz Rahat Olsun

Tübitak Yöneticileri İçiniz Rahat Olsun

İrfan Yılmaz*

Medyaya yansıyan haberlere göre Tübitak'ın yayını olan Bilim-Teknik Dergisi'nin son sayısındaki kapak değişikliği epey gürültü koparacağa benziyor
Her şeyden önce böyle bir gürültüyü ben çok daha önceleri bekliyordum ve eninde sonunda bu kavganın çıkması da kaçınılmazdı. Zira yıllardan beri bilimi istedikleri gibi ideolojik bağlamda yönlendirmeye alışmış bir grup zevatın ellerinden oyuncakları alınınca ve istedikleri gibi ideolojik bilim yapmanın yolları tıkanınca böyle feryat etmelerine de şaşmamak gerekir. Bu yüzden Tübitak yönetimine karşı yapılan saldırı ve hakaretler haksızdır.
Ülkemizdeki demokratik açılımlara ayak uyduramayan, çığırtkan azınlığın vulger materyalizmleri ve sözde pozitivizmleri adına her zaman tepe tepe kullandıkları bir malzeme bir anda ellerinden çıkma durumuna gelince, böyle fırtınalar koparmalarına da çok şaşmamak gerekir. Bundan sonra ellerindeki bilim maskesi takılmış her türlü ideolojik argümanlarını Tübitak'a saldırmak için kullanacaklardır. Artık Tübitak'ın ne gericiliği, ne yobazlığı kalır!
İdeolojik kaygılarla 'bilimi' yorumlamak...

Acaba gerçekte durum nasıldır? Her şeyden önce derginin adının Bilim ve Teknik olduğunu da unutmayalım! Demek ki, ismi böyle olan bir dergi Bilim'den ve Teknik'ten bahsetmelidir değil mi? Hakkını yemeyelim, hakikaten bu istikamette de oldukça yazı var, tercüme de olsa dünyadaki gelişmeleri yakından takip ediyor. Bilim meraklılarına mâlumat veriyor, gençleri bilime özendiriyor. Fakat bir de bu bilime yapılan yorumlar var ki, işte ideolojik boyut burada başlıyor. Birçok makalenin satır aralarında yapılan yorumlar hep evrimci ve ateist bakış açısına uygun yapılıyor. Evrim zaten çok uzun yıllardır derginin temel tabusu haline gelmişti. Peki evrimden ve Darwin'den bahseden başka dergiler yok mu? Elbette ki var ve olmalı. Meselâ National Geographic ve Geo bunların en başta gelenlerinden. Evrimi kesin ispatlanmış bir kanun gibi takdim edip, aslında materyalist ve ateist düşüncelerine destek yapmak için kullananlar kendi çıkardıkları özel dergilerinde bunu yapabilirler. Nitekim bunlara karşı Sızıntı, Zafer, Köprü, Mercek vs. çok sayıda özel kuruluşun dergisi de evrimi çürütücü ve yanlışlayıcı yayınlar yapmaktadırlar. Demokratik bir ülkede herkesin her görüşü savunma hakkı vardır, ama kendi imkânlarıyla bunun altyapısını oluşturmak mecburiyetindedir. Devlet bu hususta tarafsız olmalıdır. Halbuki Tübitak çıkardığı Bilim-Teknik dergisiyle bunun tam aksine yıllardır devlet imkânlarıyla ve devlet korumasında resmen belli bir ideolojinin borazanlığını yapmaktaydı. Eğer bir derginin adı Bilim-Teknik ise bilim ve teknikten bahsetmelidir.
Geniş anlamda evrim teorisi veya Darwinizm (bütün versiyonlarıyla) ise bilimsellikten çok uzak sadece bir hipotez üzerinde hareket eden inançlar bütünüdür. İçinde bilimi ilgilendiren bazı hususlar (tabii seleksiyon, adaptasyon ve mutasyon gibi) ise kendi olmaları gereken bağlamlarından kopartılıp, aşırı yorumlanarak ideolojiye âlet edilmiştir. Canlılar âleminde bir değişme vardır, türlerin içinde çeşitlilik ve alt türlerin ortaya çıkışında bu mekanizmaların belli bir yeri ve önemi de vardır. Ancak biyolojinin laboratuvara girmeyen, hayat, ölüm, ilk canlı, ilk insan, yeryüzünün ilk hâline ait spekülatif tartışmalar müspet ilim sahasına ait değil, bilim felsefesi ve biyoloji felsefesi gibi sosyal dallarda ele alınması gereken konulardır.
Hiç kimse böyle konuların tartışılmasına karşı çıkmaz, fakat burada yapılan bilim değil, tamamen ideoloji ve dünya görüşü etrafında şekillenen inançların, bilim diye dayatılmasıdır. Devlet eliyle de herhangi bir inancın bilim dergisi içinde dayatılması asla uygun değildir. Evrime bir din gibi inananlar ve tabu kabul ettikleri bu inanca asla söz söyletmek istemeyenlerin yaptıkları en büyük cerbeze "bilimsellik" iddialarıdır. Fakat artık bunu da aklı başında ve dünyayı okumuş hiç kimse kabul etmemektedir. Başta ABD olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde evrime karşı itirazlar hızla yükselmekte, yüzlerce bilim adamı bu hususta yapılan forumlara katılmakta ve imza kampanyalarıyla evrimin bilimsel olmadığını ve hayatı tesadüfi mutasyonlarla izah edemeyeceklerini söylemektedir. Meraklı olanlar internette kısa bir tarama yaparlarsa evrim aleyhine binlerce sayfa doküman bulabilirler. Discovery Institute, Institute for Creation Research, John Templeton gibi birçok kuruluş bu hususta yüzlerce kitap çıkarmış ve çıkarmaktadır. Tabii ki, evrimi bir din gibi savunanların da binlerce sayfası ve kitapları var. Bilim felsefecileri neyin bilim, neyin bilim olmadığı hususunda binlerce yazı yayınlamışlar. Bilim bütün argümanlarıyla temelinden sorgulanıyor. Ne yazık ki, bizim ülkemizde hâlâ tek parti dönemindeki dayatmalarından vazgeçemeyen birtakım insanlar bilimi kullanarak materyalizm inançlarını savunma telâşındadırlar.
Darwin'in getirilerini ve götürülerini tartışabilmek
Bilim varlıklarda cereyan eden hâdiselerin nasıl'ını araştırmak için kontrollü ve tekrarlanabilen deneylerle ve gözlemlerle laboratuvarda faaliyetler yürütür. Ölçümler ve testler yapar ve bunları objektif olarak da yorumlar. Elbette bu faaliyetin laboratuvarda yürütülen bir pozitif yanı vardır, bunu kimse inkâr edip de bilim düşmanlığı yapmaz. Ancak bilimin söylemediklerini, kendi inançları doğrultusunda yorumlayıp, "bundan başka yolu yok, ancak böyle yorumlanır" diye dayatmak antidemokratik rejimlerde olur (bir zamanlar Rusya'da ve Hitler Almanya'sında olduğu gibi). Türkiye ise bu dönemleri çoktan aşmıştır. Artık kimse Darwinizm'i bilimsel bir gerçek olarak dayatamaz. Hayatın ve insanın menşei hususunda yapılan çalışmalara saygı duyarız. Bu çalışmalardan çıkan objektif ilmî tespitler varsa, onları da inceleme sahamıza alırız. Fakat tamamen ideolojik kaygılarla üretilmiş sahte fosillere, yapılmamış deneylere, çarpıtılmış zaman ölçümlerine ve aşırı yorumlanarak ateist bir inanca destek olmak üzere inşa edilmiş düşünceleri "bilim" olarak kabul edemeyiz. Tabii ki, herkes kendi inancı doğrultusunda istediği her şeye istediği gibi yorumlar yapar, ama sadece kendisini ve kendisi gibi düşünenleri bağlar. Ateist ve materyalist inançlarına delil olarak bilimi yorumlamaları da kendilerini bağlar, fakat bunu "kesin ve tartışılmaz bir bilim kanunu" gibi kimseye dayatmamaları gerekir.
Dolayısıyla devletin resmî bir yayın organından da kimse tek taraflı olarak, sadece evrim inancını propaganda eder mahiyette yayın yapamaz. Tübitak idarecileri bu hususta rahat olmalılar, çünkü faydalı bir iş yapmışlardır. Belki şöyle de olabilirdi: Darwin doğumunun 200. yılında bütün dünyada tartışılıyor. Bizim ülkemizde de Darwin ne getirdi, ne götürdü gibi bir soru sorulup, Darwinizm'e inananlardan ve inanmayanlardan eşit sayıda yazı ile bir tartışma platformu açıp, kapakta da "200. yılında hâlâ tartışılan bir teori" başlığıyla verilebilirdi. Ancak inanıyorum ki, böyle bile olsaydı mâlum zevat yine feryada devam edecekti, çünkü onlar bu mevzunun tartışılmasına bile karşılar, tabularına el sürülmesini asla hazmedemezler ve onlara ne yapsanız memnun edemezsiniz.
*PROF. DR. İRFAN YILMAZ
Zaman,13 Mart 2009

Hayatımızda Sahiden Daha Fazla Bilim Olsun – İsmet BERKAN

Hayatımızda Sahiden Daha Fazla Bilim Olsun – İsmet BERKAN

TÜBİTAK, dergisi Bilim Teknik’te Charles Darwin’i sansürlediğinden beri bilim konuşuyoruz. Bu arada gazeteler Adnan Hocacıların mektup bombardımanı altında. İnternette her yazının altına konuyla ilgili sözde ‘bilimsel’ görüşlerini koyduruyorlar. Yok, efendim evrim yokmuş, yok efendim fosil kanıtları yokmuş, yok efendim Darwin şöyleymiş, böyleymiş...

Gerçekten inanılmaz bir şey. Ama bunlara artık kızmıyorum. İnternette sırf benim aleyhimde konuşulsun diye içinde adım da geçen bir site açan, bu sitenin bütün google aramalarında üst sıralarda çıkabilmesi için türlü çeşitli numaraları da düşünecek kadar hesapçı olan insanları o manada ciddiye alamam zaten.Benim bu son tartışmada esas kızdığım şey, Türkiye’deki derin bilim cehaleti. Neyin bilim neyin bilim dışı olduğuyla ilgili cehalet. Bunun masum bir şey olmadığını, bu milletin çocuklarının uzun yıllardan beri bilinçli bir biçimde böyle yetiştirildiğini düşünüyorum; kimse neyin bilim neyin bilim dışı olduğunu bilemesin diye yani...Milli Eğitim Bakanı dâhil herkesin dilinde aynı laf: ‘Canım o da sadece bir teori.’Sanki bilimde bir mutlak doğrular var bir de henüz spekülasyon aşamasındaki teoriler. Evrim de bir teori olduğuna, yani mutlak doğru sayılmadığına göre geri kalan bütün spekülasyonlarla eşit derecede.

Bu o kadar yaygın bir yanlış bilgi ki, ben bile bu bilginin yaygınlığını gördükçe fena oluyorum.

Gerçekte mutlak bir kesinlik içinde bildiğimiz tek şey var: Bilimde mutlak doğruların olmadığı.

Bilim, belki o ‘mutlak doğru’yu arama yolculuğu veya macerasıdır ama bu aşamada elimizdeki imkânlar, bilimin teoriler hakkında ortaya kanıt koyma veya onları yanlışlama şeklinde yürümesine izin veriyor.Daha da fenası var, özellikle parçacık fiziğinde işler teoriyle bile değil teori oluşturacağı düşünülen bir takım varsayımlarla ‘ilerliyor.’Bir sıradan gazete köşesini bilim dersi köşesine çevirmeye niyetim yok ama tartıştığımız şeyin basit bir evrim-yaradılış tartışması olmadığını, gerçekte bu ülkenin geleceğini konuşmaya çalıştığımızı hatırlatmak istiyorum.Bana soracak olursanız meselenin temelinde ne biyoloji dersinde Darwin’in yanı sıra ‘akıllı tasarım’ inancının da bilim gibi anlatılması yatıyor ne başka dini-siyasi konular. Bana göre meselenin özünde, okullarımızda neyin bilim neyin bilim dışı olduğunu anlatacak felsefe dersinin bulunmaması yatıyor.Biz okullarımızdan felsefe dersini 12 Eylül darbesiyle kovduk hâlâ daha da geri getiremedik.

Okulda felsefeyle, felsefenin temel kavramlarıyla, neyin neden ve nasıl bilim olduğu konusuyla hiç tanışmayan öğrencilerin daha sonra bağımsız düşünebilen, ders kitabında anlatılan ‘iki rakip teori’den birini seçebilen bireyler olabilmesi söz konusu bile değildir.Neyin bilim neyin bilim-değil olduğunu bilen birisi, ‘akıllı tasarım’ın bilim değil inanç konusu olduğunu çok da fazla düşünmeden anlayabilir.Bilim, yanlışlanabilendir, yanlışlanabilme ihtimalini içinde barındırandır. ‘Mutlak doğru’dan söz eden bilim değildir, inançtır.

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=926215&Yazar=İSMET%20BERKAN&Date=15.03.2009&CategoryID=97

Hangi Darwin? - Mustafa AKYOL

Hangi Darwin?- Mustafa AKYOL

TÜBİTAK’ın yayınladığı Bilim ve Teknik dergisindeki ‘Darwin sansürü’ geçen haftanın ateşli konularından biriydi. Gerçekten bir sansür oldu mu, olmadı mı, bilmiyorum, ama olduysa bunu yanlış bulduğumu hemen belirteyim. Teorisini beğenin beğenmeyin, Darwin bilimin büyük isimlerinden biridir ve bir bilim dergisinin ‘Darwin Yılı’nda onu ele alan bir dosya yayınlamasından daha doğal bir şey olamaz. Darwin dosyası, eğer bu sayıda ‘sansür’e uğradıysa, sonraki sayıda mutlaka yayınlanmalıdır.
Ama mesele bundan ibaret değil. Çoğu kişinin gözden kaçırdığı bir başka önemli nokta, Darwin’in evrim teorisi denince bizim önümüze neyin konduğu.

Türkiye’de biz bu detayın pek farkında değiliz ve tartışmanın sadece ‘evrimciler’ ile ‘yaratılışçılar’ arasında geçtiğini sanıyoruz. Oysa aslında evrim teorisinin de iki ayrı yorumu var.

Bunlardan birincisi, İngiliz zoolog Richard Dawkins gibi militan ateistler tarafından savunulan görüş. Buna göre, yeryüzündeki yaşamı ortaya çıkaran evrim süreci, hiçbir hedefi ve amacı olmayan, tümüyle rastlantısal bir oluşum. Biz insanlar da tesadüfen ortaya çıkmış bir ‘kaza kurşunu’ndan başka bir şey değiliz.
Diğer görüşü savunan bilim adamları ise, evrim sürecinin aslında belirli şablonlar izlediğini ve belirli bir amaca yöneldiğini düşünüyor. Bunlardan biri, Cambridge Üniversitesi paleobiyoloji profesörü Simon Conway Morris. Kanada’daki Burgess Shale bölgesinde yaptığı fosil kazılarıyla dünya çapında ün kazanan Prof. Morris, evrim ağacına göre birbirine akraba olmayan canlılarda neden birbirine çok benzeyen organlar geliştiğini sorguluyor. Örneğin insan gözü ile ahtapot gözünün yapısı neredeyse aynı, ama bunların ortak bir atadan evrimleşmiş olması mümkün değil. Bunun gibi yüzlerce ‘benzeşme’ örneği veren Morris, ‘evrim, aynı sorunlara karşı hep aynı çözümleri geliştiriyor, burada bir şablon olduğunu görmemek imkansız’ diyor.

Simon Conway Morris ile bir başka önemli paleontolog olan (ve 2002’de ölen) Stephen Jay Gould arasında bir tartışma yaşanmıştı. Gould, ‘eğer evrim bandını başa sarıp tekrar oynatma imkanımız olsa, her seferinde bambaşka bir tablo ortaya çıkar’ diyordu. Morris’e göre ise bandı başa sarıp tekrar oynatsak yine benzer canlılar ortaya çıkacaktı, çünkü evrime ilk baştan yerleştirilmiş bir ‘istikamet’ vardı.
Dikkat ederseniz Gould’un yaklaşımı ateizmin varsayımlarına daha uygun. Morris’inki ise evrimin aslında bir Yaratıcı’nın iradesinde olduğunu kabul etmeye daha yatkın. Zaten Gould bir ateist idi; Morris ise inançlı bir Hıristiyan.

Şimdi tüm bu teorik tartışmaları biraz daha ‘güncel’e çekelim ve şu soruyu soralım: Madem iki farklı evrim yorumu var, acaba TÜBİTAK bize bunların ikisini birden sunuyor mu?

Bu soruya cevap aramak için TÜBİTAK’ın evrim konusundaki yayınlarına baktım. Ne ilginç ki, tercüme ettikleri kitapların hemen hepsi evrimin ateist yorumuyla öne çıkmış yazarlara ait. Örneğin kendini ‘Şeytan’ın papazı’ diye tanımlayan, ‘din bir virüstür’ diyen Richard Dawkins’in iki ayrı kitabını çevirmişler. Stephen Jay Gould, Richard Lewontin, Edward O. Wilson gibi aynı ‘kafa’daki diğer yazarların kitapları da var TÜBİTAK listesinde.

Ama aynı listede Simon Conway Morris’in Cambridge Üniversitesi’nce basılan ‘Yaşamın Çözümü’ kitabı yok. Meseleye bu öteki açıdan bakan hiçbir kitap yok zaten...

Kısacası evrimi TÜBİTAK yayınlarından öğrenmek isteyen bir insanın ‘ateist propaganda’ya maruz kalmaması imkansız. Bunu dengeleyecek bir şey de yok önünde.

Bu durum karşısında oturup ‘bağnaz dinciler bilime karşı’ diye söylenmek ise pek haklı bir tutum değil.
Laiklik adına milletin inancına musallat olup sonra da ‘bağnaz dinciler laikliğe karşı’ diye yaygara koparmak gibi bir şey bu. Başkalarından objektiflik isteyenler önce bir dönüp aynaya bakmalılar.
Star,16.03.09
http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/hangi-darwin-175599.htm

Evrim Teorisinin 'Bilimselliği' - Ali ÜNAL

Evrim Teorisinin 'Bilimselliği' – Ali ÜNAL

Evrimci Dobzhansky, "Evrim, tekrar etmez ve geri çevrilemez." der; yani evrim, doğruluğu veya yanlışlığı "bilimsel" kriterlerle ispatlanamayacak çok uzun bir süreci işaret etmektedir. Doç. Dr. Caner Taslaman, şu açıklamayı yapar: "Evrim teorisinin başka yaklaşımlardan daha doğru olduğunu görmek için, onu bu yaklaşımlardan ayırt eden ana unsura bakmak gerekir.

Bu ana unsur ise, istisnasız bütün türlerin başka bir türden oluştuğu iddiasıdır. Bu iddiayı ispat için, türlerde bazı değişikliklerin, mikro-mutasyonların bulunduğunu göstermek yetmeyecektir. Ancak bir türden diğer türe geçişi sağlayacak büyük makro-mutasyonların olduğu gösterilebilirse bu, evrim teorisi için bir delil teşkil edilebilir." Bu ise, gösterilememiştir.

Bizzat Darwin, hipotezinin önündeki üç büyük engele parmak basmıştır ve bu engellerin hiçbiri aşılmış değildir: "Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır... (Paleontoloji, bunları ortaya koyamamıştır. Tam aksine, meselâ en az bir milyar yıldır değişmeden kaldığı ispatlanan mavi deniz yosunları, süngerler, yumuşakçalar, 1938'de Güney Afrika sahili açıklarında fosili bulunduğu zaman ara tür diye ileri sürülüp, güya böyle olduğunu ispatlama adına uydurma şekilleri yapılan, ama daha sonra dünyanın çeşitli yerlerinde canlısı, dolayısıyla yaşadığı keşfedilen coelacanth da hep değişmeden gelen organizmalardır.) İkinci engel, 'içgüdüler'dir. İçgüdülerin birçoğu öylesine şaşırtıcıdır ki, onlar, okura teorimi tümüyle yıkmaya yeter güçte görünecektir. İçgüdülerin tevarüsü, mümkün değildir. Bildiğimiz en şaşırtıcı içgüdüler, örneğin balarısının ve karıncaların birçoğunun içgüdüleri, alışkanlıkla kazanılmış olamaz. Çok daha ciddî (üçüncü bir) problem daha vardır ki, bu da, hayvanlar âleminin temel sınıflarına ait türlerin bilinen en aşağı tabakalardaki fosil kayalarında (Kambriyen patlamasıyla) birden ortaya çıkmasıdır."

Evrimciler, bileşiklerin organize biçimde aynı anda bir araya gelerek, hücre dediğimiz muazzam kompleksi, hattâ daha öte canlı organizmaları üretebildikleri iddiasındadırlar. Böyle bir iddianın, M. Bucaille'e göre, yüksek ısıda aynı anda demir cevheri ve kömürden oluşan çelik parçacıklarının bir dizi mutlu rastlantılar yoluyla Eyfel Kulesi'ni yapabileceklerini ileri sürmekten farkı yoktur. Kaldı ki, bir hücrenin yapısı, Eyfel Kulesi'nden çok daha karmaşıktır. Evrimciler, iddialarına güya delil olarak, buhar, metan, amonyak ve hidrojenden oluşan bir gaz atmosferinde elektrik kıvılcımları kullanarak amino asitler gibi karmaşık kimyevî bileşikler elde edilebileceğini iddia eden S. Miller'in deneyini ileri sürerler. Bilim adamlarının "ilkel atmosfer"in Miller'in ileri sürdüğünden farklı olduğunu düşünmesi bir yana, evrim bütün olup bitenleri tesadüfe bağlarken, Miller, sonuca delil arayışı içinde şuurlu, bilgi ve irade sahibi biri ve iradî olarak sebep üretmeye çalışmaktadır. Bu ise, düpedüz hokkabazlıktır.

Evrimciliğin de, materyalist bilimciliğin de müthiş bir çelişkisine daha temas etmek gerekiyor. (1) İddiaya göre, varlıkta terakki esastır. (2) Terakkiyi ve evrimi tetikleyen, değişen şartlar ve bunlara uyum (adaptasyon) mecburiyetidir. (3) Uyumla hayatta kalan başarılı fertler, karakterlerini nesillerine aktarır. (4) Düşünce, hayal, tasavvur, vb. beyindeki birtakım biyo-kimyevî faaliyetlerden ibarettir. Bu iddialardan çıkacak en tabii sonuç, her yeni merhaledeki varlıkların önceki merhaledekilerden ileri bir beyne sahip olması gerektiğidir. Oysa karınca, arı, ipek böceği gibi, her bir kabiliyet yönünden insandan ileri bir hayvan türü muhakkak vardır. Burada, her varlık bu ileri kapasitesiyle zaten hayatta kalıyor itirazı yapılabilir. Bu ise, varlıkta gaye ve vazifenin organizma ve var oluştan önce geldiğini gösterir ki, evrimi de, materyalizmi de yıkar. K. R. Popper, evrimle ilgili şu hükmü verir: "Darwinizmin test edilebilir bilimsel bir teori olmadığı, buna karşılık metafiziksel bir araştırma programı olduğu sonucuna varmış bulunuyorum."
[ Zaman, 16 Mart 2009 ]

Evrim Teorisi Neden Bilimsel Değil?

Yrd. Doç. Dr. Ö.Faruk NOYAN

Biyolojik evrim, jeolojik zaman boyutunda, yani çok yavaş cereyan ettiği ileri sürülen türden türe geçiş olarak tanımlanmaktadır. Bu sürecin tek tanığı paleontolojinin verilen, yani fosillerdir. Temsilcileri halen günümüzde yaşayan veya geçmişte tümüyle ortadan kalkmış olan bir organizmanın (maymun veya dinozor), buna ait bir organın (kol veya bacak) veya organitin (parmak veya diş) jeolojik dönemler boyunca değişiklik geçirip geçirmediğinin anlaşılabilmesi, yani sağlıklı bir paleontolojik araştırına yapılabilmesi, aşağıdaki bilimsel çalışma yöntemlerinin uygulanmasını gerektirmektedir:

1) Jeolojik dönemlere ait, fosilli tortul kaya tabakalarından aşağıdan yukarıya (yani geçmişten günümüze veya yaşlıdan gence) doğru sistematik kaya örnekleri alınması,

2) Bu örneklerde fosil örneklerin yaygın olup olmadığının araştırılması,

3) Fosil varsa, bunların sayı ve niteliklerinin araştırılması,

4) Örnek alınan her tabakada. incelenen türe ait bireylerin, doğumdan olgunlaşıncaya kadar geçirdikleri büyüme safhalarını temsil eden nitelik ve sayıda fosil popülasyonları (yani bebek, çocuk, genç, orta yaşlı ve yaşlı formların birlikte yer aldığı aile fotoğrafı) olup olmadığının araştırılması (Noyan, 1994).

Ontogenezin Önemi

Bu aile fotoğrafı, o türe ait bireylerin büyüme özelliklerini ortaya koyar ve ontogenetik evolüsyon olarak adlandırılır. Bu durum, çeşitli büyüme safhalarını temsil eden fertlerin oluşturduğu (mesela bebek, çocuk, genç, orta yaşlı ve yaşlı bireylerin meydana getirdiği) bir aileyi gösterdiği için yatay zaman kesin olarak tanımlanabilir. Bir de, o ailenin mensup olduğu türün ilk ortaya çıkış tarihinden günümüze kadar geçirdiği (yani jeolojik zamanlar içindeki) gelişimden bahsedilmektedir ki, buna filogenetik evolüsyon denmektedir. Bu durum ise, o türün jeolojik yaşı söz konusu olduğundan dikey zaman kesiti, yani klasik Darwinci anlamda evrim çizgisi olarak tanımlanmaktadır.

Bilimsel yöntemlere oturan bir paleontolojik araştırmada, önce örnek alınan her tabakada aynı türe ait büyüme serilerinin belirlenmesi gerekir. Daha sonra bunu, aşağıdan yukarıya doğru, mesela 1 milyon (veya 100 bin) yıl öncesinden günümüze kadar fosiller arasında, bebek-bebek, çocuk-çocuk, genç-genç, orta yaşlı- orta yaşlı ve yaşlı-yaşlı formların karşılaştırılmaları izler. İşte, türün jeolojik zaman ölçeğinde değişim (yani evrim) geçirip geçirmediğinin bilimsel olarak ortaya konması ancak bu şekilde mümkün olabilir. Fakat bugüne değin böyle bir araştırma ve analiz metodu dünya genelinde uygulanamamıştır; uygulanma imkanı bulduğu birkaç bölgede de sağlıklı sonuçlar vermesinin mümkün olmadığı görülmüştür. Mesela dünya genelinde bugüne değin bulunan bebek çağında insan fosili sayısı sadece sekizdir. Bunların geçen yıl Güney Afrikada keşfedilen son ikisi, iki milyon yıl yaşlı 1 ve 3 yaşlarında iki çocuk fosilidir (Celarie, 1998). Bütün bunlar göstermektedir ki, paleontoloji ve paleoantropoloji araştırmaları, hayat ve insanlık tarihini bütün safhalarıyla ortaya koyma açısından yetersizdir, daha doğrusu yetersiz kalmaya mahkumdur. Çünkü bulunan fosiller, böyle ideal sayılabilecek bir çalışma yapmaya, hem sayı hem de nitelik bakımından, imkan vermemektedir. Fosilleşme, seçici bir süreç olduğundan, bulunan fosiller az sayıda, eksik ve dağınıktır. (Mesela iskelet yapısı bulunmayan, kemik ve kıkırdaktan yoksun omurgasızlara ait fosil örnekler azsa ve açıklayıcı olmaktan uzak, omurgalılara ait ise, hayat tarihinde birey ve türlerin gelişimi açıklamak için oldukça yetersizdir. Kemik yapıları çok kırılgan olduğu için bebek ve çocuk fosille korunamamakta, dolayısıyla çok az sayıda bulunmaktadır. Bu da öncelikle türlerin yatay zamanda evolüsyonunu ve dolayısıyla dikey zamanda ise filogenetik evolüsyonunu anlamayı imkansızlaştırmaktadır.)

Bugüne değin, gerek diğer canlı türleri, gerekse en ateşli tartışmaların yapıldığı insan/maymun arasındaki evrim ilişkilerini, yukarıdaki bilimsel analiz yöntemiyle ortaya koyan çok az çalışma yapılmış ve tek bir çalışma bile sonuca ulaşmamıştır (ve zaten mümkün de değildir). Çünkü, bu kadar iddialı olmasına karşılık, sözkonusu teorinin üzerine bina edildiği fosiller içinde tümüyle korunmuş halde bulunan fosil sayısı çok azdır. Afrikanın, Asyanın ve çeşitli noktalarında farklı yaşlara ve yaşam çevrelerine ait çok az sayıda, eksik ve dağınık insan ve maymun kalıntıları bulunmuştur. Hatta bazı fosiller arasında milyon yıl ölçeğinde büyük zaman boşlukları vardır. Fosiller tümüyle korunmuş halde bulunmadığından, hemen her fosilde birçok organ eksikliği olduğundan, paleontologların yaptığı kıyaslamalara temel teşkil eden kriterlerde standardize edilememektedir. Yani bütün fosiller; hacmi ve yapısı, alın çıkıntısı, kaş kemeri, burun kemiği, elmacık kemiği, çene kemiği, dişler, kol, bacak, uyluk ve leğen kemikleri açısından karşılaştırılamamaktadır. Bazı paleontologlar sadece alın ve burun kemiği, diğer bazıları ise leğen kemiği bulmakta, fakat hiçbiri bulduğuyla yetinınemekte, bunlarla, bilimsel olarak söyleyebileceğinin çok ötesinide, türlerin hayat tarihini açıklamaya çalışmaktadır. Diğer yandan, jeolojik geçmişte yaşanmış olayları, deneysel gözlemler yapmak için bir kere daha tekrarlamak mümkün değildin Sonuçta, hayat tarihini anlamamızı sağlayacak tek bilim dalı olan paleontolojinin (veya paleobiyolojinin) aşamayacağı bu problemler, ileri sürülecek teorilerin bilimselliğini de olumsuz yönde etkilemektedir. Paleontologlar tabii ki elde ettikleri veriler ölçüsünde, geçmişi anlamaya ve açıklamaya yönelik bazı senaryolar, modeller ve teoriler kurmaktadırlar. Fakat, hem araştırma metodu, hem teorinin tutarlılığı açısından bilimsellik kavramının gerekleri yerine getirilememektedir. İşte bu aşamada devreye ideolojik tercihler girmektedir.Bu durum, Arizona Üniversitesinden prehistorik antropolojisi ve arkeolojisiuzmanı Geoffrey A. Clarkın da belirttiği gibi, farklı araştırma geleneklerinden bilim adamlarının aynı paradigmaları, önbulleri, önyargıları ve önkavramları paylaşmamasından dolayıdır. Ünlü bilim felsefecisi ve tarihçisi Tholunanmas Kuhna göre araştırma konusunda her ülke kendi geleneklerine sahiptir. Bu gelenekler metafızik paradigma kavramı denilen bir temel üzerine oturur. Paradigma terimi, bilim adamlarının dünyaya bakış tarzlarını da zımnen belirleyen bir problem çözme şeklidir. Metafizik paradigma kavramı ise, âlem bilgimizle ilgili önyargı, kavram ve kabullerin tümüdür.Dolayısıyla, sağırlar diyaloğuna benzeyen insalarının kökenine dair tartışmalarda bir uzlaşmanın olması imkansızdır, çünkü yeni veriler bulunsa dahi problem çözülmeyecektir, çünkü veriler de paradigmaya bağımlıdır ve ancak kendilerini tanımlayan kavram çatısı altında anlamlıdırlar (Clark, 1994).

Evrim teorisinin bilimselliği?

1995de ölen ünlü bilim felsefecisi Karl Popper, evrim teorisinin asla bilimsel bir teori olmadığını vurgulamıştı. Poppere göre bir teorinin bilimsel özellik taşıması için, bize, kendisinin doğru olmadığını bilimsel deneylerle ispatlama şansını tanıması gerekmektedir. Mesela fizik gerçek bir bilimdir.Çünkü, prensipte deneylerle çürütülebilecek tahminlerde bulunmaktadır. Bu bir bilim dalı için zaaf olmak şöyle dursun, sağlam bir temel oluşturmakta ve büyük avantajlar sağlamaktadır.Çünkü hataların ayıklanmasına imkan vermekte ve teorinin tabiata uyum sancısının anlamlı olmasını sağlamaktadır. Buna karşılık psikanaliz de Poppere göre bilimsel değildir. Çünkü önemli bir defosu vardır: Olgular onu daima doğrulamaktadır. Böylece bir yanda deneysel olarak çürütülebilecek teoriler, diğer yanda ise, çok bulanık ve kesin testlere izin vermeyecek ölçüde üzerinde çalışılamayacak teoriler söz konusudur. Birinci gruptakiler bilimsel, ikinci gruptakiler ise metafiziksel teorilerdir. Bu durumda evrim teorisi ikinci kategoriye girmektedir. Popper bunu net bir şekilde ifade etmektedir: Darwinizmin test edilebilir bilimsel bir teori olmadığı, buna karşılık metafiziksel bir araştırma programı, yani test edilebilir bilimsel teoriler için mümkün bir çerçeve olduğu sonucuna varmış bulunuyorum (Thuillier; 1981). Yani evrim teorisi, asla denenemeyecek, laboratuvara sokulamayacak, doğru veya yanlış olup olmadığı bilimsel kriterlerle ispatlanamayacak bir süreci, sadece jeolojik zaman ölçeğinde çok yavaş cereyan ettiği ileri sürülen bir süreci konu edinmektedir. Yeryüzünde hayatın tarihçesini, ilk ortaya çıkışını ve gelişimini, kare kare yaşanmış bir film şeklinde düşünecek olursak, filmi geriye alıp yeni baş tan seyretmek mümkün değildir.

Bu bakımdan, evrim teorisi aslında Nasrettin Hocanın teorileri kadar bile bilimsel değildir. Hoca, hepimizin bildiği gibi, gökyüzünde merkebindeki kıl sayısı kadar yıldız bulunduğunu, ayağını bastığı noktanın arzın merkezi olduğunu iddia etmektedir. Bunları doğrulamak veya yanlışlamak bilimsel olarak mümkündür. Fakat Darwin ve onu izleyenler yeryüzündeki hayatın tarihçesi hakkında öyle varsayımlar ileri sürmektedirler ki, bunların ne doğrulanması ne de yanlışlanması mümkün değildir.

Moleküler biyoloji ve genetik ne verir?

Prehistorik ve Kuvatemer dönem paleoekolojisi alanında uzman, Jean Chaline şunları söylemektedir: Bazı biyologlar, insan ile şempanze arasındaki kromozomik ve biyokimyasal yakınlığa dayanarak, bu iki türün ortak bir atadan aynlıp farklılaştığını düşünmektedirler. Bu hipotez şu varsayım üzerine oturmaktadır: Moleküler ve biyokimyasal evolüsyon nötr mutasyonlarla gerçekleşmektedir ve düzenlidir. Fakat 1979da, amino asit sekans analizlerini inceleyen M. Goodman, moleküler evolüsyonun düzenli değil, kesinlikle düzensiz şekilde cereyan ettiğini göstermiştir. Böylece, yukarıdaki iddianın yanlışlığı ortaya çıkmıştır. (Chaline, 1982). Baştan bir önkabul ve postüla olarak aynı soyağacının dallarına yerleştirilen insan ve şempanzenin ne zaman birbirinden ayrıldığı ve farklılaştığı sorusu da klasik evrimciler tarafından zor soru olarak tanımlanmaktadır. Bu konuda paleontolog Pierre Darlu (1997) şunları söylemektedir: Bu sorunun cevabını verebilmek için mutasyon oranı (yani birim zamandaki mutasyon sayısı) denilen bir faktör araştırılmaktadır. Hesaplanması zor olan bu oran, boşluk ve belirsizlikler taşıyan paleontolojik verilere dayalı bir kalibrasyon gerektirmektedir. Fakat bizzat oranın kendisi bir genden diğerine, hatta bir genin içindeki bir nükleotid dizisinden diğerine değişebilmekte, zaman içinde hızlanıp yavaşlayabilmektedir. Her ne kadar istatistiksel modeller bütün bu parametreleri hesaba katmaya çalışsa da, sonuçlar büyük bir belirsizliğe girme riski taşımaktadır (Darlu, 1997).

Görülüyor ki, paleontolojinin yetersizliği karşısında, yakın zamanlarda bir can simidi gibi kucaklanan moleküler biyoloji ve genetik gibi bilimlerin, evrim teorisi gibi jeolojik zamanlara yayılan bir iddiayı destekleyecek çalışma yapmak için kendilerine alan bulması bile mümkün değildir. Bu bilimlerin geçmiş dönemlerle ilgili olarak yapabilecekleri çalışmalar, iyi korunmuş firavun cesetlerinden alınan deri dokusu örneklerinin DNA analizini yapmak ve mumyalanmış çok sayıda cesetten yola çıkarak firavun sülalesine mensup fertler arasındaki akrabalık ilişkilerini ortaya koymaktan, ayrıca on bin yıl ölçeğinde (yani on, yirmi, otuz bin yıl gibi) yaşa sahip taşlaşmamış insan ve hayvan kemiklerinden alınan örneklerde mitokondriyel DNA (mtDNA) analizi yaparak soyağacı içindeki sınırlı ilişkileri belirlemekten öteye gidememektedir (Wong, 1998).
Fransız Bilim Akademisi üyesi zoolog Jean Dorst ise, insan ile insana biyokimyasal ve kromozomik açıdan en yakın gözüken şempanze arasındaki tek kromozomluk farkın, insanın dünya üzerinde meydana getirdiği uygarlık ile şempanzenin ağaçta kalması arasındaki farkı açıklamak için yeterli olmadığını söylemektedir (Sarsılmaz & Noyan, 1992).

Hangi evolüsyon ve hangi ölçüde?

Canlı varlıklar doğuştan getirdikleri bir genetik potansiyele sahiptirler. Bu potansiyel onların hangi fiziksel ve kimyasal şartlarda, hangi değer aralıklarında yaşayacaklarını ve yeni şartlara ne ölçüde adapte olacaklarını belirler. Yani canlılar, yaşadıkları ortamdaki şartlara ve bu şartlardaki değişikliklere adaptasyon sağlayacak şekilde yaratılmışlardır. Bu adaptasyon kabiliyeti canlıdan canlıya değişir. Mesela bazı canlılar çok küçük bir sıcaklık değişimi karşısında hayatiyetlerini kaybederken, diğer bazıları daha geniş bir spektrumda hayatlarını sürdürebilirler. Mesela insan türü, gerek -80 °C sıcaklığın hüküm sürdüğü bir kutup bölgesinde, gerekse +80 °C nin hakim olduğu Gobi Çölünde veya Afrika Sahrasında, gerek dağlık ve ormanlık, gerekse çöl veya ova alanlarında yaşayabilmekte, fakat bu farklı coğrafyalara uyum sağlarken bazı morfolojik değişikliklere de uğrayabilmektedir. Dünyanın çeşitli coğrafyalarından insanlarla karşılaştığımızda gördüğümüz, kafatası, elmacık ve burun kemiği, alın çıkıntısı, yüz ve omuz genişliği, ayrıca boy ve renk farklılıkları, onların hangi bölgeden oldukları konusunda bize ipucu verir. Şu halde, yaşanan coğrafya ve çevrenin canlı üzerinde belli tesirleri olmaktadır Ancak bu durum onları insan türü olmaktan çıkarmamakta, temel özelliklerini değiştirmemektedir. İşte bu anlamdaki değişim tabii ki kabul edilebilir ve doğrulanabilir bir durumdur; bunu açıklamak için evolüsyon, adaptatif değişim veya bir başka terim kullanılsa da.

Sonuç itibarıyla, Kuhn’un da belirttiği gibi, bilimsel bir teori ileri sürerken bilim adamının sezgileri de devreye girer. Zaten bilimsel teori süreci açısından doğru olan da budur. Bilim adamı çok çeşitli bölgelerden (veya çeşitli şartlar altında yapılmış deneylerden) gelen çok fazla sayıda veriyi değerlendirip anlamlandırır ve tümevarmaya çalışır, fakat bunların yeterli olmadığını görür. Yine de, yaptığı değerlendirmeler ona belli tahminlerde bulunma, belli hipotezler geliştirme imkanı verebilir. Bu tahmin ve hipotezlerin ışığı altında çalışmalarına devam eden bilim adamı, yeni sonuçların da bunları belli ölçüde desteklediğini görünce, bu durumda daha cesaretli bir şekilde, tümü açıklayabilecek bir teori ileri sürebilir. Artık bundan sonra iş, bu teorinin doğrulanıp doğrulanmamasına kalır ve bunun ne kadar zaman alacağı, teorinin iç tutarlılığına, dayandığı verilerin denenmeye ve genelleştirilmeye uygun olup olmadığına bağlıdır. Bu kez birçok araştırmacı, yaptıkları yeni çalışmaların sonuçlarını gündeme gelen bu teori ile karşılaştırır. Teori ispatlanıncaya veya çürütülünceye kadar bu süreç işler. Fakat burada en önemli husus, gerek teoriyi ileri sürmek, gerekse ispatlamak veya çürütmek için gerçekleştirilen bütün çalışmaların bilimsel kriterlere göre, yani deney, gözlem, deneysel gözlem, analiz, istatistik analiz ve sentez aşamalarına riayet edilerek yapılmış olması gerektiğidir. Bütün bunların ise, ne evrim teorisini ileri sürmek, ne de ispatlamak veya çürütmek için yapılması mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki; eskisi-yenisi, Darwincisi - NeoDarwincisi, sürekli evrimcisi-sıçramalı evrimcisi, kısacası bütün evrim taraftarlarınm sezgileri, bilimsel mantığa ve sağduyuya sürekli çarpmıştır ve çarpma-ya da devam edecektir.

Kaynaklar:


- Celaire, C. (1998) - Trois plıeontologues et deux couffins. Science & Vie, no 965, Fevrier, Paris.
- Chaline, J. (1982) – L’Evolution Biologique Humaine, Que Sais-Je ?, Paris.
- Clark, G. A. (1994)- Origine de l’Homme Le Dialogue de ..., La Recherche. vol. 25, no 263, Mars, Paris.
- Darlu, P. (1997) - A quelle distance sommes-nous de nos voisins sin ges ? Science & Vie, Hors Serie, Trimestriel, no :200, Septembre, Paris.
- Noyan, Ö. F. (1994) - Stratigraphie et Morphogenese de conodontes du Tnias …, These de Doctorat, Academie de Paris, ıjniverıiıe Pierre et Mıde curie, Paris (yayınlanmamış doktora tezi).
- Sarsılmaz, A. * Noyan, ö. E (1992) - Darwinizmmn Sonu. Sızıntı, no: 165, Ekim, İzmir - Ttıuillier, P. (1981)
- Le Scandaıt de British Museurn. La Recherche. Septembne (in La Recherehe en Paleontologie, Editions du seuiı,1989, Paris), Paris.
- Wong, K. (1998) - Ancestral Quandany. Scientifıe American, vol:278, no: 1, January.

Sızıntı: Nisan 1998, Sayı : 231, Yıl: 20

Evrim, Mitlerden Örülü Bir Mitolojidir - Ali ÜNAL

Evrim, Mitlerden Örülü Bir Mitolojidir- Ali ÜNAL

Bilhassa ABD'de bilim adamlarının % 99'u evrimi kabul ediyormuş. Ne değer ifade eder ki? 19'uncu asırda fizikçiler hayat, şuur, irade gibi "bilimin yedi bilinmeyen"i dışında her şeyi izah edebilecekleri iddiası ve tekebbürü içinde idiler; hepsi de, Newton fiziğine iman etmişti.
Quantum fiziği, iddialarını tarihin çöplüğüne atıverdi ve Eddington, Max Planck, James Jeans gibi ilim adamları, Mevlânâ, İbn Arabî, Molla Cami gibi yazıp konuşmaya başladılar. Bu hususta temel gerçeği K. R. Popper ifade ediyor: "Hem Einstein'ın hem Newton'un teorilerinin her ikisi de pekalâ yanlış olabilir."
Fizikçilerin ateizm ve materyalizm adına bıraktıkları boşluğu evrimciler doldurdu. Evrim, sadece canlıların değil, bütün bir kâinatın, canlı-cansız her şeyin tesadüfen ve kendiliğinden evrimleşerek ortaya çıktığı iddiasıdır. Bu aslî özelliğiyle, ateizm-materyalizm-evrimcilik şudur: Ezelde ilimsiz, şuursuz, hayatsız bir nokta vardı. Bu, kendiliğinden, tesadüfen ve herhangi bir gayeye yönelik olmaksızın harekete geçti ve zaman-mekân boyutu edindi. Sonra ondan tesadüflerle 30 civarında harf üredi. Bu harfler, kusursuz bir şekilde tesadüfen sonsuz denebilecek çeşitlilikte bir araya gelerek her biri ayrı manâda ama birbirleriyle tam bir âhenk ve birlik içinde trilyonlarca kelime oluşturdular; kelimelerin mükemmel bir şekilde bir araya gelmesiyle kusursuz ve manâlı cümleler, cümlelerden paragraflar, paragraflardan bölümler, bölümlerden trilyonlarca astronomi, astro-fizik, fizik, kimya, biyoloji, zooloji, jeoloji, genetik, tıp, anatomi, coğrafya, matematik, geometri vb. kitapları meydana geldi. Ateizm-materyalizm-evrimcilik, sadece bu değil, bundan, meselâ yazı olarak güneş ile, elma ağacı ile, koyun ile, Hasan oğlu Mehmet ile gerçek güneş, elma ağacı, koyun, Hasan oğlu Mehmet arasındaki fark ölçüsünde daha öte bir iddiadır. Ateist-materyalist-evrimciler, bilim adına bu iddiayı kabullenmemizi istiyor, kabullenmemeyi bilim dışılık, dogmatistlik olarak mahkûm ediyorlar.
Önceki yazımızda belirtildiği gibi, Darwin'i evrim hipotezinin (varsayım) temellerinden olan "tabii ayıklanma" fikrine, Papaz Malthus'un İngiltere'de fakirlere yardım kanununu kaldırmak için ileri sürdüğü ve ırkçılığın, faşizmin anası sosyal Darwinizm'in kurucusu H. Spencer tarafından "en iyi uyum gösteren" şeklinde ifade edilen "Ancak güçlü olanların hayatta kalma hakkı vardır" miti götürmüştür. Her ne kadar hayatta belli ölçülerde bir mücadele varsa da, insanlığın hayatında savaş gibi, varlıkların hayatında mücadele aslî değil, arızîdir; aslolan, bütün kâinatta ve insan vücudunda açıkça gördüğümüz üzere, yardımlaşmadır, dayanışmadır. Bir kiraz elde etmek için ısısı ve ışığıyla güneş, hava, su, toprak, bütün insanlar bir araya gelse üretmeleri mümkün olmayan kiraz çekirdeği, dünyanın güneşle olan konumu en mükemmel şekilde işbirliği yapar ve dolayısıyla bir kirazın gerçek fiyatı bütün kâinattır. Ayrıca, canlıların bebeklik ve çocukluk zamanları ile yetişkinlik zamanlarında açıkça müşahede olunduğu üzere, zayıflar, gerçek muhtaçlar daha iyi beslenir, daha iyi bakım görür, korumaya alınır.
Darwin'in evrim hipotezinin bir diğer temeli olan "hayat ağacı" kurgusu da, tamamen 19'uncu asırda Batı'da pek revaçta olan ve Spencer'ın da esas aldığı terakki (progress) mitine dayanmaktadır. ABD'li bilişim ve suni zekâ uzmanı Chris Betman'ın yazdığı gibi, evrim hipotezinin temel iddiaları ve onların dayandığı bütün iddialar böyle birer mittir ve evrim konusundaki bütün araştırmalar bu mitleri doğrulamak için yapılmaktadır. Betman, "Modern bilimsel düşüncenin hiçbir boyutu, metafizikî alana evrime olan inançlar ölçüsünde çaktırmadan sızmamıştır" der. Thomas Kuhn ise, "Bilim adına ileri sürülen yeni teoriler doğru oldukları için değil, yeni oldukları için kabul görmekte, tarihte kalmış (esirin varlığı gibi) teoriler ise, terk edildikleri için değil, eski oldukları için bilimsel kabul edilmemektedir." diye yazar.
Gerçeğe ulaşmak için önce bilimselliğin tuzaklarından mutlaka kurtulmalıyız.

[ Zaman, 09 Mart 2009 ]
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=823109&title=evrim-mitlerden-orulu-bir-mitolojidir

Evrim Deneyi - Kemal Kıvanç Aköz

Evrim Deneyi - Kemal Kıvanç Aköz

Evrim Kuramını bir inanç meselesi zanneden cemaatin çokça sevdiği bir argüman vardır : Evrimin gerçekleşmesi olasılığı o kadar düşük ki, insanın 4.5 milyar yılda rast gele oluşması imkansız! Bu argümanı desteklemek için sıkça yapılan bir benzetmeye göre sokağa yığılmış kum, kiremit, çakıl ve suyun rast gele inşaat olması ihtimalinden daha düşükmüş evrimin gerçekleşme olasılığı. Bu kısa yazıda uzun süre aklımı karıştırmış olan bu argümanın saçma olduğunu biyoloji bilgisi kullanmadan iddia edeceğim.
Öncelikle argümanı iki kısma bölelim. İlk kısmı evrimin gerçekleşme olasılığının varlığını ve bunun bilimciler tarafından en son haliyle hesaplandığını iddia ediyor. İkinci kısmı ise bu hesaplanmış olasılığın büyüklüğünü kullanarak dünyanın yaşının evrimin gerçekleşmesine izin vermeyecek kadar küçük olduğunu iddia ediyor. Önce kolay olan ikinci kısımdan başlayalım ama önce izninizle olasılığın ne demek olduğunu kısaca açıklamaya çalışayım.
Olasılık kavramının aksiyomatik kurgusu ilk olarak, bu kurgu için Lebesque'in ölçüm ve integral kuramını kullanan ünlü matematikçi Kolmogorov tarafından yapılmıştır. Bu yazıda bu kurguyu kullanacağım, çünkü uygulamalı bilimlerde (fizik, iktisat, istatistik, v.s.) en fazla kullanılan kurgu bu. Olasılık kavramının arkasında bir deney fikri vardır. Öncelikle bu deneyin gerçekleşmesi mümkün olan tüm sonuçları belirlenir. Bu sonuçların oluşturduğu kümeye durumlar kümesi/uzayı denir. Farz edin ki deneyimiz bozuk para atmak olsun. Bu deneyin iki sonucu var: {Yazı, Tura}. Bu durumlar kümesi belirlendikten sonra, ölçebileceğimiz olayların ne olduğuna karar veririz. Her olay, durumlar kümesinin bir alt kümesine karşılık gelir. Para deneyinde bu, tüm alt kümelere denk geliyor: {0, {Yazı}, {Tura}, {Yazı, Tura}}. En sonunda da bu olaylara, yani alt kümelere sayılar atılır. Para örneğinde sayılar şöyledir: boş kümenin (0) gerçekleşme olasılığı, yani hiçbir şey olmama olasılığı 0, Yazı gelme olasılığı 1/2, Tura gelme olasılığı 1/2, {Yazı, Tura}} gelme olasılığı, yani herhangi bir şeyin olması olasılığı ise 1.
Şimdi gelelim argümanın çürütmesi nispeten kolay ikinci kısmına. Bu alt argümana göre, biri oturup evrim deneyi yapmaya çalışsa, deneyin sonucunda insan gibi karmaşık bir canlının oluşması olasılığı o kadar düşükmüş ki, bu deneyin beklenen başarı süresi dünyanın şu anki yaşının bilmem kaç milyar katıymış. Bu argümanın neden saçma olduğunu yukarıda tarif ettiğim para örneğini kullanarak açıklayayım izninizle. Para örneğindeki olasılıklara baktığımızda arka arkaya para atmaya başlayan birinin beklenen Yazı görme süresi 2'dir. Yani tahminen iki atıştan sonra en az bir tane Yazı gelecektir. Eğer iki atışta da Yazı gelmezse, tahmin yanlışmış demeyiz. Tahminimiz yanlış olabilir deriz ve olasılıkları deneyin sonuçlarına göre tekrar atarız. Ama eğer parada hile falan yoksa, tahminin tutmamış olması bile hiçbir şey ifade etmez. Tahmin zaten olasılıksaldı, tutmaması ihtimali tahmin oluşturulurken de vardı.
Evrim meselesine gelirsek; elimizde sadece bir tane gözlem ve yapılan deneyler var. Bu deneylerin birinde hesaplanan tahmini olasılıklara bakıp evrim kuramı yanlıştır demek anlamsızdır, çünkü tahmin zaten olasılıksaldı. Evrimin tahmin edilen süreden daha kısa sürede gerçekleşmiş olma olasılığı eğer sıfırdan büyükse, ortalıkta evrim kuramını çürüten bir çalışma yok demektir. Hatta bu tahmini olasılık 0 olsa bile evrim kuramını çürütecek bir argüman olmadığını söyleyebiliriz, ama bunu sonra söyleyelim izninizle.
Aslında yazıyı burada bitirebiliriz, çünkü evrimle ilgili yukarıdaki argümanın yanlış olduğuna dair geçerli bir gerekçe verdim. Bu kısmı oldukça kolaydı. Ama bana göre yukarıdaki cümlenin -yanlış olmasının dışında- kurulmuş olması bile saçma. Bu iddiamı desteklemek için metafizik üzerine biraz düşünmek yeterli olacaktır.
Yukarıda tarif ettiğim gibi, bir olasılıktan bahsedebilmek, içinde olasılık geçen bir cümle kurmak için bir durumlar kümesinden bahsedebilmek gerekir. Evrimin gerçekleşme olasılığından bahsedebilmek için de yine bir evrim deneyinden bahsedebilmek gerekiyor. Ancak biz evrenin hangi koşullarda oluştuğunu bilmiyoruz. Üzerinde evrimin gerçekleştiği içinde yaşadığımız evrenin böyle değil de, başka türlü nasıl olabileceği konusunda hiçbir fikrimiz yok. Elimizde sadece bir tane evren gözlemi var, o da içinde yaşadığımız evren. Ötesinden bilimsel olarak bahsetmek tamamen saçmalıktır. Bu yüzden evrimin gerçekleşme olasılığından bahsetmek de saçmadır. Diyelim bir evrim deneyi var hakikaten. O zaman mesela bu deneyde kaç çeşit evren olduğunu ve deneyin kaç defa yapıldığını bilmiyoruz. Belki bu deney sonsuz defa tekrarlandı ve evrimin gerçekleşme olasılığı sıfır olmasına rağmen evrim gerçekleşti. Belki de en başarılı denek bizdik. Belki de değildik, alternatif bir evrende bu kadar sürede dünya barışına ulaştılar belki. Belki de ortada deney falan yoktu, bir yaratıcı vardı ve evrimi şaşmayacak biçimde çat diye başlattı. Bu senaryolar bizim gözlemlerimize ve aklımıza dayanarak anlayabileceğimiz, yorumlayabileceğimiz senaryolar değil. Bu senaryolar hakkında konuştuğunuz anda bilimin sınırlarının dışına çıkmış ve kişisel inançların sınırlarının içinde girmiş olursunuz.
Güzel, argümanın ifade edildiği cümlenin kurulması bile yanlıştı. Ama yazının kapsayıcı olması için son bir sorunun daha yanıtını düşünelim isterseniz. Eğer evrimin olasılığı gibi bir kavram saçmaysa, neden biyoloji biliminde bu tarz olasılık hesapları yapılıyor? Bu sorunun yanıtı için azıcık bilim yöntembilimi ya da felsefesi bilmek yeterlidir.
Bilimde içinde yaşadığımız sistemin nasıl işlediği anlaşılmaya çalışılır. Bunun için gözlemlerde örüntüler ya da sistemde bir düzen aranır. Bu, biraz kişisel tavırların da etkisiyle, bir düzen önermesine, yani hipoteze dönüşür. Sonra bu hipotez doğru kabul edilerek birtakım gözlemler yapılır. Eğer gözlemler hipotezin gerektirdiği gibi çıkmıyorsa, hipotez kendi bakış açısı altında bile yanlışlanmış olur. Hipotez gözlemler ışığında güncellenir. Eğer gözlemler hipotezi yanlışlamazlarsa, gözlemler hipotezin bakış açısında yapıldığı için hipotezin doğruluğu hakkında kesin bir şey söyleyemeyiz. Hipotez bir sınavdan geçmiş demektir, ama daha çok sınava tabi tutulması gerekir. Hipotez birçok gözlemle uyuşuyorsa ve dahası gözlem ve tümdengelim sayesinde daha yanlışlanmamış birçok alt hipoteze kaynaklık ediyorsa, o hipotez yavaş yavaş bir teoriye, kurama dönüşür. Bunu, hipotezin bilim cemaati içindeki gücünün artması şeklinde de ifade edebiliriz.
Evrim kuramı da böyle bir kuramdır. Darwin'in hipotezinin zamanla daha bir çok alt hipotez ve gözlemle desteklenmesi sonucu tam tekmil bir kurama dönüşmesi sonucu oluşmuştur. Evrim kuramını test edecek gözlemler yapmak için, evrim deneyleri yapılır, bunlar belli alt hipotezlere dayanılarak oluşturulmuş simülasyonlardır temelde. Bu deneyler sonucunda bazı tahminler yapılır. Bu tahminler eldeki kuramla tam olarak uyuşmuyorsa, mesela deneydeki düzeneğin evrime izin verme olasılığı çok düşük çıkmışsa, o zaman bu evrim kuramının yanlış olduğunu göstermez, deney düzeneğini oluşturan bazı alt hipotezlerin yanlış olabileceğini gösterir. Bunun üzerine yeni deneyler yapılır. Bazı şarlatanların evrimin gerçekleşme olasılığı diye aktardığı olasılıklar bunlardır.
Bu son paragrafa dayanarak denilebilir ki, eğer evrim konusunda karşıt ama bilimsel bir tavra sahip olmak istiyorsanız, oturup evrime alternatif yeni bir hipotez oluşturmanız ve yaptığınız gözlem ve tümdengelimle bu hipotezinizi savunulabilir hale getirmeniz gerekir. Bunu yapmadan evrim kuramı hakkında atıp tutan biriyle karşılaşırsanız arkanıza bakmadan kaçın kendisinden, çünkü kendisi bir şarlatandır.
Evrimi ateizmin resmi ideolojisi zanneden insan ve kurumlar da mevcut ne yazık ki. Eğer bir bilimci çıkıp bir bilimin Tanrı'nın olmadığını ispatladığını iddia ederse, o bilimci muhtemelen bilim felsefesi bilmiyordur. Kendisine o bilimin bu iddiayı nasıl oluşturduğunu sorun, birtakım teknik bilgiler vermeye başlayacak ve bu teknik bilgileri yorumlamaya başlayacak. Tanrı'dan bahsetmeye başladığı yere dikkat edin. Yaptığı yorumların o aşamasında ya da birkaç adım öncesinde bir sorun yakalayacaksınız.
http://www.haber10.com/makale/14832/

Evrim, Felsefî ve Metafizikî Bir Dogmadır – Ali ÜNAL

Evrim, Felsefî ve Metafizikî Bir Dogmadır – Ali ÜNAL

Evrim teorisini iyi değerlendirebilmek için önce modern bilimsel yaklaşımı ve evrim iddiasının arkasındaki maksadı iyi anlamak gerekir. Bu yaklaşımı doğuran, Batı'da bilimin daha çok sınıf ve menfaat çatışması kaynaklı olarak dine muhalif gelişmesidir;
bilhassa evrim iddiasının arkasındaki ana maksat da Yaratıcı'yı inkârdır; demek ki evrim, iradî bir ön kabuldür. Söz konusu yaklaşıma göre, (1) Bilimin sahası, ancak fizikî dünyadır. (2) Fizikî dünyanın sahasına girmeyen her şey, felsefîdir, metafizikîdir. Açıktır ki, felsefeyi ve metafiziği kendinden uzak tutma iddiasındaki bilim, dine karşı gelişmesi ve konumlanmasından kaynaklanan felsefî ve metafizikî dogmalar üzerine oturmaktadır ve daha başka dogmalar üreterek yoluna devam etmiştir. Bunlar da: (1) Ancak bilimin ispatladığı bir şey gerçektir. (2) Dolayısıyla gerçek, ancak fizikî dünyadadır. Bir yandan, felsefî ve metafizik bir yargıyla varlık sahasını ayıracaksınız, sonra bunlardan birini kendinize çalışma alanı seçeceksiniz, sonra da gerçeği sadece sahanıza hasredip tekelinize alacak, felsefe ve metafiziğe havale ettiğiniz sahaların varlığını da ya inkâr veya bu sahaların gerçeklerini "bilimsel" değil diyerek mahkûm edeceksiniz.
Bilim, gerçekleri fizik âleme hasretmekle aklımızı beş duyumuza tâbi kılmaktadır. Oysa beş duyu dışındaki aklî gerçekler, "bilimsel" gerçeklerden daha temel bir konuma sahiptir. Meselâ, "Yok, var olmaz ve yoktan var olunmaz." Bu gerçeği inkâr edemeyen bilim, maddeye ezeliyet vermektedir. Ama bir diğer küllî kaide olarak, "Ezelî, yani zaman ve dolayısıyla mekân ötesi bir şey, mürekkep olamaz, parçalanmaz, maddî hususiyetlerden mücerret olması gerekir." Ama madde, zaman ve mekân boyutlarıyla sınırlıdır, mürekkeptir, parçalanmaktadır. Bundan dolayıdır ki materyalistler, madde tarifini değiştirip durmuşlardır. Yine bir diğer kaide olarak, "Bir şey, kendinde var olmayanı başkasına veremez." Madde, cansızdır; ilimden, iradeden, şuurdan yoksundur. Oysa varlık, açıktır ki ilme, iradeye ve kudrete muhtaçtır ve hem bunlara sahip, hem hayat sahibi varlıklar pek çoktur. Şu halde, mevcudiyeti mutlak, ezelî ve kendinden, var edip, varlığın sahip olduğu her şeye de mutlak manâda sahip ve onları ona verebilecek bir Var'a kesinlikle ihtiyaç vardır. Bilim, bu en önemli gerçekten kaçma adına, mutlak ilim, irade ve kudret gerektiren şu muhteşem varlığı "tesadüf" ve "zorunluluk" gibi iki kelimeye havale edebilmekte, böylece felsefî ve metafizikî bir dogma daha üretmekte, putunu kendi yapıp kendi tapmaktadır. Yine, varlık, asla maddî boyutundan ibaret değildir. Varlıkta, her bir varlığın "ne"liği manâsında mahiyet, "kim"liği manâsında hüviyet, bir de bütün bunların "hey'et-i umumiyesi" olarak şahsiyet vardır. Kimliği ve maddî yapıyı tayin eden ve ondan önce gelen, mahiyettir. Bunların hiçbirisi "tabii" bilimlerin sahasına girmediği gibi, varlık üzerinde organizmalarından, cismanî yapılarından çok daha tayin edicidir de.
Varlıkta maddenin manâya tâbi olduğunun bir diğer delili düşüncedir. Bazı iddiaların aksine, insan, kelimelerle düşünmez. Çünkü hiç kelimeye dökülmemiş manâlar kalbe doğar, bazı manâları ifadeye kelime de bulamaz ve "vücut dili" kullanırız. Dolayısıyla, varlıkta aslolan manâdır; manâyı tayin eden mahiyettir, sıfatlar toplamıdır. Mahiyet ve manâ kelime kalıbına girince kimlik oluşur. Şu halde, kâinatın maddî yapısının ötesinde manâsı ve mahiyeti söz konusudur. O manâ ve mahiyet de, kâinatın ötesinde birinin "zihni"nde, ilminde bulunması gerekir. Bu düşünce ve sonuçları üreten de bilim değildir, akıldır. Demek ki, akıl maddî değildir ve maddeden öncedir. Ama akıl, her şey değildir. Akıl icat eder, tasdik eder ama tecrübe edemez. Tecrübe için hisler lâzımdır. Hislerin tecrübesi de bir yere kadardır. Bir de iç müşahede söz konusudur. İrade de dahil olmak üzere bunların toplamına vicdan denir. Vicdan, insanın şuurlu fıtratı, şuurlu varlığı, bir bakıma ruhun aslî mekanizmasıdır.
Evrimi değerlendirebilmek için önce bilimci ve evrimcilerin tuzaklarından kurtulmak zorundayız.
02 Mart 2009, Pazartesi
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=820654&title=evrim-felsefî-ve-metafizikî-bir-dogmadir

Darwin Üzerinden İrticayı Dövmek – Milay KÖKTÜRK

Darwin Üzerinden İrticayı Dövmek – Milay KÖKTÜRK

Felsefe tarihinde materyalizm konusunu ele alırken, sevgili öğrencilerime hep “bu ülkede periyodik olarak Darwin tartışması yapılır. Hatta siyasetçiler bile bu işe taraf olur. Şu şu şu yıllarda Darwin’i tartıştık, yakında yine başlar” derdim… O periyot geldi çattı, şimdi gündemimiz yine Darwin!
Yıllarca ve defalarca tartışıldı; yıllarca aynı şeyleri dinledik. Hiç kimse fikrini değiştirmedi. Herkes aynı yerinde! Hem ne zaman Darwin tartışması çıksa, ona mutlaka laiklik ve irtica kavramları eşlik eder. Yine öyle oldu.
Bir yığın okumuş yazmış, ünvanlı-ünvansız, tanınmış-tanınmamış şahsiyet kavgaya dahil olacak. Herkes cephesinde yerini alacak, tam siper yatıp karşı mevziye ateşe başlayacak. Yalnız bu kavgaya Darwin karşıtları 1-0 mağlup başlayacak; çünkü onların karşısına çıkarılan bilginin kimliğine “bilim” ve “bilimsellik” yapıştırılmış.
Zavallı Darvin, kimlerin elinde oyuncak olduğunu görseydi, evrim-mevrim demezdi.
Bu anlamsız kavgaya dahil olmamak için vakıayı doğru kavrayalım…
***
Darwin’in bilimdeki yeri nedir?
Darwin gerçekten bilime katkı yapmış bir bilim insanıdır. En önemli katkısı, “evrim” fikrini bilim ve felsefe dünyasına sokmuş olmasıdır. Yani asıl katkısı, iddia edildiği gibi türlerin kökenini ispata dayalı olarak açıklaması, insanın maymundan evrimleştiği iddiası değildir.
Felsefede o zamana kadar var olan oluş veya değişme fikri evrim kavramı kadar net değildir; oluş, daha geniş anlamda ve kökten bir farklılaşmayı anlatmaktadır.
Darwin’in en büyük etkisi, iddia edildiği gibi biyolojiye yeni bilgi kazandırma şeklinde olmamıştır. Sadece biyolojide araştırma ve soruşturmalar ivme kazanmıştır.
Onun en büyük etkisi, sosyolojiye ve dilbilime olmuştur.
Niçin Darwin bu kadar tartışılmaktadır? Niçin bu kadar gündemde tutulmuştur?
Bunu daha iyi anlayabilmek için, kısaca materyalizmin çıkmazına işaret etmek gerekir. Tüm mevcudiyetin maddeden ibaret olduğunu, olup biten her şeyin nedenlere dayandığını, bu nedenin de maddi bir neden olduğunu iddia eden materyalizm, Darwin’e gelinceye kadar apaçık maddi bir neden gösterememiştir. “Nedensellik sorunu” materyalizm için ciddi bir eksiklik oluşturmuştur. Zira madde kendi kendinin nedeni olamaz. Ama nedensiz bir şey de olamaz. Maddi neden dışındaki bir neden, varlığın sadece madde olduğu tezine aykırıdır. Madem ki nedenler de maddidir, o halde onlar da açığa çıkarılabilmelidir… Ama böyle bir “neden”, Demokrit’in atomcu materyalizminden beri gösterilememiştir.
Darwin’in “doğal seleksiyon” fikri materyalizmin aradığı maddi neden olarak görülmüştür. “Doğal afetler, hastalıklar, çevre şartları tür içinde yavaş yavaş farklılaşmanın ortaya çıkmasına, bir de güçlü bireylerin ayakta kalmasına neden olur. Binlerce yıl süren bu süreç, yavaş yavaş farklılaşmaları derinleştirir ve değişik türler oluşur.” tezi olup bitenin maddi nedenle açıklanışı olarak kabul edilmiştir.
“Varlığın nasıl varolduğu” sorusu tamamen metafiziksel bir sorudur, Kant’ın deyimiyle “insan zihniden çıkarılıp atılamayan”, ama deney ve gözlem yoluyla da kesin cevabı verilemeyen bir soru… Ya varlığın maddiliğini ve öncesiz-sonrasızlığını ya da yaratıldığını kabul etmek gerekir. Başka seçenek yoktur.
Materyalizm Batı düşüncesinde 15. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş din karşıtı bir dünya görüşü haline gelmeye başlamış, ama bu “nedensellik” sorunu onun iddialarına hep engel teşkil etmiştir. İşte Darwin’in doğal seleksiyon fikri materyalizmin imdadına yetişmiş, artık materyalist dünya görüşü netleşmiştir. Bu süreçte bilimden de kendine destek almıştır. Çünkü bilimler somut olgularla uğraşır. Bilimdeki büyük başarılar materyalist-pozitivist zihniyetin kanıtları olarak gösterilmiştir. (Bkz. A. Comte’un üç hal tezi) 19. yüzyıldaki “bilimcilik” anlayışı bunu anlatır.
Aksi halde, varlığın yaratıldığına inanmak gerekecektir.
***
Bilimsel olmak Darwinci olmak mıdır? Darwinci olmak ilericilik ve modernlik, karşıtı olmak gericilik mi? Darwin’e nasıl bakmak gerek?
Sondan başlayalım…
Darwin’i lanetlemek veya kutsamak değil, sadece bilim tarihindeki doğru yerine yerleştirmek gerekir. Darwin bilim ve insanlık tarihinin kötü adamı veya kutsal kişisi değildir. O, bilime hizmeti geçmiş bir bilim insanıdır, o kadar.
Yasaklayanların onu niçin yasakladığını anlamak zordur. (Gerçi bu sansür iddialarının tamamen art niyetli olduğu iddia edilmektedir ya, bekleyelim bakalım neymiş.) Ama Darwin’i kutsayanların niçin kutsadığı bellidir. Darwin’in yaratılışa karşıt, dolayısıyla da dinin kabullerine aykırı olarak da okunabilecek tezleri “mutlak doğru” diye kabul ettirilebilirse, materyalist dünya görüşüne mevzi kazandırılır. Bugün yapılan da budur.
Darwin’in teorisi, adı üstünde, teoridir. Doğrulanmamış, kanıtlanmamıştır. Sadece bir tezdir. Yanlışlanamadığı için, bir tez olarak zikredilmektedir. Yüz binlerce yıl geriye gidip gözlem yaparak bu tezi ne doğrulamak ne de yanlışlamak mümkündür; çünkü geriye gidilemez. Belki genetik bu konuda bir şey söyleyebilir… Ama genetiğin bugünkü bulguları, aynı bilgilere sahip bir bilim adamı tarafından Darwin’in yanlışlanması, başka zihniyete mensup bilim adamı tarafından doğrulanması ya da en azından yanlışlanmaması olarak yorumlanmaktadır.
Bilimsel olmak, Darwinci olmak değildir, ama Darwin karşıtı olmak da değildir. Darwin karşısındaki tutumla ilericilik-gericilik arasında hiçbir ilişki yoktur.
Çünkü Darwin’in evrim teorisi, özünde ontolojik-metafizik bir tezdir; bir inanç konusudur. Yaratılış teorisi de teolojik-metafizik bir tezdir ve o da inanç konusudur. Darwin’e ya inanırsınız ya inanmazsınız. Yaratılışa ya inanırsınız ya inanmazsınız. Ama Darwin’i insanlığın firavunu veya bilimin peygamberi diye ilan edemezsiniz.
Gerçekçi olarak bakınca, ortada hiçbir sorunun olmadığı görülmektedir.
Darwincilik etrafındaki kavgada asıl sorun, bilimsel anlamda bir hakikat sorunu olarak görülemez. Kavga bilimsel hakikatin ne olduğu kavgası değil, sadece dünya görüşlerinin kavgasıdır. Materyalist-pozitivist dünya görüşü, bilimi kullanarak Darwin üzerinden güya irticayı dövmeye çalışmaktadır. Dini duyarlılığı yüksek bazı kişiler -mütedeyyinler veya gerçekten irticacı olanlar- de okuyup düşünerek bir sonuca varmaktansa, Darwin’i lanetlemeye girişmektedir. Bu da din karşıtı dünya görüşü mensuplarına, dine örtülü biçimde saldırma fırsatı vermektedir.
Bu arada bazı akademisyen ve yazarların da yaratılış tezi ile evrim tezini uzlaştırmaya çalıştığını görüyoruz. Evrim bilimsel olarak ispatlanamaz. Çünkü bilim, elinin altındaki olgularla iş görür. Evrim olup bittiyse, olup bitmiştir. Olmadıysa da olmamıştır. Yaratılış söz konusuysa, o da olup bitmiştir.
Bu çerçevedeki “aydınlatma” gayretlerinin hepsi, kesin sonuca ulaşamayacak çabalardır.
Bilim hiçbir zaman “kaynak sorusu”nu kesin şekilde cevaplayamaz. Bu soru, bilimsel bilgiyle inanca dayalı bilginin sınırında durmaktadır.
Bırakınız kim neyi tercih ediyorsa etsin. Ama hiç kimse bilimsellik kavramını kullanarak dünya görüşü pazarlamasın. İlla bu sorun etrafında kavga edilmek isteniyorsa, herkes eteklerindeki taşı döksün!
Şu Darwin tartışmacıları da sussun artık…
http://www.haber10.com/makale/14820

Darwin ve Evrim İnancı – Yasin AKTAY

Darwin ve Evrim İnancı – Yasin AKTAY

Darwin'in doğumunun 200. yılı dolayısıyla bu yıl içinde evrimi, yaratılışı, bilimi ve bilimselliği yeniden ve bolca tartışacağımız belliydi. Bu konudaki tartışmalar hiçbir zaman eksik olmadı zaten ve bunca yıldır tartışılan bu konuda taraflarını belirlemiş insanlardan hiç kimsenin diğerini ikna edebildiğini ne gördüm ne de duydum. Bu konuda önceden kim hangi tarafı benimsemişse, tartışma boyunca bütün yaptığı, bu konumunu daha fazla pekiştirmek için kıyasıya bir ispatlama çabasına girişmekten başkası olmuyor. O yüzden zaman zaman ortaya çıktığı ilan edilen veya gösterilen yeni deliller veya veriler bile bu konuda tarafların sayısal dengesini pek değiştirmiyor.
Türkiye özelinde tartışmalara TÜBİTAK'ın yayınladığı Bilim ve Teknik Dergisi'nin son sayısında Darwin'in kapaktan çıkarılmasının start vermiş olması ve arkasından gelen açıklamalar meselenin hiçbir zaman bilimsel alanla sınırlı olmadığını gösteren en iyi örnek olmuştur.
"Darwin'in TÜBİTAK dergisinin kapağından çıkarılması" haber başlığının kendisi "tahammülsüz, gerici, bağnaz, dinci zihniyet" mitolojisini doğal olarak hemen kendi alıcıları için tedavüle soktu. Bu meselenin karşılıklı mitolojileri yeniden üretmenin dışında başka türlü gündeme geldiği görülmemiştir zaten. TÜBİTAK yetkilisinin yaptığı açıklamalar meselenin hiç de böyle olmadığını, yani ortada bir sansürün olmadığını, aksine Darwin'in yetkisizce ve zamansızca kapağa konulmasıyla ilgili bir tashihin sözkonusu olduğunu, hatta daha donanımlı ve daha ayrıntılı bir Darwin sayısının zaten bu yılın gündeminde var olduğunu açıklamış olması, meselenin bu şekilde anlaşılmasını nasıl etkiler bilemiyorum. Sonuçta bu hadiseden isteyenler kendi görüntülerini elde etti bile. Ama yine de Bilim ve Teknik Dergisinin zaten esaslı bir "Darwin Sayısı" hazırlığı içinde olduğunu duymak iyi bir şey. Belki mitolojilerin biraz bozuma uğratılmasına iyi vesile olur.
Darwinizm'le veya evrimcilikle ilgili en önemli mitoloji onun inanca karşı bilimsel gerçekliği temsil eden bir yaklaşım olduğudur. Bu anlayış veri kabul edilince yaratılışa inanıp bilimden de geri durmayanlar evrim iddiasını bilimsel düzeyde karşılayıp laf yetiştirmeye koşuyorlar. Oysa evrimi yaratılış inancının karşısına koyan bir anlayış hiçbir zaman bilimsellikle ilgili olmamıştır. Yaratılış inancına alternatif bir meydana geliş açıklamasının da tek motivasyonu inançtır. Bugün sunulan biçimiyle evrimciliğin Darwin'in evrim teorisiyle hiçbir ilgisi de yok.
Birçok zeminde evrimci söylemler ateizmin itikadını güçlendirmeye çalışan vaaz modunda çalışıyor. Herhangi bir bilimsel teorinin insanın nasıl yaratılmış oluğunu bilimsel sınırlarının içinde kalarak, yani inancın alanına girmeden açıklama imkânı, epistemolojik olarak mevcut değil. O yüzden aslında "yaratılış teorisi" diye bir şey de olamaz. Yaratılışı bilimsel olarak açıklamaya çalışmak da inanç ile bilimin alanları arasındaki kategorik ayırımları bilmemekten ileri geliyor. Yine o yüzden yaratılışın karşısına konulan evrim bir teori değil, basitçe alternatif bir inançtan ibarettir.
Son TÜBİTAK tartışmaları dolayısıyla evrimi bilimselliğin ve mutlak hakikatin bir ölçütü gibi sunmaya çalışanların söyleminde de o kadar açık bir gerçektir ki, evrime atfedilen anlam katı-dogmatik bir inançtan başkası değildir. Ayrıca hiç kimse evrim teorisinin dayandığı veya öne sürdüğü delilleri bilerek, bunların delil olma gücünü karşılaştırmalı olarak kavrayarak "evrime inanmaya" karar vermez. Evrime inanma kararı da bütün bilimsel prosedürlerden önce verilmiştir, tıpkı insanın ve kâinatın Tanrı tarafından yaratılmış olduğuna olan inanç gibi.
O yüzden evrim ve yaratılışla ilgili tartışma asla bilimsel düzeyde ele alınması gereken bir konu değildir. Bilimin sınırları ile ilgili temel bilim felsefesi dersleri aslında bu konunun nasıl ele alınması gerektiğine dair yeterince ufuk açıcı ve açıklayıcı bir çerçeve sunuyor. Ancak bu konuda kıyasıya tartışanların en temel dersleri bile dinleyecek halleri yok. İnanma isteği bile çoğu kez inanmanın kendisinin önüne geçer. Ulaşılan yeni verilerin tartışmanın seyrini ciddi bir biçimde değiştirmiyor olmasının en önemli sebebi de budur. Kimse bilimsel verilerin sonucuna bakarak inanmıyor ki bu verilerdeki bir değişim insanların inancını değiştirsin.
Ayrıca yaratılış bağlamının dışında, bilimsel sınırları içinde kaldığı ölçüde, evrim ihtimali, İslam filozof veya bilim adamlarının da zaman zaman hiçbir komplekse kapılmadan değerlendirdikleri bir yaklaşım olmuştur.
Evrim teorisi bugün birileri için bir inanca dönüşmüşse de bu teorinin bilim tarihi içinde önemli bir yeri vardır. Hem bu yerin hem de bilimin inanca dönüşmesinin tipik bir örneği olarak dikkatlere sunulmak üzere her zaman gündemde olmayı hak ediyordur. Bilim ve Teknik Dergisi'nin de bu kadarlık bir ilgiyi Darwin'den ve onun teorisinden esirgeyebilmesi için hiçbir neden göremiyorum.
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=16.03.2009&y=YasinAktay

Evrim İnancının Hassas Müminleri – Yasin AKTAY

Darwin'in bilimsel çalışmalarıyla temayüz etmiş haliyle evrim teorisi her ne ise, bugün gündeme geliş biçimiyle onu temsil etmekten çok uzak olduğunu söylemiştim. Bununla Darwin'in bilimsel çalışmalarını değerlendirmek ve yekten reddetmek gibi bir yaklaşımım olamazdı tabii ki.
Nasıl olabilir ki? Biyolojiden lise öğrenimim, akabinde de en fazla popüler bilim dergilerinden edindiğim bilgilerle, Darwin'in yoğun bilimsel incelemelerini ne onaylayabilecek ne de mahkûm edebilecek bir birikimim var. O yüzden hayatım boyunca zaten Darwin'in tam olarak ne dediğini, benzeri şeyleri İslam filozoflarının da söylemiş olup olmadığını değerlendirecek ne vaktim oldu ne de bir teşebbüsüm. Ancak kendi alanımla çok ilgili olduğu için birkaç şeyi çok iyi biliyorum.
Bir, bu konuda kesin ifadelerle konuşanların durumunun benden daha iyi olmadığı.
İki, bugün evrimin popülerliğinin onun bilimsel değerinden değil, inançla ilgili bağlamından kaynaklandığı.
Üç, insanları rasyonel olmaya sevk eden kararlar çoğu kez rasyonel değildir, bilimsel olmaya yönelten kararlar da bilimsel değildir. Bu konuda sürecin sosyal psikolojik boyutları vardır ve kararlar çoğu kez irrasyonel-duygusal etkenlere bağlıdır.
Dört, bugün "evrime inanan" insanlar var, bir de "evrimi inkâr eden" insanlar var. Bu düzeyde tartışmanın hiç de bilimsel bir tartışma olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu konudaki tartışmalarda havada uçuşan deliller, bulgular, argümanların hepsi bu konuda insanlar saflarını belirledikten sonra üretilip benimsenir.
Beş, esasen yaratılışla ilgili alanlarda bilimin söyleyebileceği hiç bir şey yoktur. Bilimsel sınırlar içinde bilinebilecekler zannedildiğinden çok daha azdır. Uzun bir tartışma, ama kısaca sınanamayan (hatta bir kabule göre "yanlışlanamayan") hiçbir bilgi bilimsel değildir. İnanca ait alanlar da sınanamadığı için bilimin giremediği alanlardır. Tıpkı evrim adına milyonlarca yıl önceki hadiseler hakkında söylenenler gibi. O zamana ait olguları kim sınayabiliyorsa buyursun sınasın. Bu zamana bilim adına gitmeye çalışan yaklaşım aslında yaratılışı reddetse bile yaratılış hakkında "evrim veya bilimsellik zarfı içinde" alternatif bir inanç imkânı sunmaktan başka bir şey yapmış olmuyor: Tanrısız bir inanç imkânı.
Altı, Tanrıya inanmama isteği de neresinden bakarsanız evrensel bir istektir. Tarih boyunca insanlar arasında tanrıya inanma isteği taşıyanlar yanında tanrıya inanmama isteği taşıyanlar da olmuştur. Evrimcilik modern ateizme tanrıya inanmamakla kalmayıp bu inanç pozisyonunun meşruiyetini bilimsellik payesine sahip bir söylemle destekleme imkânı sunmuştur, o kadar.
Bir kısmı geçen haftaki yazımda söylediklerimin tekrarı olan bu sözleri bana tekrar yazdıran, o yazım dolayısıyla aldığım şaşırtıcı yoğunluktaki mesajlar oldu. Şu ana kadar Kürt sorunu, Alevilik, laiklik, milliyetçilik gibi birçok hassas konuda yazdığımda karşılaştığım tepkilerden çok daha fazlasına bu yazım dolayısıyla karşılaşmam beni hem şaşırttı hem de doğrusu bu konuda söylediklerimi fena halde teyit etmiş oldu. Tam da bundan dolayı diyebilirim ki:
Yedi, bu konuda her türlü sözün fena halde bir duyarlılık alanına çarpıyor olması konunun bilimsel veya rasyonel değil, evrimi kabul edenler için bile duygusal veya dinsel bir alan olmasıdır. Bu alanın da pekâlâ dogmatizm veya tabu üretiminin bir alanı olduğunu duymak, belli ki bilhassa evrime bilimsel bir kesinlikle inananları çok kızdırıyor.
Bu konuda yazanların çoğunun biyoloji bilgisi lise seviyesini aşmadığı halde evrim kavramının o insanlar için ilginç bir sembolik anlama kavuşmuş olduğu anlaşılıyor. Tanrıyı devre dışı bırakan bir süreçle evrimin gerçekleşmiş olduğuna dair kesin bir inançları var. Darwin'in söylediklerinin bilimsel olduğundan kuşkuları yok. Zihinlerinde ancak bir dinsel anlam dünyasında karşılığı olabilecek şekilde "evrim-karşıtları", "bilim düşmanları", "bilimsel gerçekleri göremeyenler" şeklinde işleyen kategoriler var ve evrimin her türlü sorgulamasını da "inanmayanların kötü niyetli soruları" gibi algılıyorlar.
En son ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri de TÜBİTAK'ın Darwin'i sansürüne karşı sert bir bildiri yayımlamış. Bildiride bu bağlamda ilk anda dikkat çeken şey, üslubuna hakim olan öfke. Hocalar öfkeyle kalkmış ve bu esnada sahip çıktıkları evrime atfettikleri anlam ile karşıtlarına yakıştırdıkları "doğmatizm", "sansürcülük", "eğitim düşmanlığı" gibi nitelemelerle konuya yaklaşımlarında hiç de inanç ve siyaseten uzak olmadıklarını bir kez daha göstermişlerdir.
Bu arada Rasim Ozan Kütahyalı'nın CNN Türk'te anlamlı bir biçimde dikkat çektiği gibi bütün yayın politikasında halen zaten katı evrimci bir çizgi izleyen TÜBİTAK'ın bu olay vesilesiyle Darwin-evrim düşmanı bir konuma düşmüş olması gerçekten manidar.
Ama anlaşılmayacak bir durum yok. Bizde eylemciler polise yakalanacakları anda basarlar bir İstiklal Marşı, kendilerini kovalayan polisi durdururlar. Veya imara kapalı bir araziye yaparsınız bir Kur'an kursu veya cami, sıkıysa muhafazakâr veya muhafazakar olmayan herhangi bir iktidar o camiye veya etrafındaki imarsız yapılara dokunsun. Geçmişte bu tür cami istismarının örneklerini yaşamadık mı?
Acaba kendisi fena halde evrimci olan TÜBİTAK, kimin arazisine girip kimi kovalıyor da, önüne Darwin kutsalından bir barikat çıkarılıyor? Veya Darwin kutsalını öne sürüp kim hangi arazileri kapmaya çalışıyor?
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=23.03.2009&y=YasinAktay

Darwin Tartışması - Taha AKYOL

Darwin Tartışması - Taha AKYOL

TÜBİTAK tarafından yayımlanan “Bilim ve Teknik” dergisinde Darwin’in yer alması normal mi? Cevabını hemen vereyim: Evet, normaldir.
Hele de Darwin’in doğumunun 200. yılında...
Peki, “Bilim ve Teknik” dergisinin basılmış kapağından ve içeriğinden Darwin’in çıkarılması normal mi? Hayır normal değildir, yanlıştır!
Darwin teorisine ‘inandığım’ için böyle yazıyor değilim. Aksine, Darwin teorisinin “bilimsel olarak kanıtlanmış” bir mutlak hakikat gibi ‘empoze’ edilmesini, “teori bağnazlığı” yapılmasını yanlış buluyorum.
Darwin’in sansürlenmesi de, Darwin’e inanmayanlara bilim düşmanı gibi davranılması da yanlıştır; hem özgürlüğe hem bilimin tartışılabilirlik niteliğine aykırıdır.
Bilim değil metafizik
Evvela Darwin teorisinin “Şu fosil bulgusu ispat ediyor ki...” üslubuyla toptan savunulması ya da “Evrim zincirinin falanca halkalarını kanıtlayan fosil bulguları bulunmadığına göre...” söylemiyle toptan reddedilmesi şeklindeki tartışmaları çok anlamlı bulmuyorum.
Bu tür ak-kara tartışmaları sonuçsuzdur. Bu yolda bulguların tahrip edilmek istenmesinden, ‘bulgu’ diye fosiller uydurulmasına kadar çeşitli aşırılıklar yapıldığını da biliyoruz.
Darwin, Freud, Adler, Marks gibi kapsamlı ‘anlatıları’ olan bilim ve felsefe adamlarının teorileri hakkında ben Karl Popper’in görüşünü benimsiyorum.
Bilim felsefecisi Popper’e göre, Darwinizm “bilimsel” değildir, “metafizik”tir! Çünkü bilimsel metotlarla ‘sınamak’ imkânı yoktur; ne aritmetiğe başvurabilirsiniz ne de deney ve gözleme...
Hatta Popper, Toplum Bilimlerinde Öndeyi ve Kehanet adlı ünlü akademik konferansında “Evrim yasası diye bir şey yoktur, yalnızca bitkilerin ve hayvanların değiştiğine, daha doğrusu, değişmiş olduğuna ilişkin tarihsel veriler vardır” diye vurgulamıştır.
Popper, Darwinizmin “bilimsel” olmadığını anlatırken, “yararlı metafizik bir araştırma taslağı” olduğunu da belirtir.
Neden yararlı? Biyoloji, botanik hatta jeoloji gibi bilimlerde büyük gelişmeleri tetiklemiştir de ondan.



Zihinleri Açmak



Yine Popper’in belirttiği gibi, “Hayatın kökenine dair bilgimiz hâlâ çok sınırlıdır.”
Deney ve gözlem imkânı olmadığı için fazla da genişlemeyecektir. Hayatın kökeni konusunda “ısınan cisimlerin genleşmesi” gibi herkesçe kabulü zorunlu, bilimsel sonuçlar söz konusu olmayacak, bu alanda sezgiler, görüşler, inanışlar, varsayımlar daima farklılık gösterecektir. Bunu anlamalı, herkes kendi ‘öteki’sine saygı göstermelidir.
‘Yaratılış’a inanan bir kimse de Darwin teorisine inanan bir kimse de çok iyi fizikçi, matematikçi, biyolog, genetik mühendisi, hukukçu vs. olabilirler. Kaldı ki, 1979 Nobel Fizik Ödülü’nü ateist Steven Weinberg ile mümin Müslüman Abdul Salam aynı tezle paylaşmışlardır.
Onun için, sadece siyasi fikirler değil, bilime ilişkin görüşler üzerine de tel örgüler koymak son derece yanlıştır. Zihinler özgür ve ‘öteki’ne açık olmalıdır. Antik Yunan felsefesini ‘filozoflar’ kadar bilmeseydi, Gazali olmazdı; bunu dindar Müslümanlar iyi düşünmelidir.
Darwinizme karşı olanlar onu iyi okumadan nasıl bilimsel bir eleştirisini yapabilirler?
‘Sansür’ yanlış olmuştur, Darwinizmi kutsal bir dogma haline getirmek de yanlıştır.
Bırakınız okusunlar, bırakınız eleştirsinler.
MİLLİYET; 12.03.’09

http://www.haber10.com/makale/14796