[De ki,"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"Ancak, yalnızca akıl-iz'an sahipleri bunun farkındadır._39/Zümer:9]

18.04.2009

Evrim Teorisi Neden Bilimsel Değil?

Yrd. Doç. Dr. Ö.Faruk NOYAN

Biyolojik evrim, jeolojik zaman boyutunda, yani çok yavaş cereyan ettiği ileri sürülen türden türe geçiş olarak tanımlanmaktadır. Bu sürecin tek tanığı paleontolojinin verilen, yani fosillerdir. Temsilcileri halen günümüzde yaşayan veya geçmişte tümüyle ortadan kalkmış olan bir organizmanın (maymun veya dinozor), buna ait bir organın (kol veya bacak) veya organitin (parmak veya diş) jeolojik dönemler boyunca değişiklik geçirip geçirmediğinin anlaşılabilmesi, yani sağlıklı bir paleontolojik araştırına yapılabilmesi, aşağıdaki bilimsel çalışma yöntemlerinin uygulanmasını gerektirmektedir:

1) Jeolojik dönemlere ait, fosilli tortul kaya tabakalarından aşağıdan yukarıya (yani geçmişten günümüze veya yaşlıdan gence) doğru sistematik kaya örnekleri alınması,

2) Bu örneklerde fosil örneklerin yaygın olup olmadığının araştırılması,

3) Fosil varsa, bunların sayı ve niteliklerinin araştırılması,

4) Örnek alınan her tabakada. incelenen türe ait bireylerin, doğumdan olgunlaşıncaya kadar geçirdikleri büyüme safhalarını temsil eden nitelik ve sayıda fosil popülasyonları (yani bebek, çocuk, genç, orta yaşlı ve yaşlı formların birlikte yer aldığı aile fotoğrafı) olup olmadığının araştırılması (Noyan, 1994).

Ontogenezin Önemi

Bu aile fotoğrafı, o türe ait bireylerin büyüme özelliklerini ortaya koyar ve ontogenetik evolüsyon olarak adlandırılır. Bu durum, çeşitli büyüme safhalarını temsil eden fertlerin oluşturduğu (mesela bebek, çocuk, genç, orta yaşlı ve yaşlı bireylerin meydana getirdiği) bir aileyi gösterdiği için yatay zaman kesin olarak tanımlanabilir. Bir de, o ailenin mensup olduğu türün ilk ortaya çıkış tarihinden günümüze kadar geçirdiği (yani jeolojik zamanlar içindeki) gelişimden bahsedilmektedir ki, buna filogenetik evolüsyon denmektedir. Bu durum ise, o türün jeolojik yaşı söz konusu olduğundan dikey zaman kesiti, yani klasik Darwinci anlamda evrim çizgisi olarak tanımlanmaktadır.

Bilimsel yöntemlere oturan bir paleontolojik araştırmada, önce örnek alınan her tabakada aynı türe ait büyüme serilerinin belirlenmesi gerekir. Daha sonra bunu, aşağıdan yukarıya doğru, mesela 1 milyon (veya 100 bin) yıl öncesinden günümüze kadar fosiller arasında, bebek-bebek, çocuk-çocuk, genç-genç, orta yaşlı- orta yaşlı ve yaşlı-yaşlı formların karşılaştırılmaları izler. İşte, türün jeolojik zaman ölçeğinde değişim (yani evrim) geçirip geçirmediğinin bilimsel olarak ortaya konması ancak bu şekilde mümkün olabilir. Fakat bugüne değin böyle bir araştırma ve analiz metodu dünya genelinde uygulanamamıştır; uygulanma imkanı bulduğu birkaç bölgede de sağlıklı sonuçlar vermesinin mümkün olmadığı görülmüştür. Mesela dünya genelinde bugüne değin bulunan bebek çağında insan fosili sayısı sadece sekizdir. Bunların geçen yıl Güney Afrikada keşfedilen son ikisi, iki milyon yıl yaşlı 1 ve 3 yaşlarında iki çocuk fosilidir (Celarie, 1998). Bütün bunlar göstermektedir ki, paleontoloji ve paleoantropoloji araştırmaları, hayat ve insanlık tarihini bütün safhalarıyla ortaya koyma açısından yetersizdir, daha doğrusu yetersiz kalmaya mahkumdur. Çünkü bulunan fosiller, böyle ideal sayılabilecek bir çalışma yapmaya, hem sayı hem de nitelik bakımından, imkan vermemektedir. Fosilleşme, seçici bir süreç olduğundan, bulunan fosiller az sayıda, eksik ve dağınıktır. (Mesela iskelet yapısı bulunmayan, kemik ve kıkırdaktan yoksun omurgasızlara ait fosil örnekler azsa ve açıklayıcı olmaktan uzak, omurgalılara ait ise, hayat tarihinde birey ve türlerin gelişimi açıklamak için oldukça yetersizdir. Kemik yapıları çok kırılgan olduğu için bebek ve çocuk fosille korunamamakta, dolayısıyla çok az sayıda bulunmaktadır. Bu da öncelikle türlerin yatay zamanda evolüsyonunu ve dolayısıyla dikey zamanda ise filogenetik evolüsyonunu anlamayı imkansızlaştırmaktadır.)

Bugüne değin, gerek diğer canlı türleri, gerekse en ateşli tartışmaların yapıldığı insan/maymun arasındaki evrim ilişkilerini, yukarıdaki bilimsel analiz yöntemiyle ortaya koyan çok az çalışma yapılmış ve tek bir çalışma bile sonuca ulaşmamıştır (ve zaten mümkün de değildir). Çünkü, bu kadar iddialı olmasına karşılık, sözkonusu teorinin üzerine bina edildiği fosiller içinde tümüyle korunmuş halde bulunan fosil sayısı çok azdır. Afrikanın, Asyanın ve çeşitli noktalarında farklı yaşlara ve yaşam çevrelerine ait çok az sayıda, eksik ve dağınık insan ve maymun kalıntıları bulunmuştur. Hatta bazı fosiller arasında milyon yıl ölçeğinde büyük zaman boşlukları vardır. Fosiller tümüyle korunmuş halde bulunmadığından, hemen her fosilde birçok organ eksikliği olduğundan, paleontologların yaptığı kıyaslamalara temel teşkil eden kriterlerde standardize edilememektedir. Yani bütün fosiller; hacmi ve yapısı, alın çıkıntısı, kaş kemeri, burun kemiği, elmacık kemiği, çene kemiği, dişler, kol, bacak, uyluk ve leğen kemikleri açısından karşılaştırılamamaktadır. Bazı paleontologlar sadece alın ve burun kemiği, diğer bazıları ise leğen kemiği bulmakta, fakat hiçbiri bulduğuyla yetinınemekte, bunlarla, bilimsel olarak söyleyebileceğinin çok ötesinide, türlerin hayat tarihini açıklamaya çalışmaktadır. Diğer yandan, jeolojik geçmişte yaşanmış olayları, deneysel gözlemler yapmak için bir kere daha tekrarlamak mümkün değildin Sonuçta, hayat tarihini anlamamızı sağlayacak tek bilim dalı olan paleontolojinin (veya paleobiyolojinin) aşamayacağı bu problemler, ileri sürülecek teorilerin bilimselliğini de olumsuz yönde etkilemektedir. Paleontologlar tabii ki elde ettikleri veriler ölçüsünde, geçmişi anlamaya ve açıklamaya yönelik bazı senaryolar, modeller ve teoriler kurmaktadırlar. Fakat, hem araştırma metodu, hem teorinin tutarlılığı açısından bilimsellik kavramının gerekleri yerine getirilememektedir. İşte bu aşamada devreye ideolojik tercihler girmektedir.Bu durum, Arizona Üniversitesinden prehistorik antropolojisi ve arkeolojisiuzmanı Geoffrey A. Clarkın da belirttiği gibi, farklı araştırma geleneklerinden bilim adamlarının aynı paradigmaları, önbulleri, önyargıları ve önkavramları paylaşmamasından dolayıdır. Ünlü bilim felsefecisi ve tarihçisi Tholunanmas Kuhna göre araştırma konusunda her ülke kendi geleneklerine sahiptir. Bu gelenekler metafızik paradigma kavramı denilen bir temel üzerine oturur. Paradigma terimi, bilim adamlarının dünyaya bakış tarzlarını da zımnen belirleyen bir problem çözme şeklidir. Metafizik paradigma kavramı ise, âlem bilgimizle ilgili önyargı, kavram ve kabullerin tümüdür.Dolayısıyla, sağırlar diyaloğuna benzeyen insalarının kökenine dair tartışmalarda bir uzlaşmanın olması imkansızdır, çünkü yeni veriler bulunsa dahi problem çözülmeyecektir, çünkü veriler de paradigmaya bağımlıdır ve ancak kendilerini tanımlayan kavram çatısı altında anlamlıdırlar (Clark, 1994).

Evrim teorisinin bilimselliği?

1995de ölen ünlü bilim felsefecisi Karl Popper, evrim teorisinin asla bilimsel bir teori olmadığını vurgulamıştı. Poppere göre bir teorinin bilimsel özellik taşıması için, bize, kendisinin doğru olmadığını bilimsel deneylerle ispatlama şansını tanıması gerekmektedir. Mesela fizik gerçek bir bilimdir.Çünkü, prensipte deneylerle çürütülebilecek tahminlerde bulunmaktadır. Bu bir bilim dalı için zaaf olmak şöyle dursun, sağlam bir temel oluşturmakta ve büyük avantajlar sağlamaktadır.Çünkü hataların ayıklanmasına imkan vermekte ve teorinin tabiata uyum sancısının anlamlı olmasını sağlamaktadır. Buna karşılık psikanaliz de Poppere göre bilimsel değildir. Çünkü önemli bir defosu vardır: Olgular onu daima doğrulamaktadır. Böylece bir yanda deneysel olarak çürütülebilecek teoriler, diğer yanda ise, çok bulanık ve kesin testlere izin vermeyecek ölçüde üzerinde çalışılamayacak teoriler söz konusudur. Birinci gruptakiler bilimsel, ikinci gruptakiler ise metafiziksel teorilerdir. Bu durumda evrim teorisi ikinci kategoriye girmektedir. Popper bunu net bir şekilde ifade etmektedir: Darwinizmin test edilebilir bilimsel bir teori olmadığı, buna karşılık metafiziksel bir araştırma programı, yani test edilebilir bilimsel teoriler için mümkün bir çerçeve olduğu sonucuna varmış bulunuyorum (Thuillier; 1981). Yani evrim teorisi, asla denenemeyecek, laboratuvara sokulamayacak, doğru veya yanlış olup olmadığı bilimsel kriterlerle ispatlanamayacak bir süreci, sadece jeolojik zaman ölçeğinde çok yavaş cereyan ettiği ileri sürülen bir süreci konu edinmektedir. Yeryüzünde hayatın tarihçesini, ilk ortaya çıkışını ve gelişimini, kare kare yaşanmış bir film şeklinde düşünecek olursak, filmi geriye alıp yeni baş tan seyretmek mümkün değildir.

Bu bakımdan, evrim teorisi aslında Nasrettin Hocanın teorileri kadar bile bilimsel değildir. Hoca, hepimizin bildiği gibi, gökyüzünde merkebindeki kıl sayısı kadar yıldız bulunduğunu, ayağını bastığı noktanın arzın merkezi olduğunu iddia etmektedir. Bunları doğrulamak veya yanlışlamak bilimsel olarak mümkündür. Fakat Darwin ve onu izleyenler yeryüzündeki hayatın tarihçesi hakkında öyle varsayımlar ileri sürmektedirler ki, bunların ne doğrulanması ne de yanlışlanması mümkün değildir.

Moleküler biyoloji ve genetik ne verir?

Prehistorik ve Kuvatemer dönem paleoekolojisi alanında uzman, Jean Chaline şunları söylemektedir: Bazı biyologlar, insan ile şempanze arasındaki kromozomik ve biyokimyasal yakınlığa dayanarak, bu iki türün ortak bir atadan aynlıp farklılaştığını düşünmektedirler. Bu hipotez şu varsayım üzerine oturmaktadır: Moleküler ve biyokimyasal evolüsyon nötr mutasyonlarla gerçekleşmektedir ve düzenlidir. Fakat 1979da, amino asit sekans analizlerini inceleyen M. Goodman, moleküler evolüsyonun düzenli değil, kesinlikle düzensiz şekilde cereyan ettiğini göstermiştir. Böylece, yukarıdaki iddianın yanlışlığı ortaya çıkmıştır. (Chaline, 1982). Baştan bir önkabul ve postüla olarak aynı soyağacının dallarına yerleştirilen insan ve şempanzenin ne zaman birbirinden ayrıldığı ve farklılaştığı sorusu da klasik evrimciler tarafından zor soru olarak tanımlanmaktadır. Bu konuda paleontolog Pierre Darlu (1997) şunları söylemektedir: Bu sorunun cevabını verebilmek için mutasyon oranı (yani birim zamandaki mutasyon sayısı) denilen bir faktör araştırılmaktadır. Hesaplanması zor olan bu oran, boşluk ve belirsizlikler taşıyan paleontolojik verilere dayalı bir kalibrasyon gerektirmektedir. Fakat bizzat oranın kendisi bir genden diğerine, hatta bir genin içindeki bir nükleotid dizisinden diğerine değişebilmekte, zaman içinde hızlanıp yavaşlayabilmektedir. Her ne kadar istatistiksel modeller bütün bu parametreleri hesaba katmaya çalışsa da, sonuçlar büyük bir belirsizliğe girme riski taşımaktadır (Darlu, 1997).

Görülüyor ki, paleontolojinin yetersizliği karşısında, yakın zamanlarda bir can simidi gibi kucaklanan moleküler biyoloji ve genetik gibi bilimlerin, evrim teorisi gibi jeolojik zamanlara yayılan bir iddiayı destekleyecek çalışma yapmak için kendilerine alan bulması bile mümkün değildir. Bu bilimlerin geçmiş dönemlerle ilgili olarak yapabilecekleri çalışmalar, iyi korunmuş firavun cesetlerinden alınan deri dokusu örneklerinin DNA analizini yapmak ve mumyalanmış çok sayıda cesetten yola çıkarak firavun sülalesine mensup fertler arasındaki akrabalık ilişkilerini ortaya koymaktan, ayrıca on bin yıl ölçeğinde (yani on, yirmi, otuz bin yıl gibi) yaşa sahip taşlaşmamış insan ve hayvan kemiklerinden alınan örneklerde mitokondriyel DNA (mtDNA) analizi yaparak soyağacı içindeki sınırlı ilişkileri belirlemekten öteye gidememektedir (Wong, 1998).
Fransız Bilim Akademisi üyesi zoolog Jean Dorst ise, insan ile insana biyokimyasal ve kromozomik açıdan en yakın gözüken şempanze arasındaki tek kromozomluk farkın, insanın dünya üzerinde meydana getirdiği uygarlık ile şempanzenin ağaçta kalması arasındaki farkı açıklamak için yeterli olmadığını söylemektedir (Sarsılmaz & Noyan, 1992).

Hangi evolüsyon ve hangi ölçüde?

Canlı varlıklar doğuştan getirdikleri bir genetik potansiyele sahiptirler. Bu potansiyel onların hangi fiziksel ve kimyasal şartlarda, hangi değer aralıklarında yaşayacaklarını ve yeni şartlara ne ölçüde adapte olacaklarını belirler. Yani canlılar, yaşadıkları ortamdaki şartlara ve bu şartlardaki değişikliklere adaptasyon sağlayacak şekilde yaratılmışlardır. Bu adaptasyon kabiliyeti canlıdan canlıya değişir. Mesela bazı canlılar çok küçük bir sıcaklık değişimi karşısında hayatiyetlerini kaybederken, diğer bazıları daha geniş bir spektrumda hayatlarını sürdürebilirler. Mesela insan türü, gerek -80 °C sıcaklığın hüküm sürdüğü bir kutup bölgesinde, gerekse +80 °C nin hakim olduğu Gobi Çölünde veya Afrika Sahrasında, gerek dağlık ve ormanlık, gerekse çöl veya ova alanlarında yaşayabilmekte, fakat bu farklı coğrafyalara uyum sağlarken bazı morfolojik değişikliklere de uğrayabilmektedir. Dünyanın çeşitli coğrafyalarından insanlarla karşılaştığımızda gördüğümüz, kafatası, elmacık ve burun kemiği, alın çıkıntısı, yüz ve omuz genişliği, ayrıca boy ve renk farklılıkları, onların hangi bölgeden oldukları konusunda bize ipucu verir. Şu halde, yaşanan coğrafya ve çevrenin canlı üzerinde belli tesirleri olmaktadır Ancak bu durum onları insan türü olmaktan çıkarmamakta, temel özelliklerini değiştirmemektedir. İşte bu anlamdaki değişim tabii ki kabul edilebilir ve doğrulanabilir bir durumdur; bunu açıklamak için evolüsyon, adaptatif değişim veya bir başka terim kullanılsa da.

Sonuç itibarıyla, Kuhn’un da belirttiği gibi, bilimsel bir teori ileri sürerken bilim adamının sezgileri de devreye girer. Zaten bilimsel teori süreci açısından doğru olan da budur. Bilim adamı çok çeşitli bölgelerden (veya çeşitli şartlar altında yapılmış deneylerden) gelen çok fazla sayıda veriyi değerlendirip anlamlandırır ve tümevarmaya çalışır, fakat bunların yeterli olmadığını görür. Yine de, yaptığı değerlendirmeler ona belli tahminlerde bulunma, belli hipotezler geliştirme imkanı verebilir. Bu tahmin ve hipotezlerin ışığı altında çalışmalarına devam eden bilim adamı, yeni sonuçların da bunları belli ölçüde desteklediğini görünce, bu durumda daha cesaretli bir şekilde, tümü açıklayabilecek bir teori ileri sürebilir. Artık bundan sonra iş, bu teorinin doğrulanıp doğrulanmamasına kalır ve bunun ne kadar zaman alacağı, teorinin iç tutarlılığına, dayandığı verilerin denenmeye ve genelleştirilmeye uygun olup olmadığına bağlıdır. Bu kez birçok araştırmacı, yaptıkları yeni çalışmaların sonuçlarını gündeme gelen bu teori ile karşılaştırır. Teori ispatlanıncaya veya çürütülünceye kadar bu süreç işler. Fakat burada en önemli husus, gerek teoriyi ileri sürmek, gerekse ispatlamak veya çürütmek için gerçekleştirilen bütün çalışmaların bilimsel kriterlere göre, yani deney, gözlem, deneysel gözlem, analiz, istatistik analiz ve sentez aşamalarına riayet edilerek yapılmış olması gerektiğidir. Bütün bunların ise, ne evrim teorisini ileri sürmek, ne de ispatlamak veya çürütmek için yapılması mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki; eskisi-yenisi, Darwincisi - NeoDarwincisi, sürekli evrimcisi-sıçramalı evrimcisi, kısacası bütün evrim taraftarlarınm sezgileri, bilimsel mantığa ve sağduyuya sürekli çarpmıştır ve çarpma-ya da devam edecektir.

Kaynaklar:


- Celaire, C. (1998) - Trois plıeontologues et deux couffins. Science & Vie, no 965, Fevrier, Paris.
- Chaline, J. (1982) – L’Evolution Biologique Humaine, Que Sais-Je ?, Paris.
- Clark, G. A. (1994)- Origine de l’Homme Le Dialogue de ..., La Recherche. vol. 25, no 263, Mars, Paris.
- Darlu, P. (1997) - A quelle distance sommes-nous de nos voisins sin ges ? Science & Vie, Hors Serie, Trimestriel, no :200, Septembre, Paris.
- Noyan, Ö. F. (1994) - Stratigraphie et Morphogenese de conodontes du Tnias …, These de Doctorat, Academie de Paris, ıjniverıiıe Pierre et Mıde curie, Paris (yayınlanmamış doktora tezi).
- Sarsılmaz, A. * Noyan, ö. E (1992) - Darwinizmmn Sonu. Sızıntı, no: 165, Ekim, İzmir - Ttıuillier, P. (1981)
- Le Scandaıt de British Museurn. La Recherche. Septembne (in La Recherehe en Paleontologie, Editions du seuiı,1989, Paris), Paris.
- Wong, K. (1998) - Ancestral Quandany. Scientifıe American, vol:278, no: 1, January.

Sızıntı: Nisan 1998, Sayı : 231, Yıl: 20