[Bilimin dünyasında yaşamak «quantité», kemmiyet dünyasında yaşamak demektir. Kendimizle veya başkalarıyla ilgili herşeyi sayılar, sıralamalar, birbiri yanma konulan, birbiriyle karşılaştırılabilen nesneler aracılığıyla kavrıyoruz. İnsan olarak bilincimizi «quantification»ler belirlediği için, bugünün insanları olarak bizler kemmiyet hakimiyeti altında yaşamayı olağan, yerinde ve hatta isabetli, kaçınılmaz saymayı uygun görüyoruz. - İ. ÖZEL, TAHRİR VAZİFELERİ, TİYO, Nisan 2018, s.: 206]
Bilim Felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim Felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2022

ÖZÜN GEÇMİŞİ VAR MIDIR?

 BATI MEDENİYETİ

...

Batı Medeniyeti varoluş şartlarına ters düşmeksizin ilerliyor. Batı Medeniyetini var eden keşfettiği toprak parçalarında tatbik ettiği müstemlekecilikti ve sermaye teraküm ve temerküz tavrından hâlâ taviz vermiyor. Dünya Sistemi’nin merkezini Atlantik Okyanusunun bir kıyısından diğerine taşıması bir alan kaymasına sebep oldu. Yeniçağın başlangıcında uç veren Türk düşmanlığı Batılı olmayan her şeye düşmanlık şekline dönüştü. Bu dönüşüm vakıası “The West and the rest” şiarına can vermiş gibi görünüyor; ama hiç öyle değil. Yani insanlığın kurtuluşunu Dünya Sistemi’nin son bulmasıyla sağlanacağı fikrine bel bağlayanlar post-modern olarak anılmanın paçayı modernlikten sıyırmağa yarayacağına inananların yanlışına düşmüşlerdir. Post-modernlik modernliğe meşruiyet vaat eden bir fikri yaklaşımdır. Dünya Sistemi’ne son verme eğilimi de modernleşmede hem hayır, hem de şer görenlerin şerden ayrılabilecekleri avuntusundan doğmuştur. Oysa kâfirlerin necis olduğunu umursamayanlar kendi üzerlerindeki kirlere bir veya birçok mazeret aramaktan ileri gidemezler.

İsmet Özel, 18 Safer 1444 (14 Eylül 2022)

http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=138&KatId=7

***

BATI FELSEFESİ

Vara vara “Felsefe bir çılgınlıktır” sonucuna vardı Martin Heidegger. Doğrusu bu sonuç Batı Felsefesine en büyük darbeyi indirmeği başaran adama yakışırdı. Modern felsefenin varlık sorununu göz ardı etmekle başladığını söylemek felsefenin yediği en büyük darbeydi. Varlık sorunu Aristoteles’te dipdiri durur. Hekimin oğlu dünyayı ancak elimizle daha doğrusu zihnimizle ona şekil verebildiğimiz miktarda kavrayabiliriz diyordu. Her ne kadar Batı Felsefesi Whitehead’in ifadesiyle Platon’a düşülen notlardan ibaretse de tasnifleriyle hayat olarak bildiğimiz şeye can veren Aristoteles olmaksızın kalıplaşmış hayatımızın her santimetresine kadar sokulmuş bilim de kendine çeki düzen veremezdi. Buraya kadar söylediklerim bizi nereye götürür?

Söylediklerimin varacağı yer Batı dünyasının selâmeti hayrına edilen bütün sözlerin suya çektiğimiz çizgilerden ibaret olduğu yerdir. Batı Medeniyeti başlangıcından bu güne onu sarıp sarmalayan açıklamaktan çekindiği bütün kötülüklerin desteğiyle bir numarada kalmağı başardı? Kim ben ayakta kaldımsa fuhuş sayesinde, uyuşturucu sayesinde, ticari tezvirat sayesinde kaldım diyebilir? Nitekim demiyorlar. Modern Batı Felsefesi denince karşımıza abidevi bir Immanuel Kant çıkıyor. Kant’ı okuyup anlamak cesaret ister. Şimdiye kadar “Ben Kant’ı okuyup anladım” diyenlerin ulaştıkları sonuç şudur: “Rasyonalistlerin ve Ampiristlerin çabaları sonuç vermemiştir, çünkü bizim bilgi olarak adlandırdığımız şey gerçekte zihnimizin kapasitesinden ibarettir”. Öyle midir gerçekten? “Belirsizlik İlkesi” ni anlayabilmemiz ancak Heisenberg’in zekâ seviyesini yakalamamızla mı mümkün olacak?             

Devamı>>

ÖZÜN GEÇMİŞİ VAR MIDIR? (II), İsmet Özel, 25 Safer 1444 (21 Eylül 2022)

http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=139&KatId=7


18 Temmuz 2018

MODERNLİĞİN ÜÇ İŞARETİ



Çağımızı, günümüzü, dile pelesenk kavramları, söylenenlerin-yazılanların satır aralarını anlamak için uzunca bir konuşmanın aşağıya alıntıladığım bir bölümünü okuyabilirsiniz…

“ …
Modern insan Avrupa’da doğdu. Nasıl doğdu? Türkler mağlup edilebilir sayıldıktan sonra bunlar kendi varlıklarının neye istinat ettiğine dair bilimsel, felsefi ve sanat yüklü bir dünya inşa etmeye başladılar. Yani 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’da bugün modern bilim dediğimiz şey canlandı. Felsefe, aynı şekilde, Descartes’la beraber çok önemi bir aşama kaydetti. İlk modernlik işareti Avrupa’da ve büyük ölçüde İslâm dünyasında kabul edilen kâinat tasvirinin terk edilmesiyle odu. Yani Immanuel Kant’ın “Kopernik Devrimi” dediği şey oldu Avrupa’da ilk önce. Kâinatın ya da evrenin merkezinde Dünya’nın olmadığı, Güneş’in sabit kaldığı, gezegenlerin onun etrafında döndüğü, bu gezegenlerden bir tanesinin de Dünya olduğu fikri Avrupa’da galip geldi. Kopernik Devrimi… Burada da modernleşen insanlar birileriyle alay etmek, karşılarındakilerin örümcek kafalı olduğunu söylemek için: “Hala dünyayı öküzün boynuzunda durduğunu sanıyor salak” gibi laflar söylüyorlar. Kendileri çünkü çok iyi biliyorlar Kopernik Devrimi’ni (!) İlk mektebe giden çocuklara öğretmenleri portakalı gösteriyor. Öğretmen bunun etrafında dönüyor falan filan diyerek bunları öğretiyor. Tamam, bu doğrudur yanlıştır; o ayrı hikâye. Fakat bu Kopernik Devrimi dolayısıyla olan şeyi anlamamız lazım. Bu olan şeyde, tabii ki İslâm Ortaçağı’ndan Hıristiyan dünyasına nakil olmuş felsefi yaklaşımlar, ta Antik Yunandan beri gelen bir takım faraziyeler, vesaire, vesaire, bütün bunlar rol oynuyor. Yani dünya merkezli bir kâinat fikri terk edildiği zaman modern insan kendini nasıl algılayabiliyor? Bunu bir anlamamız lazım. Modern insana göre artık dünya merkezde değilse ve sıradan bir gezegende yaşıyorsak üstelik… Giordano Bruno Kopernik Devrimi’nin geride kaldığını iddia ediyor, aslında sadece öyle Güneş Sistemi yok diyordu. Galaksiler var, vesaire… Bunları ilk söyleyen adamdı ve onu yaktılar. Giordano Bruno kazıkta can verdi, yanarak. Kilise hükmünü o şekilde verdi. Ama Galileo Galilei, “Tamam! Görüşlerimi geri alıyorum” dedi, ölümden kurtuldu. Yani “Dünya dönmüyor, efendim, sabit duruyor. Güneş, Ay onun etrafında dönüyor” dedi. Yani kabul etti. Ondan sonra insanlar tabii Galileo’yu temize çıkarmak için “Ama gene de dönüyor! ...” dediğini falan ilave ederler. Onlar hepimizin sevdiği masalardır. Bu Kopernik Devrimi’nin hâkim olmasıyla beraber başımıza ne gelmiştir, önemli olan o. Kopernik Devrimi’nin palavra olduğunu düşünsen de herkesin içine bir kurt düştü. Yani Dünya kâinatın merkezinde değil! Eee? Alelâde bir yerdeyiz! Önemsiz! Önemsiz! Bulunduğumuz yerin önemi yok! Daha önemli yerler olabilir. Yani Dünya’da bulunmak kıymetli bir şey olmaktan çıktı. Çünkü Dünya’nın kendisi kıymetli bir şey olmaktan çıktı. Merkezde değil artık, en önemli yer değil. Bu, insanların kafasına bir kere girdi. Bunu bugün modern dünyayı oluşturan ikinci şey takip etti: Darwin. Evrim Teorisi… Bu sefer bunu tabii cerh eden, saçma bulan birçok şey oldu. Ama bir kere insanların kafasına, insanın tür olarak gelişme sonucunda doğmuş bir şey olduğu nakşedildi. Yani Darwin’in kuramının bilimsel değeri falan filan değil, ama insanların kafasına böyle bir şema nakşedildi. Kabul etse de etmese de insanlar bir kere mekteplerde okutulduğu için, ister istemez, sınıf geçmek için dahi olsa, onları doğru saymak zorundaydı. Kopernik’ten sonra başımıza gelen şey buydu. Neydi? Dünya önemli bir yer değil, insan da önemi bir şey değil! Ne yani! Maymunlarla ataları aynı, tek hücrelilerden gelişmiş gelişmiş böyle bir şey olmuş. Yani insan olmak öyle kıymeti bir şey değil, nihayet o da bir tür. Bu fikri içinde taşıyarak insan kendine nasıl bakabilir? Kendi hakkında bilinci nasıl edinebilir? Günah, sevap konusunda bir fikre varabilir mi? Hayır. “Ben de nihayet bir hayvanım. Bunun günahı sevabı ne olacak? Kedilerin günahı yoksa benimde günahım yok!” diye düşündü insanlar.
Modern insanı etkileyen, daha doğrusu modern insanı kendini tanımaktan alıkoyan üçüncü şey psikanaliz oldu. Sigmund Freud’la başlayan… Aslında bilinç, bilinçaltı meseleleri Freud’dan daha önce vaz edilmiş meselelerdir. Fakat bunu dünyada okur-yazar insanların kafasına sokan Freud oldu. Freud, Jung, Adler, bunlar bize şunu gösterdiler: İnsanın bir bilinçli hayatı vardır ama bu buzdağının görünen kısmı kadardır. Asıl bizim zihin mekânımız suyun altında bulunan daha büyük kısımdır. Bilinçaltı, bilinci tesiri altında tutar. Yani insan aklı başında bir yaratık değildir. Birçok başka tesirler altında, insan davranışı dediğimiz şey, birçok türün davranışının karmakarışık hale gelmiş ve hiçbir zaman rasyonel karar vermesine imkân tanımayan… Böyle tuhaf bir şeydir. Saldırgan, bencil, haz düşkünü ve irrasyonel bir yaratık olarak insanı anlamak mecburiyeti altında kaldığımızı düşünüyoruz. Batı’dan bize ithal edilen insan imajı netice itibariyle bizim insan şerefine yakışır bir hayat yaşamamıza mâni olan bir mantalitedir. Bütün bunların Kur’an’dan öğrendiklerimizle hiçbir bağı yoktur. Hepsi Kur’an’ı inkâr etmemizi kolaylaştıran şeylerdir. Dolayısıyla biz hem Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olduğunu kabul edip hem de Batı tarzı bilgilenmenin işimize yaradığı, doğruyu keşfetmemize yardımcı olduğu fikrini taşıyorsak, bir kere sahtekâr insanlarız demektir. Yani hiçbir konuda samimi değiliz, birbirimizi aldatabildiğimiz kadar işleri yürütebiliyoruz, manasına gelir. Bu, bize son derece hastalıklı bir fikriyatı, ruhiyatı dayatan Batı, kendi geçmişinde iki 30 sene savaşı yaşadı. Türkler bir tehlike olmaktan çıkınca Avrupa’da bunlar birbirlerini yediler, buna “Otuz Sene Savaşları” diyoruz. Otuz sene boyunca Protestanlar Katoliklerle, Katolikler Protestanlarla boğaz boğaza geldi. Bu devreden sonra Batı hâkimiyeti bir istikrar kazandı. Çünkü dünya ölçüsünde müstemlekecilik başarısının faydaları devşirilerek bu istikrarı sağladı. Avrupa kıymetli olarak kalsın, biz dünyanın her yerini yolalım ve buradan bir yüksek hayat biçimi üretelim… Fakat Amerika Birleşik Devletleri’nin de 18. yüzyıldan sonra işin içine girdiği dünyayı talan hadisesinin bir esasa bağlanması lazımdı. Kendi kendine işleyecek olursa hepsini mahvedebilirdi. Yani kapitalizm her bakımdan istikrarsız bir mekanizmaydı. Bu mekanizmayı yönetilebilir, kontrol edilebilir hale getirebilmek için Batı dünyası ikinci bir “Otuz Sene Savaşı” yaşadı. Bu 1914’te başlayıp 1945’te biten savaştır. İki dünya savaşı olarak adlandırılır. Fakat 1914’te başlar 1945’te biter. Bu bizim hayatımızı birinci dereceden ilgilendiren bir şeydir. Çünkü Avrupa kendi istikrarını temin ettiği zaman, yani dünyayı talan etmeyi başardığı fakat Osmanlı Devleti’ni bir türlü ortadan kaldıramadığı zaman bir Şark Meselesi vardı. “Biz Çin’den Peru’ya kadar her yeri emrimiz altına aldık. Fakat burnumuzun dibinde bir yer var; burası hala bizim her dediğimizi yapan bir yönetime sahip değil!” Bu Şark Meselesi 1914’te başlayan savaşla beraber bir çözüme ulaştı. Ulaşılan çözüm Türkleri tarihten silmek. 1914’te savaşa girdik, Almanların yanında. Bu savaşın adına seferberlik dedik. Yani milletçe seferber olduk tarihten silinmemek için. Fakat başarısız kaldık. Mağluplar arasında yer aldık ve topraklarımızın tamamı elden gitti. Tabii ki bütün yönleriyle tartışılabilecek bir şey; ama o şartlarda ne olduysa oldu, bir Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Türkiye Cumhuriyeti doğmadan önce İstiklâl Marşı doğdu. Avrupa’nın ve Amerika’nın yaşadığı Otuz Sene Savaşları sonucunda, birbirlerini yer halde bir çözüm aramaları sonucunda, biz kendimizi “sıfır” noktasında tutmayan, en azından “bir” olabilen, sıfırlanmayı reddeden, “bir” olmayı hasmına da kabul ettiren bir varlık sahibi olduk.
… …”  - İSMET ÖZEL

(İtalik ve bold vurgulamalar tarafımıza ait.)

18 Nisan 2009

EVRİMİ TARTIŞMAK – İsmail KILLIOĞLU

EVRİMİ TARTIŞMAK – İsmail KILLIOĞLU

Bilim ile inanç ilişkisinden hareketle birçok tartışma konusu çıkartmak her zaman için mümkündür ama anlamlı mıdır? Doğrusu her zaman için anlamlıdır, demek, bir açıdan anlamsızlığa anlam yüklemeye çalışmakla eşdeğerdir.

Kuşkusuz inanç, insanın varoluşunda ve benlik kazanmasında en güçlü kaynaktır ve bu kaynak temelini bizzat insanda bulur. Denebilir ki insan, inanç varlığı ve aynı zamanda öznesidir. İnsanın doğasında, özünde ya da fıtratında kendiliğinden (self, en soi, bizatihi) olan bir olgudur, bir güçtür, bir yetenektir vb. inancın bir ideal ve amaç doğrultusunda sistemli, ilkeli, kurallı ve yöntemli bir şekilde konu haline dönüşmesi ya da dönüştürülmesini, anlaşılması için, din olarak nitelendirdiğimizde, aslında insandaki inanç olgusunu ifade etmiş de oluruz. Ama buradaki inanç artık özel, özgül bir inançtır. Özü, etkisi, gücü, belirleyiciliği burada da aynıyla sürer. Diyebiliriz ki inanç duygusu, insanın duyguları arasında en güçlü ve belirleyici duygudur ya da insanın başat niteliğidir. Bir açıdan düşünme, bilgi (merak) elde etme yeteneğimiz de inanç duygusu kapsamındadır en azından sıkı ilişki içindedirler, denebilir. Elbette bilgiyle bilim farklılığını hatırda tutmamız yerinde olur.

Çünkü inanç ile bilim ilişkisinin tarihi süreç içinde kimi zaman gerilimli bir şekilde ortaya çıkması, genel olarak bu farklılığın yerli yerince gözetilmemesinde veya değerlendirilmemesinden kaynaklanmıştır, denebilir.

Basit anlatımıyla inanç "din" bağlamında elbette kendine özgü bilgileri içerir. Kimi zaman da belli bir bilimin temelini, doğuşunu hazırlar, en azından ilham kaynağı olur, olabilir. Sümer'de "astroloji"den "astronomi"ye gidişin hazırlanması gibi. Ancak inanç "bilim" olarak tanımlanamaz, böyle bir yaklaşım bile kaçınılmaz güçlüklere, karşıtlıklara, gerilim ve çatışmalara yol açar.

Evrim varsayımının XIX.yy. Darwin (1809-1882)'in ortaya koyduğu incelemeler bağlamında "kuram" olarak önerilmesiyle benzer bir çatışma örneği de ortaya konulmuş oldu. Çatışmayı ateşleyen Darwin değil, onun varsayımını benimseyenler (mesela Th. H. Huxley gibi) ile bu varsayıma karşı çıkışına inanç gücünü de takviye edenler (mesela Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce gibi) oldular. O günden bugüne, genellikle algılama düzeyinde kalınarak tartışma ya da çatışma canlı tutuldu.

Varsayım olarak "evrim" düşüncesinin tarihi oldukça gerilere uzanır. Anaximandros (M.Ö. 610-545) bilinen en önemli isimdir. Ama görüşü, kalan birkaç fragmente dayanır. Bilim bağlamından ziyade mistik inanç ve bilgiye dayanır. Yeniçağlarda Lamarck, Maupertius vb. farklı yaklaşımlar ile biraz bulanık bir "evrim" düşüncesine yakın durmuşlardır. En güçlü ve bilimsel olma iddiasına en yakın görüşü jeoloji alanında Cuvier, Sedgwick gibi araştırmacılar ile birlikte Lyell ifade etmişlerdi. Darwin'in yaptığı gözlemleri açıklamasında Lyell'in görüşü ilham verici olmuştur. Klasik iktisatçılardan Malthus'u da anmak gerekir. Sonuç'ta Darwin bir simgeye dönüşecektir. Bu biraz da XVIII ve XIX. yy.ların zihniyetiyle bağlantılıdır.

Ne var ki, bu çatışmada inancın "din" bağlamında taraf haline getirilmesi, temelde Hıristiyanlığın, dolayısıyla İncil ve Tevrat'ın anlatımlarından kaynaklanan algılamaların belirleyici olduğunu söylemek yerinde olur. Özellikle "Genesis-Yaratılış"a getirilen yorum bilgiyle bilimin olgusallıklarını birbirine karıştırmış gözüküyor. Bu noktada din bağlamında İslâm'ın ortaya koyduğu önermelerin, yukardaki iki inanç (cult) ile aynilik taşıdığını söyleyebilmek oldukça sıkıntılı gözüküyor. Dolayısıyla varlığın birden yaratılmış olmasıyla, yaratılmış olan da dâhil "evrim" olarak nitelenecek bir sürece tabi olabileceği şeklindeki açıklama ve yorumlar başlı başına birer karşıt ilke olarak ele alınabilirler mi? Doğrusu böyle bir çıkarımın fazla anlamlı olmadığı söylenmelidir. Şu basit gerçeği hiç akıldan çıkarmamız şarttır: Bilim, aynı zamanda felsefe, kendi gerçeklikleri bağlamında bir inanç önermezler. Ancak bunların inanç biçimine dönüştürülmesi daima mümkündür ama anlamlı değildir. Çünkü bilim de, felsefe de inanç biçimine dönüştürüldüklerinde kendi doğal gelişim süreçlerini tıkarlar, handiyse yokederler.

Yeri gelmişken, sehven dile getirdiğini sandığım, Prof. Dr. Y. Nuri Öztürk'ün bir televizyon konuşmasındaki görüşe katkıda bulunmanın yararlı olduğunu düşünüyorum. İbn Miskeveyh'in görüşünü anlatırken varlığın üç aşamalı bir "evrim" sürecinde olduğu nakledildi. Miskeveyh'in sözkonusu görüşü Aristoteles'in ruh olgusunu açıklama ve tasnifiyle ilgilidir. Burada Aristoteles'in tartıştığı ruh sorunudur. Tasnifi de bitkisel (nebati), hayvansal (hayvanî) ve insanî ruh şeklindedir. Ruhun canlılığını açıklamak için bir başka ilkeyi de işaret etmiştir: Entelekia. Ama bu nihayet felsefi bir speculation'dur, etkisi oldukça derin ve yoğun olsa bile!
(18.03.09; Milli Gazete )

[ http://www.haber7.com/haber/20090318/Evrimi-Tartismak.php ]

Evrim Deneyi - Kemal Kıvanç Aköz

Evrim Deneyi - Kemal Kıvanç Aköz

Evrim Kuramını bir inanç meselesi zanneden cemaatin çokça sevdiği bir argüman vardır : Evrimin gerçekleşmesi olasılığı o kadar düşük ki, insanın 4.5 milyar yılda rast gele oluşması imkansız! Bu argümanı desteklemek için sıkça yapılan bir benzetmeye göre sokağa yığılmış kum, kiremit, çakıl ve suyun rast gele inşaat olması ihtimalinden daha düşükmüş evrimin gerçekleşme olasılığı. Bu kısa yazıda uzun süre aklımı karıştırmış olan bu argümanın saçma olduğunu biyoloji bilgisi kullanmadan iddia edeceğim.
Öncelikle argümanı iki kısma bölelim. İlk kısmı evrimin gerçekleşme olasılığının varlığını ve bunun bilimciler tarafından en son haliyle hesaplandığını iddia ediyor. İkinci kısmı ise bu hesaplanmış olasılığın büyüklüğünü kullanarak dünyanın yaşının evrimin gerçekleşmesine izin vermeyecek kadar küçük olduğunu iddia ediyor. Önce kolay olan ikinci kısımdan başlayalım ama önce izninizle olasılığın ne demek olduğunu kısaca açıklamaya çalışayım.
Olasılık kavramının aksiyomatik kurgusu ilk olarak, bu kurgu için Lebesque'in ölçüm ve integral kuramını kullanan ünlü matematikçi Kolmogorov tarafından yapılmıştır. Bu yazıda bu kurguyu kullanacağım, çünkü uygulamalı bilimlerde (fizik, iktisat, istatistik, v.s.) en fazla kullanılan kurgu bu. Olasılık kavramının arkasında bir deney fikri vardır. Öncelikle bu deneyin gerçekleşmesi mümkün olan tüm sonuçları belirlenir. Bu sonuçların oluşturduğu kümeye durumlar kümesi/uzayı denir. Farz edin ki deneyimiz bozuk para atmak olsun. Bu deneyin iki sonucu var: {Yazı, Tura}. Bu durumlar kümesi belirlendikten sonra, ölçebileceğimiz olayların ne olduğuna karar veririz. Her olay, durumlar kümesinin bir alt kümesine karşılık gelir. Para deneyinde bu, tüm alt kümelere denk geliyor: {0, {Yazı}, {Tura}, {Yazı, Tura}}. En sonunda da bu olaylara, yani alt kümelere sayılar atılır. Para örneğinde sayılar şöyledir: boş kümenin (0) gerçekleşme olasılığı, yani hiçbir şey olmama olasılığı 0, Yazı gelme olasılığı 1/2, Tura gelme olasılığı 1/2, {Yazı, Tura}} gelme olasılığı, yani herhangi bir şeyin olması olasılığı ise 1.
Şimdi gelelim argümanın çürütmesi nispeten kolay ikinci kısmına. Bu alt argümana göre, biri oturup evrim deneyi yapmaya çalışsa, deneyin sonucunda insan gibi karmaşık bir canlının oluşması olasılığı o kadar düşükmüş ki, bu deneyin beklenen başarı süresi dünyanın şu anki yaşının bilmem kaç milyar katıymış. Bu argümanın neden saçma olduğunu yukarıda tarif ettiğim para örneğini kullanarak açıklayayım izninizle. Para örneğindeki olasılıklara baktığımızda arka arkaya para atmaya başlayan birinin beklenen Yazı görme süresi 2'dir. Yani tahminen iki atıştan sonra en az bir tane Yazı gelecektir. Eğer iki atışta da Yazı gelmezse, tahmin yanlışmış demeyiz. Tahminimiz yanlış olabilir deriz ve olasılıkları deneyin sonuçlarına göre tekrar atarız. Ama eğer parada hile falan yoksa, tahminin tutmamış olması bile hiçbir şey ifade etmez. Tahmin zaten olasılıksaldı, tutmaması ihtimali tahmin oluşturulurken de vardı.
Evrim meselesine gelirsek; elimizde sadece bir tane gözlem ve yapılan deneyler var. Bu deneylerin birinde hesaplanan tahmini olasılıklara bakıp evrim kuramı yanlıştır demek anlamsızdır, çünkü tahmin zaten olasılıksaldı. Evrimin tahmin edilen süreden daha kısa sürede gerçekleşmiş olma olasılığı eğer sıfırdan büyükse, ortalıkta evrim kuramını çürüten bir çalışma yok demektir. Hatta bu tahmini olasılık 0 olsa bile evrim kuramını çürütecek bir argüman olmadığını söyleyebiliriz, ama bunu sonra söyleyelim izninizle.
Aslında yazıyı burada bitirebiliriz, çünkü evrimle ilgili yukarıdaki argümanın yanlış olduğuna dair geçerli bir gerekçe verdim. Bu kısmı oldukça kolaydı. Ama bana göre yukarıdaki cümlenin -yanlış olmasının dışında- kurulmuş olması bile saçma. Bu iddiamı desteklemek için metafizik üzerine biraz düşünmek yeterli olacaktır.
Yukarıda tarif ettiğim gibi, bir olasılıktan bahsedebilmek, içinde olasılık geçen bir cümle kurmak için bir durumlar kümesinden bahsedebilmek gerekir. Evrimin gerçekleşme olasılığından bahsedebilmek için de yine bir evrim deneyinden bahsedebilmek gerekiyor. Ancak biz evrenin hangi koşullarda oluştuğunu bilmiyoruz. Üzerinde evrimin gerçekleştiği içinde yaşadığımız evrenin böyle değil de, başka türlü nasıl olabileceği konusunda hiçbir fikrimiz yok. Elimizde sadece bir tane evren gözlemi var, o da içinde yaşadığımız evren. Ötesinden bilimsel olarak bahsetmek tamamen saçmalıktır. Bu yüzden evrimin gerçekleşme olasılığından bahsetmek de saçmadır. Diyelim bir evrim deneyi var hakikaten. O zaman mesela bu deneyde kaç çeşit evren olduğunu ve deneyin kaç defa yapıldığını bilmiyoruz. Belki bu deney sonsuz defa tekrarlandı ve evrimin gerçekleşme olasılığı sıfır olmasına rağmen evrim gerçekleşti. Belki de en başarılı denek bizdik. Belki de değildik, alternatif bir evrende bu kadar sürede dünya barışına ulaştılar belki. Belki de ortada deney falan yoktu, bir yaratıcı vardı ve evrimi şaşmayacak biçimde çat diye başlattı. Bu senaryolar bizim gözlemlerimize ve aklımıza dayanarak anlayabileceğimiz, yorumlayabileceğimiz senaryolar değil. Bu senaryolar hakkında konuştuğunuz anda bilimin sınırlarının dışına çıkmış ve kişisel inançların sınırlarının içinde girmiş olursunuz.
Güzel, argümanın ifade edildiği cümlenin kurulması bile yanlıştı. Ama yazının kapsayıcı olması için son bir sorunun daha yanıtını düşünelim isterseniz. Eğer evrimin olasılığı gibi bir kavram saçmaysa, neden biyoloji biliminde bu tarz olasılık hesapları yapılıyor? Bu sorunun yanıtı için azıcık bilim yöntembilimi ya da felsefesi bilmek yeterlidir.
Bilimde içinde yaşadığımız sistemin nasıl işlediği anlaşılmaya çalışılır. Bunun için gözlemlerde örüntüler ya da sistemde bir düzen aranır. Bu, biraz kişisel tavırların da etkisiyle, bir düzen önermesine, yani hipoteze dönüşür. Sonra bu hipotez doğru kabul edilerek birtakım gözlemler yapılır. Eğer gözlemler hipotezin gerektirdiği gibi çıkmıyorsa, hipotez kendi bakış açısı altında bile yanlışlanmış olur. Hipotez gözlemler ışığında güncellenir. Eğer gözlemler hipotezi yanlışlamazlarsa, gözlemler hipotezin bakış açısında yapıldığı için hipotezin doğruluğu hakkında kesin bir şey söyleyemeyiz. Hipotez bir sınavdan geçmiş demektir, ama daha çok sınava tabi tutulması gerekir. Hipotez birçok gözlemle uyuşuyorsa ve dahası gözlem ve tümdengelim sayesinde daha yanlışlanmamış birçok alt hipoteze kaynaklık ediyorsa, o hipotez yavaş yavaş bir teoriye, kurama dönüşür. Bunu, hipotezin bilim cemaati içindeki gücünün artması şeklinde de ifade edebiliriz.
Evrim kuramı da böyle bir kuramdır. Darwin'in hipotezinin zamanla daha bir çok alt hipotez ve gözlemle desteklenmesi sonucu tam tekmil bir kurama dönüşmesi sonucu oluşmuştur. Evrim kuramını test edecek gözlemler yapmak için, evrim deneyleri yapılır, bunlar belli alt hipotezlere dayanılarak oluşturulmuş simülasyonlardır temelde. Bu deneyler sonucunda bazı tahminler yapılır. Bu tahminler eldeki kuramla tam olarak uyuşmuyorsa, mesela deneydeki düzeneğin evrime izin verme olasılığı çok düşük çıkmışsa, o zaman bu evrim kuramının yanlış olduğunu göstermez, deney düzeneğini oluşturan bazı alt hipotezlerin yanlış olabileceğini gösterir. Bunun üzerine yeni deneyler yapılır. Bazı şarlatanların evrimin gerçekleşme olasılığı diye aktardığı olasılıklar bunlardır.
Bu son paragrafa dayanarak denilebilir ki, eğer evrim konusunda karşıt ama bilimsel bir tavra sahip olmak istiyorsanız, oturup evrime alternatif yeni bir hipotez oluşturmanız ve yaptığınız gözlem ve tümdengelimle bu hipotezinizi savunulabilir hale getirmeniz gerekir. Bunu yapmadan evrim kuramı hakkında atıp tutan biriyle karşılaşırsanız arkanıza bakmadan kaçın kendisinden, çünkü kendisi bir şarlatandır.
Evrimi ateizmin resmi ideolojisi zanneden insan ve kurumlar da mevcut ne yazık ki. Eğer bir bilimci çıkıp bir bilimin Tanrı'nın olmadığını ispatladığını iddia ederse, o bilimci muhtemelen bilim felsefesi bilmiyordur. Kendisine o bilimin bu iddiayı nasıl oluşturduğunu sorun, birtakım teknik bilgiler vermeye başlayacak ve bu teknik bilgileri yorumlamaya başlayacak. Tanrı'dan bahsetmeye başladığı yere dikkat edin. Yaptığı yorumların o aşamasında ya da birkaç adım öncesinde bir sorun yakalayacaksınız.
http://www.haber10.com/makale/14832/

Darwin Üzerinden İrticayı Dövmek – Milay KÖKTÜRK

Darwin Üzerinden İrticayı Dövmek – Milay KÖKTÜRK

Felsefe tarihinde materyalizm konusunu ele alırken, sevgili öğrencilerime hep “bu ülkede periyodik olarak Darwin tartışması yapılır. Hatta siyasetçiler bile bu işe taraf olur. Şu şu şu yıllarda Darwin’i tartıştık, yakında yine başlar” derdim… O periyot geldi çattı, şimdi gündemimiz yine Darwin!
Yıllarca ve defalarca tartışıldı; yıllarca aynı şeyleri dinledik. Hiç kimse fikrini değiştirmedi. Herkes aynı yerinde! Hem ne zaman Darwin tartışması çıksa, ona mutlaka laiklik ve irtica kavramları eşlik eder. Yine öyle oldu.
Bir yığın okumuş yazmış, ünvanlı-ünvansız, tanınmış-tanınmamış şahsiyet kavgaya dahil olacak. Herkes cephesinde yerini alacak, tam siper yatıp karşı mevziye ateşe başlayacak. Yalnız bu kavgaya Darwin karşıtları 1-0 mağlup başlayacak; çünkü onların karşısına çıkarılan bilginin kimliğine “bilim” ve “bilimsellik” yapıştırılmış.
Zavallı Darvin, kimlerin elinde oyuncak olduğunu görseydi, evrim-mevrim demezdi.
Bu anlamsız kavgaya dahil olmamak için vakıayı doğru kavrayalım…
***
Darwin’in bilimdeki yeri nedir?
Darwin gerçekten bilime katkı yapmış bir bilim insanıdır. En önemli katkısı, “evrim” fikrini bilim ve felsefe dünyasına sokmuş olmasıdır. Yani asıl katkısı, iddia edildiği gibi türlerin kökenini ispata dayalı olarak açıklaması, insanın maymundan evrimleştiği iddiası değildir.
Felsefede o zamana kadar var olan oluş veya değişme fikri evrim kavramı kadar net değildir; oluş, daha geniş anlamda ve kökten bir farklılaşmayı anlatmaktadır.
Darwin’in en büyük etkisi, iddia edildiği gibi biyolojiye yeni bilgi kazandırma şeklinde olmamıştır. Sadece biyolojide araştırma ve soruşturmalar ivme kazanmıştır.
Onun en büyük etkisi, sosyolojiye ve dilbilime olmuştur.
Niçin Darwin bu kadar tartışılmaktadır? Niçin bu kadar gündemde tutulmuştur?
Bunu daha iyi anlayabilmek için, kısaca materyalizmin çıkmazına işaret etmek gerekir. Tüm mevcudiyetin maddeden ibaret olduğunu, olup biten her şeyin nedenlere dayandığını, bu nedenin de maddi bir neden olduğunu iddia eden materyalizm, Darwin’e gelinceye kadar apaçık maddi bir neden gösterememiştir. “Nedensellik sorunu” materyalizm için ciddi bir eksiklik oluşturmuştur. Zira madde kendi kendinin nedeni olamaz. Ama nedensiz bir şey de olamaz. Maddi neden dışındaki bir neden, varlığın sadece madde olduğu tezine aykırıdır. Madem ki nedenler de maddidir, o halde onlar da açığa çıkarılabilmelidir… Ama böyle bir “neden”, Demokrit’in atomcu materyalizminden beri gösterilememiştir.
Darwin’in “doğal seleksiyon” fikri materyalizmin aradığı maddi neden olarak görülmüştür. “Doğal afetler, hastalıklar, çevre şartları tür içinde yavaş yavaş farklılaşmanın ortaya çıkmasına, bir de güçlü bireylerin ayakta kalmasına neden olur. Binlerce yıl süren bu süreç, yavaş yavaş farklılaşmaları derinleştirir ve değişik türler oluşur.” tezi olup bitenin maddi nedenle açıklanışı olarak kabul edilmiştir.
“Varlığın nasıl varolduğu” sorusu tamamen metafiziksel bir sorudur, Kant’ın deyimiyle “insan zihniden çıkarılıp atılamayan”, ama deney ve gözlem yoluyla da kesin cevabı verilemeyen bir soru… Ya varlığın maddiliğini ve öncesiz-sonrasızlığını ya da yaratıldığını kabul etmek gerekir. Başka seçenek yoktur.
Materyalizm Batı düşüncesinde 15. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş din karşıtı bir dünya görüşü haline gelmeye başlamış, ama bu “nedensellik” sorunu onun iddialarına hep engel teşkil etmiştir. İşte Darwin’in doğal seleksiyon fikri materyalizmin imdadına yetişmiş, artık materyalist dünya görüşü netleşmiştir. Bu süreçte bilimden de kendine destek almıştır. Çünkü bilimler somut olgularla uğraşır. Bilimdeki büyük başarılar materyalist-pozitivist zihniyetin kanıtları olarak gösterilmiştir. (Bkz. A. Comte’un üç hal tezi) 19. yüzyıldaki “bilimcilik” anlayışı bunu anlatır.
Aksi halde, varlığın yaratıldığına inanmak gerekecektir.
***
Bilimsel olmak Darwinci olmak mıdır? Darwinci olmak ilericilik ve modernlik, karşıtı olmak gericilik mi? Darwin’e nasıl bakmak gerek?
Sondan başlayalım…
Darwin’i lanetlemek veya kutsamak değil, sadece bilim tarihindeki doğru yerine yerleştirmek gerekir. Darwin bilim ve insanlık tarihinin kötü adamı veya kutsal kişisi değildir. O, bilime hizmeti geçmiş bir bilim insanıdır, o kadar.
Yasaklayanların onu niçin yasakladığını anlamak zordur. (Gerçi bu sansür iddialarının tamamen art niyetli olduğu iddia edilmektedir ya, bekleyelim bakalım neymiş.) Ama Darwin’i kutsayanların niçin kutsadığı bellidir. Darwin’in yaratılışa karşıt, dolayısıyla da dinin kabullerine aykırı olarak da okunabilecek tezleri “mutlak doğru” diye kabul ettirilebilirse, materyalist dünya görüşüne mevzi kazandırılır. Bugün yapılan da budur.
Darwin’in teorisi, adı üstünde, teoridir. Doğrulanmamış, kanıtlanmamıştır. Sadece bir tezdir. Yanlışlanamadığı için, bir tez olarak zikredilmektedir. Yüz binlerce yıl geriye gidip gözlem yaparak bu tezi ne doğrulamak ne de yanlışlamak mümkündür; çünkü geriye gidilemez. Belki genetik bu konuda bir şey söyleyebilir… Ama genetiğin bugünkü bulguları, aynı bilgilere sahip bir bilim adamı tarafından Darwin’in yanlışlanması, başka zihniyete mensup bilim adamı tarafından doğrulanması ya da en azından yanlışlanmaması olarak yorumlanmaktadır.
Bilimsel olmak, Darwinci olmak değildir, ama Darwin karşıtı olmak da değildir. Darwin karşısındaki tutumla ilericilik-gericilik arasında hiçbir ilişki yoktur.
Çünkü Darwin’in evrim teorisi, özünde ontolojik-metafizik bir tezdir; bir inanç konusudur. Yaratılış teorisi de teolojik-metafizik bir tezdir ve o da inanç konusudur. Darwin’e ya inanırsınız ya inanmazsınız. Yaratılışa ya inanırsınız ya inanmazsınız. Ama Darwin’i insanlığın firavunu veya bilimin peygamberi diye ilan edemezsiniz.
Gerçekçi olarak bakınca, ortada hiçbir sorunun olmadığı görülmektedir.
Darwincilik etrafındaki kavgada asıl sorun, bilimsel anlamda bir hakikat sorunu olarak görülemez. Kavga bilimsel hakikatin ne olduğu kavgası değil, sadece dünya görüşlerinin kavgasıdır. Materyalist-pozitivist dünya görüşü, bilimi kullanarak Darwin üzerinden güya irticayı dövmeye çalışmaktadır. Dini duyarlılığı yüksek bazı kişiler -mütedeyyinler veya gerçekten irticacı olanlar- de okuyup düşünerek bir sonuca varmaktansa, Darwin’i lanetlemeye girişmektedir. Bu da din karşıtı dünya görüşü mensuplarına, dine örtülü biçimde saldırma fırsatı vermektedir.
Bu arada bazı akademisyen ve yazarların da yaratılış tezi ile evrim tezini uzlaştırmaya çalıştığını görüyoruz. Evrim bilimsel olarak ispatlanamaz. Çünkü bilim, elinin altındaki olgularla iş görür. Evrim olup bittiyse, olup bitmiştir. Olmadıysa da olmamıştır. Yaratılış söz konusuysa, o da olup bitmiştir.
Bu çerçevedeki “aydınlatma” gayretlerinin hepsi, kesin sonuca ulaşamayacak çabalardır.
Bilim hiçbir zaman “kaynak sorusu”nu kesin şekilde cevaplayamaz. Bu soru, bilimsel bilgiyle inanca dayalı bilginin sınırında durmaktadır.
Bırakınız kim neyi tercih ediyorsa etsin. Ama hiç kimse bilimsellik kavramını kullanarak dünya görüşü pazarlamasın. İlla bu sorun etrafında kavga edilmek isteniyorsa, herkes eteklerindeki taşı döksün!
Şu Darwin tartışmacıları da sussun artık…
http://www.haber10.com/makale/14820

09 Şubat 2008

BİLİMPERESTLERİN YANILGILARI

BİLİMPERESTLERİN YANILGILARI

Mustafa AKYOL / February 6, 2008
[6 Şubat 2008 tarihli
Star gazetesinde yayınlandı]

Koyu “laikçi” Prof. Dr. Celal Şengör’ün “dindarlar üniversitelere alınmasın” önerisi, gündeme geldiğinden beri eleştiriliyor. Jeoloji profesörünün “din, bilime dayandırılamaz” kuralından, “dindarlar bilim yapamaz” gibi vahim bir sonuç çıkarmasının yanlışlığı, zaten ayan beyan ortada.
Ama aslında bundan da ileri gitmek ve Sayın Şengör ve onun gibi düşünen “bilimperestlerin” dünya görüşünü biraz kurcalamakta yarar var.
Prof. Şengör, “Din, belirli dogmalar çevresinde kurulmuştur… bilim ise sürekli olarak gerçeği arayan bir düşünce sistemidir” diyor. Yani bilimin salt “somut gerçekliğe” dinin ise sırf “inanca” dayandığını ileri sürüyor.
Oysa bakın dünyanın önde gelen astrofizikçilerinden biri olan Arizona Eyalet Üniversitesi öğretim üyesi Paul Davies, 24 Kasım 2007 tarihli New York Times’daki makalesinde bu konuda ne demiş:
“Bize sürekli bilimin dünya hakkındaki en güvenilir bilgi kaynağı olduğu, çünkü test edilebilir hipotezlere dayandığı, dinin ise inanç üzerine kurulduğu söylenir… Bu ayrımdaki sorun şudur ki, bilimin de kendi inanç-bazlı iman temeli vardır. Tüm bilim, doğanın rasyonel ve anlaşılabilir bir düzene sahip olduğu varsayımı üzerinden işler. Eğer evrenin anlamsız karmaşalar ve keşmekeşlerle dolu olduğunu düşünseydiniz, bilim adamı olamazdınız.”
Prof. Davies, bundan şu sonuca varmış:
“Dolayısıyla hem dinin hem de bilimin temelinde inanç vardır: Her ikisi de evrenin dışında bir şeyin varlığını kabul eder: Ya açıklanamayan bir Tanrı’yı, ya da açıklanamayan doğa kanunlarını.”
Bu gerçek, bir “bilimci” ile bir “dinci” arasında aslında bir “inanç dozajı farkı” olmadığını gösteriyor. Elbette eğer “dinci”nin inandığı dinin öğretileri fiziksel veya sosyal gerçekliği görmesini engelleyecek katılıktaysa, ortaya ciddi bir dogmatizm sorunu çıkar. “Dünya dönmüyor” diye fetva veren Ortaçağ Katolik Kilisesi veya Suudi “alim” İbn Baaz örneğinde olduğu gibi…
Ama bir “bilimci” de alabildiğine dogmatik olabilir. Sovyet tarımını “diyalektik materyalizm”e göre çarpıtıp mahveden Trofim Lysenko veya Prof. Şengör’ün “Erke”cilik oynayan ideolojidaşları gibi…
Bu, Türkiye’deki “bilimperest”lerin göremediği gerçeklerden biri. Bir diğeri de, bilimin bize öğretebileceklerinin sınırı ile ilgili.
Prof. Şengör bilimi sınırsız görüyor. Hatta “bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur” diyor.
Bu, vahim bir yanılgıdır. Başka her şeyden önce bilimin kendi disipliniyle çelişir. Çünkü bilimin yöntemleri deney ve gözlemden ibarettir. “Bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur” önermesini ise ne deney ne de gözlem yoluyla test edemezsiniz. Bu, felsefi bir iddiadır. Nitekim zaten Prof. Şengör de dayanak olarak bir felsefeci olan Bertrand Russell’a başvurmuş.
Gerçekte insanlığın bilimden başka daha pek çok “bilgi kaynağı” vardır. Örneğin ben “insanlara adaletli ve merhametli davranmak gerekir” önermesinin doğru olduğunu biliyorum. Beni buna ikna eden hiç bir fizik kanunu, kimya formülü veya biyoloji teorisi yok. Hatta “bilimperestler”in pek sevdiği bazı biyoloji teorilerinin sosyal uyarlamalarına, örneğin Sosyal Darwinizm’e bakarsak, adalet ve merhametin çok aptalca şeyler olduğu sonucu çıkabilir. Ama “vicdan” (sezgi), “gelenek” ve Prof. Şengör’ün hiç hazzetmediği anlaşılan “vahiy” gibi bilgi kaynakları, beni söz konusu değerlere inandırıyor.
Aslında dünya tüm bunları göreli ve kaba pozitivizmi aşalı çok zaman oldu. Sorun, bizim bilimperestlerin fanus içinde yaşamasında.


http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/02/bilimperestlerin_yanilgilari.php

05 Şubat 2008

Thomas KUHN'dan:

TARİH VE BİLİM FELSEFESİ ARASINDAKİ BAĞINTILAR
Thomas S. Kuhn


“Bugün üzerinde konuşmam istenen konu; tarih ile bilim felsefesi arasındaki ilişkilerdir. Bence bunun, her şeyden çok, düşünsel olduğu kadar derin bir kişisel önemi vardır. Ben karşınızda bir bilim tarihi uygulayıcısı olarak bulunuyorum. Amerikan Felsefe Kurumunun değil, Amerikan Tarih Kurumunun bir üyesiyim. Ancak üniversitenin ilk sınıfında felsefeyle karşılaşmamdan sonraki yaklaşık on yıl için, o benim meslek dışı uğraş olarak birinci ilgi odağımdı ve gerçekten iyi yetiştirilebileceğimi sandığım tek alanı, kuramsal fiziği bırakarak onu meslek edinmeyi sık sık düşündüm. 1948 yakınlarına değin sürüp giden o yıllarda, tarih ya da bilim tarihi bende en hafif bir ilgi uyandırmamıştı. O sıralar, birçok bilim adamı ve filozof için olduğu gibi, benim için de tarihçi, geçmiş üstüne olguları toplayıp doğrulayan ve sonra onları zaman sırasına göre düzene koyan bir kimseydi. Açıktır ki, işi gücü tümdengelimsel çıkarım yapma ve köklü kuramla uğraşma olan bir kimse için olup bitenleri kayda geçirmenin bir çekiciliği bulanamazdı elbet.
Daha sonra, olup bitenlerin yazmanı olarak tarihçi görüntüsünün hem filozoflar ve hem de bilim adamlarına böyle özel bir biçimde niçin sıcak geldiğini soruşturacağım. Onun sürüp giden ve seçme çekiciliği, ne rastlantıdan ne de tarihin özyapısından ileri gelir ve işte bundan dolayı da özellikle aydınlatıcı (s:25) olabilmektedir. Ama benim şimdiki konumum özyaşamöyküsü niteliğindedir. Fizik ve felsefeden tarihe gecikmiş olarak beni çekip götüren şey; bilimin tarihsel kaynak gereçleri içinde karıştırıldığında, bilim pedagojisinde örtülü ve bilimsel yöntemin standart felsefi açıklamalarında belirgin olan bir bilimden çok farklı bir girişim gibi göründüğünün anlaşılmasıydı. Şaşkınlık içinde anladım ki, tarih, bilim felsefecisiyle ve belki de ayrıca, daha önce bulunduğu konumlar için bir örnek kaynağı olarak klasik rolünü aşan yollarda, bilgi bilimciyle ilgili olabilirdi. Diyeceğim, özellikle önemli bir problem ve derin gözlem kaynağı olabilirdi. Dolaysıyla bir tarihçi olduğum halde, en köklü ilgilerim felsefi niteliklerini de sürdürüyordu ve son yıllarda da bu ilgiler, yayınlanmış yapıtlarımda giderek artan bir biçimde açıkça kendilerini dışa vuruyordu. Demek, belli bir ölçüde, hem tarih, hem de bilim felsefesi yapmaktaydım. Elbet, dolaysıyla bunlar arasındaki bağıntı üstüne de düşünmekteydim; ama ayrıca bunu yaşıyordum da,ama bu aynı şey demeye gelmezdi. İşe karışmamın bu ikili yanı bugünkü konuya yaklaşım tarzında ister istemez yansıyacaktır. Bu bakımdan konuşmam da sıkıca birbirine bağlı olmakla birlikte, yine çok farklı iki bölüme yarılacaktır. Birincisi, iki alanı sıkı sıkıya birleştirme yolundaki her girişimde rastlanabilecek güçlükler üstüne,çoğun büsbütün kişisel bir rapordur. İkincisi, daha çok, açıkça düşünsel olan problemleri ele alır ve yakınlaştırmanın gerektirdiği büsbütün özel çabaya gerçekten değer olduğunu gösterir.
Bu ilgiler topluluğunun pek az üyesi, en azından Birleşik Devletler’de, tarih ile felsefenin birbirinden ayrılıp seçilen disiplinler olduğunun belirtilmesi gereğini duyacaktır belki. Öyleyse daha işin başında iken izin verin de, bu yoldan niçin ayrılmaları gerektiği üzerinde durmak için sebepler göstereyim. Bu çalışma alanları arasında yeni bir diyalog çok gerekli olsa da, bu disiplin-içi değil, disiplinler-arası olmalıdır. Tarih ve bilim felsefesinde, Princeton Üniversitesi Programına katıldığımı bilenleriniz, böyle bir alanın olmadığı üzerinde durmamı garip karşılayabilirler. Ne var ki, Princeton’da tarihçiler ile bilim felsefecileri, birleriyle örtüşmekle birlikte yine de farklı çalışma kurları izlerler, değişik genel sınavlardan geçerler ve değişik (s: 26) bölümlerden, yani ya tarihten ya da felsefeden akademik unvanlar kazanırlar. Bir dizayn çerçevesinde özellikle hayranlık uyandıran şey, her birinin disiplin temeline bir yıkım getirmeksizin, alanlar arasında bir diyalog için, onun kuramsal bir temel sağlamış olmasıdır.
İki alanı birleştirme girişiminin olası sonucu için “yıkma” pek güçlü bir terim değildir belki. Çünkü bunlar, birçok temel, kurucu nitelikleriyle birbirinden ayrımlaşmaktadır; bu niteliklerin en geneli ve göze çarpanı gütmekte oldukları amaçlarıdır. Birçok tarihsel araştırmanın son ürünü olan bir anlatı, geçmişin özel durumları üstüne bir öyküdür. Kısmen, olup bitenlerin bir betimidir(filozoflar ile bilim adamları genellikle betimleme der). Ne ki bunun başarısı sadece doğruluğa değil, aynı zamanda yapıya da bağlıdır.
Tarihsel anlatı betimlediği olayları akla yakın ve anlaşılır kılmalıdır. Bir anlamda, yine döneceğim buna, tarih bir açıklama girişimidir. ne var ki açıklayıcı işlevleri, belirtik genellemelere hemen hiç başvurmaksızın gerçekleşir. (Daha sonraki işleme için burada diyebilirim ki, filozoflar tarihteki kuşatıcı yasaların rolünü tartıştıklarında, örneklerini belirgin bir biçimde ekonomistlerin ve toplumbilimcilerin yapıtlarından alırlar, tarihçilerinkinden değil. Tarihçilerin yazılarında yasa tarzı genellemeler bulmak olağanüstü güçtür.) Öte yandan filozof her şeyden önce belirtik genellemeleri ve de genel geçer ölçektekileri amaçlar. Doğru olsun, yanlış olsun, o öykü anlatıcısı değildir. Onun amacı, özel bir yerde ve zamanda olup bitenin anlaşılmasını sunmaktan çok, her zaman ve her yerde doğru olanı bulup getirmektir.
Sizin her biriniz de bu kaba genellemeleri eklemleyip işe yarar hale getirmek isteyecektir; kimileriniz de bunların kök ayırt etme problemleri doğuracağını kabul edecektir. Ama pek azınız bu tür ayırımların tümüyle boş olduğunu anlayacaktır; işte bundan dolayı ben onların kendilerini bırakıp sonuçlarına dönüyorum. Amaçların birbirinden ayırt edilmesini önemli kılan da bunlardır. Bilim tarihi ile bilim felsefesinin ayrı ayrı amaçları olduğunu söylemek, onları, hiç kimse aynı zamanda uygulayamaz demeye gelir. Ne var ki bu da demek değildir ki onları almaşık olarak, yani zaman zaman tarihsel problemler üstüne (s: 27) çalışarak ve bu arada da felsefi sorunlara el atarak uygulamak konusunda da büyük güçlükler vardır. Bu türden bir öngörüyü açıkça amaçlamış olduğum için bunun başarılabileceği inancına da katılıyorum. Ne var ki her yol değiştirmenin kişisel bir ayrılma, bir disiplinini, hiç bağdaşmadığı bir başkası için bırakılması olduğunu tanımak da yine önemlidir. Bir öğrenciyi aynı zamanda her ikisinde birden yetiştirmek, onu her iki disiplinden de yoksun bırakma tehlikesini doğurur. Bir filozof olma, daha başka birçok şeyle birlikte, hem problemler ve hem de onların çözümleriyle ilgili tekniklerini değerlendirilmesine yönelik, özel bir kafa düzenini gerektirir. Bunun gibi, bir tarihçi olmayı öğrenme de yine özel bir kafa yapısını isteyecektir; ama iki öğrenme deneyinin verdiği sonuç asla aynı olmayacaktır. Sanırım burada bir uzlaşma olamaz, çünkü o da ünlü Geştaltçı diyagramın ördeği ile tavşanı arasındaki uzlaşma kadar, aynı türden problemler ortaya koyacaktır. Birçok kimse, ördek ile tavşanı kolayca almaşık bir yolla görebilse de, hiçbir göz çalışması ve keskinliği, bir ördek-tavşan ortaya çıkaramaz. [1]

Girişimler arasındaki bağıntı üstüne olan bu görüş, benim yirmi yıl önce tarihe döndüğüm zaman taşıdığım görüş değildir asla. Daha çok,bir öğretmen bir yazar olarak, bazen üzücü olan,çok daha sonraki deneyimden türemektedir. Birinci rolde, sözgelişi, geleceğin tarihçilerinin ve filozoflarının aynı klasik bilim ve felsefe yapıtlarını okuyup tartıştıkları mezuniyet seminerlerinde, birçok kez ders vermiştim. Her iki grup da bilinçliydi ve her ikisi de verilen ödevleri özenle yerine getiriyordu; ama her ikisinin de aynı metinlere bağlı kaldıklarını sanmak çoğun güçtü. Kuşkusuz her ikisi de aynı göstergelere bakıyordu;ama onları değişik bir yolla ele almak için yetiştirilmişlerdi (isterseniz programlaştırılmışlardı diyebilirsiniz). Bu yüzden,zorunlu olarak raporları,açımlamaları ve tartışmaya katkıları için temel sağlayan göstergelerin kendilerinden çok, işleme giren göstergelerdi- sözgelişi okuma notları ya da metinden alıntılardı.
Tarihçilerin gözünden büsbütün kaçan ince çözümleme ayrımları, filozoflar kendi okumaları üstüne bilgi verdiklerinde, büyük önem kazanıyordu çoğun. Sonuçta karşılaşmalar, tarihçiler için şaşmaz bir biçimde eğitici oluyordu; ama yanlışlıklar (s:28) her zaman onlarda değildi. Nitekim filozoflarca üzerinde çok durulan ayrılıklar, kimi zaman özgün metinde hiç bulunamıyordu. Bilimin ya da felsefenin daha sonraki gelişimini ürünleri oluyorlardı Ve filozofların göstergeleri işledikleri sırada işe karışmaları, kanıtlamayı değiştiriyordu. Ya da yine bunun gibi, tarihçilerin bir konumu açımlamasına kulak verildiğinde, gözden kaçırdıkları eksikliklere ve tutarsızlıklara işaret ediyorlardı filozoflar. Ancak filozoflar, sonra, açımlamanın doğru olduğunu, özgün metinde de eksiklikler bulunduğunu anlayınca şaşırıyorlardı.
[ Kuhn,Thomas; Asal Gerilim (1977), Çev: Yakup Şahan, Kabalcı ya (1994) s:25-29...]
___________________________________________
1-Ünlü ördek-tavşan örneği gibi belirsiz olan figürler, Kuhn, Hanson gibi, bilimde kuramdan bağımsız gözlem olamayacağını savunan düşünürler tarafından her tür insan algılayıcının, ama özellikle bilimsel gözlemin prototipi olarak kullanılmaktadır, ünlü ördek-tavşan figürü şöyledir: (Arşivin altındaki resimlere bakabilirsiniz.)

( T.Kuhn,
Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Alan Yay. İst., 1982.s.:118 )

BİLİM VE KESİNSİZLİK

BİLİM VE KESİNSİZLİK

Bu bölümde başta Feynman, Jacob Bronovski, Ahmet İnam, Nejat Bozkurt gibi uzmanların da katkılarıyla bilimde "bilirsizlik" ve "kesinsizlik" var mıdır? sorusu üzerinde yoğunlaşacağız. Bilimin olanaklarından öylesine çok yararlanıyoruz ki onun içsel tartışmaları kitleleri pek ilgilendirmiyor. Ama felsefe, öyle değil; felsefe, bana göre, bilimin ensesinde koşuyor! Hep onu izliyor, tutuyor; onunla ilişkiye giriyor, onu eleştiriyor; geliştiriyor. Bilim ve felsefe hem ayrı, hem de “ortak”. Eskiden adetti; matematik kesinliklerin en kesin bilimi olarak belirtilirdi; doğal bilimlerin “kesinliği”nin altı çizilirdi. Şimdi öyle değil.
Felsefecimiz Ahmet İnam, Bilimin Binbir Yüzü'nde şöyle diyor:
“ Önce bilimsel bilgiden başlayalım. Bilimsel bilgi, sınırları olan bir bilgidir. Kavramlaştırabileceği, ölçüp biçip niceliğe dökebileceği, matematiksel dille kendini ifade edebileceği alanlarda çalışır. Ulaşabildiği, sınayabildiği olgularla sınırlıdır. Bu sınırlı alanın sağladığı, belirlediği koşullarda araştırmalarını yürütür. Her şeyi bilemez. Bilmek istemez. Birçok konuyu, sorunu dışta bırakır, görmezden gelir. Felsefe bilginin sınırlarında dolaşır. Temellerini sorgular. Başka bilgilerle (günlük yaşam bilgisi,sanatın,inanç sistemlerinin bilgisi gibi) ilişkisi üstüne düşünür.”

BİLİMİN KESİNSİZLİĞİ

“Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke,bir gözlemden elde edilen sonuçların her ifadesi,ayrıntıları (detayları) dışta bırakan bir tür özettir. Çünkü hiçbir şey, tüm ayrıntılarıyla ifade edilemez. Topaç örneğindeki adam,yalnızca yasayı şu şekilde ifade etmesi gerektiğini unutmuştu: “Bir cismin kütlesi,cismin hızı çok yüksek düzeylere çıkmadıkça fazla değişmez.”Oyunun esası,bir spesifik kural yapmak ve sonra da onun süzgeçlerden geçip geçmediğine bakmaktır. Buradaki spesifik tahmin, bütün durumlarda kütlenin asla değişmeyeceği yönündeydi. Heyecan verici bir olasılık! Bu durumun olmadığının anlaşılmasının zararı yoktur. Bir konuda hiçbir şey söylememektense, emin olmadan bir şeyler söylemek daha iyidir. Gerçek şu ki bilimde söylediğimiz şeylerin hepsi,varılan sonuçların tümü kesinsizdir,çünkü hepsi sadece sonuçlardır. Onlar gelecekte neler olacağı hakkındaki tahminlerdir ve siz ne olacağını bilemezsiniz. Çünkü çok sayıda eksiksiz deney yapmadınız. Öte yandan dönmekte olan bir topacın kütlesi üzerindeki bu etki çok küçüktür ve bu nedenle de “Oh,bu etki herhangi bir farklılık yaratmıyor” diyebilirsiniz. Fakat doğru olan ya da en azından ardışık süzgeçlerden geçmeyi sürdüren ve çok daha fazla gözlemle geçerliliğini devam ettiren bir yasa formüle etmek,büyük bir zekayı,imajinasyonu ve felsefemizin,uzay ve zaman anlayışımızın eksiksiz bir şekilde yenileşmesini gerektirir. Ben rölativite teorisine atıfta bulunacağım. Rölativite teorisi,ortaya çıkan zayıf etkilerin,daima çok devrimci düşünce modifikasyonlarını gerektirdiğini göstermiştir. Bu nedenle bilimciler,şüphe ve kesinsizlikle iş görmeye alışıktırlar. Tüm bilimsel bilgi kesinsizdir. Şüphe ve kesinsizlikle ilgili bu deneyim önemlidir. Ben bu deneyimin çok büyük bir değer taşıdığına ve bilimin ötesinde de genişletilmesi gerektiğine inanıyorum. İnanıyorum ki,daha önce çözülememiş herhangi bir problemi çözmek için,kapıyı bilinmeyene aralık bırakmak zorundasınız. Tam olarak doğru biçimde kestiremediğiniz olasılığa fırsat vermek zorundasınız. Aksi takdirde, eğer zihniniz önceden hazırlarsanız, problemi çözemeyebilirsiniz. Bir bilimci size problemin yanıtını bilmediğinde,o bilgisiz bir insandır. Nasıl çalışacağı hakkında bir sezisi olduğunu söylediğinde o konu hakkında kesinsiz durumdadır. Nasıl çalışacağı konusunda tam emin olunduğunda ve size” onun çalışma tarzı budur sanıyorum” dediğinde hala bir miktar şüphe içerisindedir. İşte bilgisizlik ve şüphe arasında yaptığımız bu ayrım, gelişme yaratmak için paha biçilmez bir öneme sahiptir. Çünkü biz şüphe duyuyoruz ve o zaman yeni düşünceler için yeni doğrultularda araştırmalar öneriyoruz. Çok daha önemlisi,test etmek üzere yeni şeyler yaratmadaki başarınızdır. Eğer yeni bir yöne bakma arzusu duymamış ya da bu bakışı başaramamış olsaydık,eğer hiç şüphe duymamış ya da bilgisizliği kabul etmemiş olsaydık,yeni fikirlere sahip olamayacaktık. Hiçbir şey kontrol etmeye değer olmayacaktı. Çünkü biz gerçeğin ne olduğunu zaten biliyor olacaktık. Bu nedenle, bizim bugün bilimsel bilgi olarak adlandırdığımız şey,kesinliğin değişik düzeylerdeki ifadelerinden oluşan bir kümedir. Bunlardan bazıları pek fazla emin olunmayan şeylerdir. Bazıları ise hemen hemen emin olunacak türdendir. Ama bunların hiçbiri, mutlak olarak kesin değildir. Bilimciler buna alışıktır. Biz biliyoruz ki, yaşayabilmek ve bilmemek, birbiriyle uyumludur. Bazı insanlar, “ bilmeksizin nasıl yaşayabilirsin?” diyor. Onların ne demek istediklerini bilmiyorum. Ben daima bilmeksizin yaşıyorum. Bu kolay bir şeydir. Neyi bilmek istediğimi nasıl bilebilirsiniz? Şüphe konusundaki bu özgürlük, bilimde (ve ben inanıyorum ki diğer alanlarda da) önemli bir konudur. Bu bir mücadeleden doğdu. Bu mücadele, şüphe duymaya, emin olmamaya imkân verilmesi mücadelesiydi. Bu mücadelenin önemini ihmalkârlık ederek unutmamızı ve şüphe için özgürlüğün terk edilmesini istemiyorum. Hoşnutluk verici bir bilgisizlik felsefesinin büyük değerini ve böyle bir felsefenin mümkün kıldığı ilerlemeyi (ilerleme düşünce özgürlüğünün meyvesidir) bilen bir bilimci olarak sorumluluk hissediyorum. Bu özgürlüğün değerini açıklamak ve şüphenin korkulacak bir şey olmadığını, tam tersine insanlık için yeni bir potansiyelin olanağı olarak hoşnutlukla karşılanması gerektiğini öğretmek için kendimde bir sorumluluk hissediyorum. Eğer emin olmadığınızı biliyorsanız, durumu değiştirmek için bir şansınız var demektir. Ben bu özgürlüğü gelecek kuşaklar için talep etmek istiyorum. Şüphe, tüm bilimlerde açık bir değerdir. Onun öteki alanlarda da öyle olup olmadığı, çözümlenmemiş, kesinsiz bir problemdir. Gelecek konferanslarda birçok noktayı tartışmak ve şüphelenmede önemli olanı ve şüphenin endişe edilecek bir şey değil, fakat çok büyük değeri bulunan bir şey olduğunu göstermeye çalışmak için fırsat bulacağımı umuyorum.
(Feynman, R.; Her Şeyin Anlamı, 1963 konferansları, s: 33-36)
KESİNLİKLERİN SONU
Kesinliklerin sonu da ne demek? Evet. Artık kesinliklerin sonuna geldik. Dünyamız değişti. Hiç bir şey mutlak, kesin doğru değil. Bunu anlamak hem kolay, hem değil. Aklın İsyanı’nın yazarları, yani diyalektik materyalizmin yeni aktörleri de anlamıyor! Yeni aktörler terimini niçin kullandığımı biraz sonra açıklayacağım. Doğayı araştıranlar bilir, laboratuvarda ölçüm ve gözlem yapanlar bilir, ölçümler asla tam kesin (mutlak) değildir. Ölçümler, tam gerçek değil, karmaşık birçok etkinin yok sayıldığı idealize sonuçlardır. Doğa yasaları, mutlak, kesin, değişmez değildir. Ancak bunu anlamak da kolay değildir. Her şeyi mutlak olarak bilemeyeceğimizi söylemeliyiz.
Bu anlam, Oliver Cromwell ’in sözlerinde özetlenmiştir: ‘Tanrı aşkına, yalvarırım, ne olur, yanılabileceğinizi bir kez olsun düşünün.’
Dostum Leo Szilard’ın anısına, Auschwitz’de ölen yakınlarımın anısına, bir insan olarak, canını kurtarabilmiş bir kişi, bir tanık olarak, burada, bu havuzun başında,saygıyla duruyorum. Kendimizi, mutlak bilgi ve güç hastalığından kurtarmalıyız. Makineleşmiş insanlıkla gerçek insanlık arasındaki yolu kapamalıyız. Kanıyla, canıyla,insanlara dokunabilmeli, insanlara erişebilmeliyiz”
(J.Bronovski, İnsanın Yücelişi,)
Bilimsel başarılar, alçakgönüllüğü azaltmıştır aslında. Unutmayalım, alçakgönüllülük, yüksek konumlarda bulunanların gösterebileceği bir davranış. Alçakgönüllülük, bir gösteriş ya da alçalış değil, kararlı bir kendini göstermedir.
Bir şeyi söylemek isterim. Kesinsiz olan yalnız bilim mi? İnsan, her şeyi biliyor mu? Size gerçekleri açıklayacağım bilim,kesinliği belirtmez. Bilim adamları, genellikle alçakgönüllü insanlardır; ama bilim hakkında ahkam kesenler (şu anda ben de öyle sayılırım) ise genellikle pes perdeden konuşuyorlar. Yanılabileceğini düşünmeyen, kabul etmeyen insanların yeni şeyler öğrenmesi ve hatta bir buluş yapması çok olası değildir.
Bilim deyince birçoğumuzun aklına ulaşılamaz, ancak bazı insanların ulaşabileceği soyut, üstelik matematiksel düşünceler anlaşılır.
“İnsanın kavrama kabiliyetine sınır koyma çabaları” yinelenip durmuş! İnsan her şeyi bilebilir mi? Burada karşı karşıya kaldığımız durum, eleştirenlerin “kavrama kabiliyetinin ne kadar sınırlı” olduğunu ortaya koyuyor! Ne yazık ki “bilemeyeceğimiz” bazı şeyler vardır. Bunu kabullenememek, nesnel bir tutum değil, öznel bir tutumdur. Her şeyi bilemeyiz. Öyle değil mi?

KÖR KAHİNLER

Bilim adamlarının çok akıllı, geleceği gören(ileri görüşlü) insanlar olduğu sanılır. Bilim adamlarının özünde çok akıllı insanlar olduğu sanırım doğrudur; ama geleceği görecek kadar kâhin oldukları, hatta iyi aile elemanı oldukları bile tartışmalıdır. İşte örnekleri: “Radyonun geleceği yok” Lord Kelvin, İskoçyalı fizik bilgini “Artık yeni hiçbir şey yok. İcat edilebilecek her şey icat edildi” Charles H. Duell, Amerikan Patent dairesi başkanı, 1899. “Denizaltıların savaşta ne işe yarayabiyeceğini anlayamadım. En fazlasından mürettabatın boğularak ölmesine sebep olabilir.” H. G. Wells, yazar, 1901. “Atlar her zaman kullanılacaktır. Otomobil ise ancak geçici bir moda olabilir.” Henry Ford’un kredi talebi üzerine otomativ sektörünün geleceği konusunda ekspertiz veren bir banka müdürü,1903. “Uçaklar hoş oyuncaklar. Ama askeri bir değeri yok.” Mareşal Ferdinand Foche, Birinci Dünşa Savaşı’nda Fransız orduları Başkomutanı, 1911. “Artistlerin konuşmalarını kim duymak ister ki?” Harry M. Warner, film endüstrisi yöneticisi. O sıralarda yeni icat edilen sesli film hakkında, 1927. “Televizyon en geç altı ay içinde piyasadan silinecektir. İnsanlar her akşam öyle bir kutuya bakmak istemez.” Darryl F. Zanuck, Twenty Century Fox’un Başkanı, 1944. “Bilgsayarlar gelecekte belki sadece 1.5 ton ağırlığında olacak” Populer Mechanics dergisi, 1949. “İnsanların büyük çoğunluğu için tütün tüketimi gayet sıhhi bir şeydir” Doktor Ian G. McDonald, Operatör, 1963. “İnsanların evlerinde bilgisayar bulundurmak istemeleri için herhangi bir neden göremiyorum” Kenneth Olsen, Digital Equipment Corp.’un (bilgisayar firması) Başkanı, 1977.(Alman Spiegel Special,’den aktaran Sabah, 10 Ekim 1998)
Bilim adamlarının da aslında sıradan insanların yaptığı hatalara düştüğünün tarihsel kanıtları vardır: Newton girişim halkaları deneyini gerçekleştirdi; çeşitli renklerin dalga boyu oranlarını doğru olarak hesapladı; ama ışığın dalga kuramını eleştirdi.
Faraday, kısmen de olsa kendi deneylerinden esinlenen Maxwell denklemlerini fazla matematiksel bulmuştu. Maxwell ise türettiği denklemlerden çıkan dalgaları illa da mekanik bir modelle açıklamaya çalışmıştı.
Mucitlerin itirazları, Kuantum mekaniği için de olmuştur: Kuantum Mekaniğine temel katkılar yapmış çok sayıda önemli bilim adamının sonradan teoriye çeşitli şekillerde cephe almaları özellikle dikkat çekicidir. Einstein ve Schrödinger, bunun en ünlü iki örneğidir.
Enerjinin kuantumlu olduğu fikrini 1900 senesinde ilk ortaya atan ve kendi adını taşıyan sabiti ölçerek fiziğe sokan Max Planck , Einstein’in bu fikri bir adım daha ileri götürerek fotonları ortaya atmasını 1913 senesinde bile kabul edememişti. Teorinin sonraki gelişmeleriyle de fazla ilgisi olmadı.
Atomda bir çekirdek bulunduğunu keşfeden, radyoaktif maddelerden yayılan alfa, beta, gamma ışınlarının özelliklerini inceleyen Rutherford 1930'ların başında çekirdek enerjisinin (nükleer enerjinin) kullanılır hale getirilmesinin hayal olduğunu söylemişti.1936 yılında şöyle diyordu: "...Atom çekirdeklerinde deney yapmak boşunadır. Kim, atom çekirdeği enerjisinden yararlanmaktan söz ederse saçmalıyor demektir" Bu düşüncede hepimiz (Bohr, Rutherford ve Heisenberg) birleştik ve içimizden hiçbiri o zamanlar birkaç yıl sonra Otto Hahn tarafından uranyumun parçalanmasıyla durumunun kökten değişeceğini görememişti.
(W.Heisenberg,Parça ve Bütün,s:184)


NÖTRİNO VE BİLİMİN KESİNSİZLİĞİ

“Enerjinin korunumu yasasının kullanıldığı ilginç başka bir örnek de bir nötronun, bir proton,bir elektron ve bir anti-nötrinoya ayrıştığı tepkimedir. Önceleri nötronun bir proton artı bir elektrona dönüştüğü düşünülmüştü. Ancak, bütün parçacıkların enerjileri ölçülebiliyordu ve bir proton ile bir elektronun toplamı bir nötron vermiyordu. Bu durumda iki olasılık vardı: Enerjinin korunumu yasası belki de doğru değildi. Gerçekten de bir ara Bohr,enerjinin korunumu yasasının yalnız (s: 82)istatistiksel olarak,ortalamalar için doğru olabileceğini ileri sürdü. Ancak, şimdi ikinci olasılığın doğru olduğu,enerji hesabının tutmaması nedeninin başka bir şeyin, karşı- nötrino dediğimiz şeyin ortaya çıkması olduğu saptandı. Bu karşı-nötrino da enerji alıyordu. Karşı-nötrinonun ortaya çıkışının tek nedeninin enerjinin korunumu yasasını doğru kılmak olduğunu söyleyebilirsiniz. Fakat bu parçacık başka birçok şeyi de doğru kılıyor;örneğin momentumun korunumu ve başka korunum yasalarını. Öte yandan, nötrinoların gerçekten var oldukları yakın zamanda kanıtlanmıştır.
Bu örnek bir konuya açıklık getirmektedir. Yasalarımızı emin olmadığımız alanlara da genişletebilmemiz nasıl mümkün oluyor? Enerjinin korunumunu bir yerde doğruladıktan sonra,yeni bir durum ortaya çıktığında onun da enerjinin korunumu yasasını sağlaması gerektiğinden neden bu kadar eminiz? Ara sıra gazetelerde fizikçilerin, çok sevdikleri bir yasanın yanlış olduğunu keşfettiklerini okursunuz. Öyleyse, bir yasanın henüz incelenmemiş bir alanda geçerli olduğunu söylemek yanlış mıdır? Eğer bir yasanın henüz incelemediğimiz bir alanda da doğru olacağını asla söyleyemezseniz hiçbir şey bilmiyorsunuz demektir. Eğer bulduğumuz yasalar, yalnız henüz gözlemlemeyi tamamladığımız yasalardan oluşursa, hiçbir zaman ileriye dönük tahminlerde bulunamayız. Halbuki bilimin tek yararı yola devam edip tahminler yürütmeye çalışmaktır. O nedenle yaptığımız şey, her zaman riski göze almaktır. Enerjiye gelince, başka yerlerde de korunmakta olması en kuvvetli olasılıktır.
KESİN OLMAMA..
Bu, bilimin kesin olmadığı anlamına gelmektedir. Doğrudan görmediğiniz bir inceleme hakkında bir önerme yaptığınızda sizin de kesin olmamanız gerekir. Ancak, bizler görmediğimiz alanlar hakkında da beyanlarda bulunmak zorunda kalırız; yoksa bütün bu işlerin bir yararı olmaz. Örneğin hareket eden bir cismin kütlesi, enerjisinin korunumundan dolayı değişir. Enerji ile kütle arasındaki ilişkiden dolayı,hareket nedeniyle oluşan enerji ek bir kütle etkisi yapar;böylece de,hareket eden cisimler daha ağırlaşırlar. Newton durumun böyle olmadığı, kütlelerin sabit kaldığı görüşündeydi. Newton’un bu fikrinin yanlış olduğu ortaya çıktığında herkes fizikçilerin hata yapmış olduklarını görmenin korkunç bir şey olduğunu söyledi durdu. Neden kendilerinin haklı olduklarını sanıyorlardı? Gerçekte etki çok ufaktır ve ancak ışık hızına yaklaştığınızda ortaya çıkar. Bir topacı döndürdüğümüzde kütle, çok çok küçük bir hata payı ile, döndürmediğimiz zamanki ile aynıdır. O halde “şundan veya bundan daha hızlı döndürmezseniz kütle değişmez” mi demek gerekirdi; o zaman kesinlik olur muydu? Hayır, çünkü deney yalnız tahta, bakır ve çelik topaçlarla yapılmış olsaydı “ tahta, bakır ve çelikten yapılmış topaçlar şundan veya bundan daha hızlı hareket etmezse vb…” demek gerekecekti. Gördüğünüz gibi, her deney için gerekli olan bütün koşulları bilmiyoruz. Radyoaktif bir topacın kütlesinin korunup korunmadığını bilmiyoruz. Bilime herhangi bir yararlılık sağlamak için tahminler yürütmemiz gerekiyor. Yalnızca saptadığımız deneyleri açıklamakla kalmayacaksak onların gözlem kapsamları dışında da geçerli olan yasalar öne sürmemiz gerekir. Bilimi kesinlikten uzaklaştırsa da bunda yanlış olan bir şey yoktur. Eğer daha önce bilimin çok kesin olduğunu düşündüyseniz,siz hata yaptınız.
(Feynman,Fizik Yasaları Üzerine,TÜBİTAK y, s: 82-85)

İNSANIN KAVRAMA KABİLİYETİ SINIRSIZ MIDIR?
“ Ne var ki tüm felsefe tarihinde,şu veya bu nedenle “ bilemeyeceğimiz” bazı şeylerin olduğunu iddia etmek için, insanın kavrama kabiliyetine sınır koyma çabaları yinelenip durmuştur. Bu nedenle Kant, yalnızca görünümleri bilebileceğimizi ama kendinde-şeyleri bilemeyeceğimizi iddia etmişti. Kant bu düşüncesinde aslında Hume’un şüpheciliğinin, Berkeley’in öznel idealizminin ve sofistlerin ayak izlerini takip ediyordu: Dünyayı bilemeyiz.” (Aklın İsyanı,s: 112)
Kant var, Hume var, Berkeley var! Ne çok biliyorlar değil mi? Bunu okuyan kimse,onların bilgisi karşısında “aczini” teslim etmeye hazır olabilir. Bizim Kant’tan, Hume’un şüpheciliğinden, Sofistlerin ayakizlerinden alacağımız “dersler” var. Marks’ten, Engels’ten de. Doğa ve tarih bilgisi anlamında bunları anıyorum. Lenin, Stalin, Mao gibi isimler felsefeden çok politikanın konusudurlar. Ama Aklın İsyanı’nın yazanlar, onları da birer “ filozof” olarak ele alıyor. İşi çığırından çıkaran noktalardan birisi bu. Bizdeki Mustafa Kemal sorunu da öyle. Hemen benim bir Atatürk düşmanı olduğunu öne sürmeden önce Yunus Nadi’nin oğlu olan Nadir Nadi’nin “Ben Atatürkçü Değilim” demesinin anlamını düşünmelerini öneririm. Kısacası Mustafa Kemal, Lenin vb filozof değil, birer siyasal önderdir. Daha fazlası değil.
Türkiye, aydınlanıyor; yalnız siyasette değil bilimsel alanda da “iki yüzlüler”i seçebiliyorlar.
Hayır, çok bilmiyorlar; ama çok biliyor görünüyorlar.

BİR ŞEY HEM VARDIR; HEM YOKTUR” DİYALEKTİĞİ(! )ÜZERİNE


Bu konu üzerinde düşünmenizi öneririm. Çünkü Diyalektik Materyalizm başlığı altında düşünceler esir alınıyor. Bir şey hem vardır, hem yoktur ikilemi, Aristo’nun ikilemidir ve doğru düşünme yöntemi değildir.
Türkiye’de felsefeciler, somut konulara pek ilgi duymuyor. Geçmişin sorunları üzerinde kafa yormayı daha gerekli görüyorlar. Oysa biraz araştırsalar, kendilerine enfes malzemeler sunan örnekler bulurlar. Aklın İsyanı işte böyle bir eser. Görünürde Marks, Engels, Lenin, Troçki, Luxemburg uzlaştırılıyor;yalnızca Stalin dışlanıyor. Stalin’in yönteminin ne olduğunu onlara sormalıyız. Adı geçen bu insanların hepsi “Diyalektik ve Tarihi Materyalizm” yöntemini kullanmıştır; ama bu insanlar çok farklı düşünceler öne sürmüşlerdir. Eğer, Lenin’le Troçki uzlaşabiliyorsa, Lenin'le Rosa Luxemburg uzlaşabiliyorsa- ki bunlar en azından politik öngörüler bakımından uzlaşmazdır- o zaman diyalektik, yeni bir tanım gerektiriyor!
Gerçekte diyalektik materyalizm ambalajı içinde asıl bilinemezliğini kendileri savunuyor:
“Maddi alem sürekli bir değişim durumundadır ve bu nedenle “ hem vardır hem yoktur”. Bu,diyalektiğin temel önermesidir.” (Aklın İsyanı,s:161)
Eğer bu ilke ya da temel önerme doğruysa bundan “maddi alem hakkında hem bilgi sahibiyiz hem değiliz” çıkarsaması yapılabilir.
O zaman “ Dünyayı hiçbir zaman bilemeyiz”.
Bunu Evren konusunda açıkça da belirtiyorlar. “ Bilim-kurgunun en inanılmaz serüvenlerinden biçim ve süreçlerin biteviye çeşitliliği itibarıyla çok daha harikulade olan yegâne “nihai gerçeklik”,sonsuz, ebedi ve her an değişen nesnel evrendir. Sabit ve değişmez bir konumdan-bir “nokta”-ziyade, bir sürece, asla sonlanmayan bir akışa sahibiz. Buna, bir başlangıç ya da bir son biçiminde bir sınır dayatma girişimlerinin tümü kaçınılmaz olarak başarısızlığa uğrayacaktır.”
(Aklın İsyanı,s: 105)
İçindeki edebiyatı, sonuca mistik bir hava, bir kâhinin pes perdeden kehaneti havasını verme süsünü atın, geriye “evrenin başlangıcını ve sonucunu bilemeyiz” sonucu kalır. “Harikulade olan yegâne nihai gerçeklik, sonsuz, ebedi ve her an değişen nesnel evren” e yaklaşamazsınız. Neden? Çünkü o “ harikulade, sonsuz, ebedi ve her an değişiyor” Gücün yetmez! Bu, bir bilim üslubu değil, bir teolog ya da astrolog üslubu. Büyük Patlama Kuramı doğru olmayabilir; ama bilimin dokunulmaz sanılan alanlarından en büyüğüne yapılan devrimci bir bakıştır. Yarım yüzyıl öncesine dek “yaşamın nasıl doğduğu” sorusuna da “ bilinemez” diye bakılıyordu. Bugün bilim buna bile el atmışken Evrenin Doğumu’na niçin bakmasın? Geleceği bilemeyiz; ama bu gelecekle ilgili tahminlerde bulunmamızı engellemiyor. Düşe kalka bu tahminlerin ne derece doğru ya da yanlış olduğunu araştırmaktan başka bir yol yok. Aklın İsyanı’nın yazarları ayrıca “geleceği bilebiliriz” savını savunuyorlar.

YAŞAMIN GİZİ


“Moleküler biyolojinin ortaya çıkışından önce, bilimi alanında böyle bir şey yoktu. O zamanlar “yaşam gizi”, ilkesi gereği ulaşılamaz görünürdü. Günümüzde bu giz büyük ölçüde açıklanmıştır. Öyle görünüyor ki bu önemli olay, kuramın genel anlamı ve kapsamı uzmanlar dışında da anlaşılıp değerlendirilebildiği zaman, modern düşüncede ağırlığını büyük ölçüde duyuracaktır. Bu denemenin buna yardımcı olacağını umuyorum. Gerçekten ben, modern biyolojinin kavramlarının, kendilerinden çok “biçim”lerini açığa çıkarmaya, düşüncenin başka alanlarıyla mantıksal bağlantılarını göstermeye çalıştım.
Günümüzde bir yapıtın adında bilim adamının, “doğal” nitelemesiyle birlikte de olsa, “felsefe” sözcüğünü kullanması tehlikelidir. O yapıtı, bilim adamlarının güvensizlikle, filozofların ise olsa olsa bir gönül indirmeyle karşılayacakları önceden görülebilir. Tek, fakat haklı olduğuna inandığım bir mazeretim var: Bilim adamlarına düşen ve bugün her zamankinden daha çok kendini duyuran ödev, kendi bilim kollarını çağdaş kültürün bütünü içinde değerlendirmek, onu yalnız teknik bilgilerle değil, aynı zamanda bilimin kazandırdığı, insansal açıdan önemli gördükleri düşüncelerle de zenginleştirmektedir. Yeni bir bakışın (biliminki hep böyledir) arılığı, kimi kez sorunlar üzerine yeni bir ışık serpebilir.
Doğal olarak geriye, bilimin esinlediği düşüncelerle, bilimin kendi arasındaki her türlü karışıklıktan kaçınmak kalıyor. ama işte bu nedenle de, bilimin ortaya koyduğu sonuçların tüm anlamını açıklayabilmek için, bunların son sınırına dek götürmek gerekiyor. Zor bir uygulama. Bunu eksiksiz yaptığımı öne sürmüyorum. Önce bu denemenin salt biyolojik bölümünün hiçbir özgün yanı bulunmadığını belirteyim. Modern bilimce saptandığı kabul edilen düşünceleri özetlemekten başka bir şey yapmadım. Örnek seçiminde olduğu gibi, değişik gelişmeleri verilen önemin de kişisel eğilimleri yansıttığı doğrudur. Biyolojinin kimi önemli bölümlerinin burada sözü bile edilmedi. Nisan, 1970"(Kitabın Önsözü’nden)
(Jacques Monod, Rastlantı ve Zorunluluk(1970), Dost Kitabevi,s:11-13)

Bilimsel anlayış, daha az iddialı düşüncelere dayanır: “Gerçekten de bir bilim adamının ilk öğreneceği şeylerden biri, büyük olasılıkla, sahip olduğu güçlerin çok kesin sınırları olduğudur. Kesintisiz çalışacak makineler yoktur, ışığın hızı değişmezdir ve sonsuz gençlik yoktur. Bunun için yöntembilimciler, tüm genelgeçer (evrensel geçerli) savları reddetme eğilimine girmişlerdir. Bacon, örneğin, Lull’un çalışmasını “bir sahtekârlık yöntemi” olduğu gerekçesiyle reddetmişti”
( Derek Gjertsen,Bilim ve Felsefe, Say y,s: 102)

MATERYALİZM VE KESİNLİK


“Materyalizme gelince, tüm bilim kendisini son tahlilde ona savlarının kanıtını ya da tersini verecek olan deney ve gözleme dayandırdığı ölçüde, doğası gereği materyalisttir. Bilim, gerçek dünyayı,yani bizim dışımızda varolan ve bize duyularımız aracılığıyla verilen maddi dünyayı uğraş edinir. Tüm düşünceler, duyumlar, tahayyüller, kavramlar( en soyut olanları bile), yalnızca maddi dünyanın az ya da çok kusurlu temsilleridirler. Maddeden ayrı bağımsız bir varlıkları yoktur. Maddi bir beyin çıkarımın asimetrik olmasının sonucu şudur: değilleme, insanların dikkatsizce ‘ispat’ dedikleri şeyden daha güçlü bir yöntemdir.
Gerçekten de bilimci çoğunlukla tam bir güvenle ‘ispat’tan söz etmez. Ne kadar deneyimli ise bundan o ölçüde uzak durur. Deneyimi arttıkça değillemenin gücünü ve acemilerin ispat dedikleri şeyin güvenilmez olduğunu farkeder. Çünkü… ters hipotezi, yani araştırılanın tam karşıtını öne süren hipotezi araştırıp belki de çürütmek, araştırmanın iyi bilinen bir oyunudur. Bütün bu nedenlerden dolayı bilimde hiçbir hipotez ve hiçbir bilimsel teori şüphe götürmez bir kesinlik kazanamaz; eleştiri veya değişiklik ihtimaline açık olmayan bir kesinlik kazanamaz. Öyleyse bilimci, gerçeği arayandır. Gerçek, ulaşmaya çalıştığı şey, yüzünün dönük olduğu yöndür. Ancak kesinlik onun erişimi dışındadır; yanıtlamak istediği sorunların birçoğu doğal bilim dünyası dışında kalır.”
(P.B.Medawar, Genç Bilimadamına Öğütler s:104)
[ Ramazan Karakale, http://www.atominsan.com/ ]