[Bilimin dünyasında yaşamak «quantité», kemmiyet dünyasında yaşamak demektir. Kendimizle veya başkalarıyla ilgili herşeyi sayılar, sıralamalar, birbiri yanma konulan, birbiriyle karşılaştırılabilen nesneler aracılığıyla kavrıyoruz. İnsan olarak bilincimizi «quantification»ler belirlediği için, bugünün insanları olarak bizler kemmiyet hakimiyeti altında yaşamayı olağan, yerinde ve hatta isabetli, kaçınılmaz saymayı uygun görüyoruz. - İ. ÖZEL, TAHRİR VAZİFELERİ, TİYO, Nisan 2018, s.: 206]
Polemibilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Polemibilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2008

Püritenler ve Bilimsel İstibdat

PÜRİTENLER VE BİLİMSEL İSTİBDAT _ Prof.Dr. Nevzat TARHAN

Bu yazımızda bir tipolojiden bahsedeceğiz. Bu anlayış her zaman topluma hız kaybettirmiştir. Yazının tümünde çizilen çerçeve içinden baktığınız zaman aslında ne kadar çok püriten insanla yakın temas içinde olduğunuzu dehşetle göreceksiniz. Birde bu çerçeveden son günlerde yaşanan olaylara bakmaya deneyiniz.
Püritenler bu ülkeye ve insanına yazık etmektedirler.
Püriten ahlaka sahip kişiler diğer insanlarda değersizlik, yetersizlik, sindirilmişlik, eksiklik, suçluluk, hayal kırıklığı, hüsrana uğramışlık gibi hisler uyandırırlar. Baskıcı, dominant, buyurgan, emredici, hükmedici tutumları bu hissi uyandırır ve iletişimi zehirleyen bir etki yapar. Demokrasilerin baskıcı kültür olan püriten kültüre bir tepki olarak geliştiğini düşünürsek bu davranış biçiminin iyi anlamamız gerekir.
Baskıcı olmayan kişiler vicdani iç görüye sahip kişilerdir. Sosyal şartları fark ederler, hedeflere ulaşırken başkalarını anlayabilirler. Anlaşmazlıkları azaltan, işbirliğini artıran, bağnazlık ve kutuplaşmayı engelleyen demokrat kültür adaleti yüceltir.
Vicdani adaletin olmadığı demokrat kültürde güçlüler zayıfları “de facto” oluşturarak ezerler. Ortak vicdani değerleri olan demokrat kültürde ise birlik içinde, birbirine değer verip paylaşan bireylerle ortak hedefler doğrultusunda yaşam sürer.
Püritenler; baskı, ceza, korkutma, tehdit ve sindirme gibi unsurları uygulayarak, dünyayı doğru, adaletli, sevgi dolu yapmaya çalışırlar. Demokrasi kültürünün püriten ahlâka tepki olarak geliştiğini söyleyebiliriz. Liberal yöntemleri saçma, aptalca ve vakit kaybı olarak gören bu kültürel miras, gerçekte insanın içindeki kötücül güçlerin bir aldatmasıyla gelişmiştir.
Püriten kişiler dar kafalıdırlar. Onlara göre kurallara uyanlar iyi, uymayanlar kötü insanlardır. Püritenler her şeyi siyah beyaz kodlarında algılarlar. Gri rengi kabul etmezler. Ahlâkî erdemleri yaşamanın, bizzat bir ödül olduğunu düşünmezler. Her şeyi ‘cennet ve cehennem’ ikilemi gibi katı ve esnek olmayan kalıplara oturturlar. Eğer suç ve günahkârlık söz konusuysa, kendilerini Tanrı’nın görevini yapma konumunda hissederler.
Püriten kişiler iddiacıdırlar, çalışmayı ve başarıyı çok severler. Tedbirli davranmak tutkularıdır. Her zaman doğru olanı yapmak isterler. Püriten kişiye göre hiçbir hata, önemsiz değildir. Beklentileri daima yüksektir. Göğüslerine birkaç madalya eklemek püritenlerin diğer bir tutkularıdır. Büyük püritenler, küçük püritenleri madalya, makam ve rütbe ile çılgınca çalıştırır. Bu püriten eğer baskın kültüre mensup biri ise, diğer kültürleri yok etmekten zevk alır. Bunların “Ya sev, ya terk et” tarzındaki şovenizmi sloganlaştırdıkları görülür.
Püritenlerin silahları; çok çalışmak, kurallara bağlılık, ayrıntılara önem vermek, hoşlanma duygusunu ertelemek, gerekirse başka yaşama bırakmaktır.
Kişiliklerini işleten en büyük mekanizma, yanlış bir şey yapmaktan ölesiye korkmalarıdır. Onlara göre hiçbir hata önemsiz değildir. Her şeyi sıfır hata ile isterler. Sadece kendileri için değil, diğer insanlar için de hissederler. Ancak hatasız bir ortamda olduklarına inandıklarında kendilerini güvende hissederler.
Püriten kişi toplumdaki tatsız, can sıkıcı işleri başarı ile halleder. Bu kişi birinci adam olursa, vay onun yanında çalışanların haline demek gerekecektir. İkinci adam olurlarsa büyük bir boşluğu doldururlar.
Püritenlerin kontrol duygusu
Püritenler eğer yönetici iseler, ancak başkalarının yaşamını kontrol ederek kaygılarından kurtulabildikleri için, son derece yıpratıcı ve yıkıcı olurlar. Obsesif kişiler bir insanın ne yaptığını ve nasıl yaptığını kontrol eder, onlar da mükemmeliyetçidir. Püriten kişi ise diğer insanların ruhunu kontrol etmek ister. Başkalarının onu sevmek gibi bir zorunluluğu vardır. Kendisini sevmeyen insanı kolayca düşman kategorisine atabilir.
Sorumluluk sahibi, akıllı, çalışkan fakat katı, esnek olmayan yapıları nedeniyle kolayca öfkelenirler. Yakınlarına hayatı dar ederler. Doğru ve ateş gibi yakıcı eleştirileri vardır.
Kötü bir dünyada değeri bilinmemiş, başkalarının gevşekliği yüzünden bunalmış, hayal kırıklığı içindeki insanın ruh hali ile hep kızgın ve gergindirler. Kontrolü kaybetme duygusu onların öfkesini çok arttırır. Başkasını onayladıklarında veya evet dediklerinde hata yapabilecekleri korkusu içerisindedirler. Ne yapmanız gerektiğini size söyleme istekleri en büyük tutkularıdır.
Toplumsal etkisi
Geçtiğimiz yüzyıllarda doğru, iyi ve güzeli topluma kabul ettirmek için baskıcı yaklaşımlar bir yöntem olarak benimsendi. Ancak günümüzde insanların iyi, doğru, güzel olması yetmiyor. Özgürlük duyguları ve iletişim teknolojisi, insanca yaşamak arzusu ve iyiyi iyi şekilde yaşamak duygusunu insanlarda pekiştirdi.
İnsanlar çoğulculuğu, farklı kültürel mirası yaşamayı ve kültürel duyarlılığı önemsiyorlar. Toplumsal barışın sağlanması için farklı düşüncelerin ifadesine fırsat vermek gerekmektedir. Birilerinin çıkıp ‘sizin iyiliğiniz ve toplumun iyiliği için’ diyerek başkalarına ızdırap çektiremeyecekleri bir dünyada yaşıyoruz artık.
Baskıcı yöneticilere nasıl davranılmalı?
Adalet ve güzellik, kendilerini hak edenlerden çok almasını bilenlere verilmektedir. Hakkını aramasını bilmeyen insan, o hakka layık değildir. Hak arama bilinci, baskıcı yöneticilere karşı en büyük çözümdür. İnsanlar haklarını aramazlarsa, o ülkeyi yönetenlerin baskıcı olması içgüdüsel bir gidiş olacaktır. Çünkü insan doğuştan adil ve iyi değildir. Birilerinin duygularımızı dengelemesi ve ayna işlevi görmesi gerekir. Bunun için demokrasilerde muhalefet ve hak arama çabası desteklenmiştir.
Püriten ahlâk sahibi yöneticilerden hiçbir zaman tam not beklenilmeyeceğini bilmek gerekir. Küserek sonuç alamazsınız. Sizi o zaman yetersiz olarak algılar ve önemsememeye devam ederler. İsyan etmek de faydasızdır. Bu defa haklıyken haksız duruma düşersiniz. Fakat incindiğinizi söylemelisiniz. Bir kişi bile olsa doğruyu doğru şekilde söyleyen kişiye, yönetici püritenler saygı duyarlar.
Öfkeli davranışlar, baskıcı ahlâktaki kişi tarafından kendisine yöneltilmiş haksız bir saldırı ve hakaret olarak algılandığı için onlarla kararlı ve tutarlı bir diyalog, uzlaşmacı yaklaşım daha doğru olacaktır.
Püriten ahlâktaki kişiler, diğer insanlardan daha doğru, daha iyi ve başarılıdırlar. Bunu kabul edip takdir edin. Ama kullandıkları yöntemin çağdışı olduğunu, önceliklerinin yanlış olduğunu açık ve dürüstçe ifade edin.
Kendilerini en vatansever, en çalışkan, en disiplinli gören bir yöneticinin, kullandığı yöntemler konusunda kendisiyle yüzleşmesini sağlamak gerekir. İnsanların davranışlarını düzeltmek ve toplum mühendisliği için ceza vermek ve yasaklamalar koymak korkunç bir stratejidir. İnsanlarda cezadan kurtulma içgüdüsü vardır. İnsan köpek gibi ceza ve otoriteyle değil, kedi gibi başını okşamayla daha iyi ve kalıcı eğitilir. Merak duygusu insanda sansürlü şeylere kolay yönelir. Görmesine izin verilmeyeni daha çok görme arzusu duyar. Cezaya misilleme yapma, özgür yapıdaki insanlarda olan bir güdüdür. Özellikle haksız olduğuna inanıyorsa...
Püriten ahlâkta olan insanlara, yanlışla mücadele biçimlerinin yanlışı arttırdığı, psikoloji bilimi ölçekleri ile anlatılmalıdır. Ancak bu şekilde baskıcı kültür, yerini demokrat kültüre bırakır. Tabii bu da yavaş yavaş olacaktır. Kültürel değişim hiç aceleye gelmez.
Korkunun arttığı ortamda özgüven azalır.
Doğruların peşinden gitmek risk almayı gerektirir.
Üniversite fikrini zorla kabul ettirmeye başlar ve farklı fikirleri konuşturmazsa ‘bilimsel istibdat’ başlar.
Resmi ideolojinin sözcüsü olmak üniversiteler için en tehlikeli seçenektir.
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=141424

AYDINLANMA?

AYDINLANMA?_ Taha AKYOL

BİZDE, hele de 'kurumlar'da "Aydınlama" deyince akan sular duruyor! Marksizmin, "bilimsel sosyalizm" etiketiyle bilim adına hükmetme' yetkisini kendinde görmesi gibi, bizde de "Aydınlanma" deyince mutlak doğruyu savunuyormuşuz gibi bir psikoloji oluşuyor. Hatta bazı hukukçularımız Aydınlanma'yı bir anayasa hükmü haline getiren anayasa taslağı bile hazırladılar!Aydınlanma anlayışının nasıl baskıcı bir eğilim olduğunun kanıtlarından biridir bu!Aydınlanma'nın tarihinde de bir "aydınlanmış despotizm" (münevver istibdat) övgüsü vardır! Sky Türk kanalında cumartesi gecesi Enver Aysever'in "Aykırı Sorular" programında konuşurken de bu konu gündeme geldi. "Aydınlanma" kavramının bu kavramı kullananlara nasıl bir haklılık ve üstünlük duygusunu kazandırdığını gördüm.Marksizmdeki "öncü aydınlar" teorisi de böyleydi.Totaliter aydınlanma"Aydınlanmanın, aklın, bilimin" sözcüsü olmak! Muazzam bir psikoloji tabii! Peki, "ötekiler?" Onlar cahil, satılmış, örümcek kafalı, hasta falan olmalı!Öyle suçluyorlar zaten. Mitingdeki bir konuşmacı Meclis çoğunluğu için "Bunlar hasta" diyebildi!Bilim ve aydınlanma anlayışında bilimin her şeyi kapsadığına, her alanda tek yol gösterici olduğuna iman edilir. 'Ters' bir şeyler söyleyenler ya hasta ya satılmış olmalı!Soljenitsin ve Pasternak gibi 'ters' düşünenler uzun süre tımarhanede tutulmuşlardı.Siyasi bir görüşü bu şekilde bilimle özdeş saymanın nasıl totaliterliğe yol açtığını, totaliter siyasi ideolojilerin babasının da Aydınlanma filozofu Rousseau olduğunu Talmon, "Origins of Totalitarian Democracy" adlı eserinde göstermiştir.Sadece din adına değil, bilim, akıl, Aydınlanma adına da birçok bilgin ve düşünür katledilmiştir! Lavoisier, Aydınlanma uğruna kesilen bilgin başlarından sadece ilkidir!Çağımızda bilimÇağdaşları gibi Atatürk de pozitivistti ve 'Fransız Aydınlaması'ndan esinlenmişti. Ama asıl hedefi "muasır medeniyet"tir ve çağımızdaki muasır medeniyet, Aydınlanma'yı ve pozitivizmi çoktan aşmıştır.Aydınlanma, Newton fiziğine dayanıyordu. Bilimin her alanda, her şeyi kapsayabileceğine itikat ediyordu. Çağımızda ise izafiyet ve kuantum teorileri yepyeni bir evren tasavvuruna yol açmıştır. Karl Popper de göstermiştir ki, bilim "doğrulanmış bilgi" demek değil, "yanlışlanabilir" teori, yani sınanması mümkün bilgiler demektir. Bilimin bu şekilde "sınanabilirlik"le kendi 'yetki' alanını belirlemesi bilimi totaliterlikten uzaklaştırmış, insanların felsefi, estetik, dini ve siyasi tercih hürriyeti genişlemiştir. Karl Popper'in aynı zamanda bir liberal demokrat ve açık toplum savaşçısı olması tesadüf değildir."Bilim" her alanda değil, kendi 'sınanabilir' alanında tek rehberdir; bunun dışında geniş bir "felsefi tercih" alanı da bulunduğu içindir ki, değişik siyasi görüşler vardır, dindar ve ateist bilim adamları vardır.Nitekim dindar bir Müslüman olan Prof. Abdüsselam ile aktif ateist Prof. Weinberg "elektromanyetik etkenlerin bileşimi" konusunda birbirlerinden habersiz olarak aynı bilimsel teoriyi kurarak Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmışlardır.Elbette türbanlı bir kız da yarın çeşitli bilim ödülleri kazanabilecek bir performansı gösterebilir.Bırakınız öğrensinler, bırakınız öğretsinler.Hür üniversitede sadece dinin değil, Aydınlanma'nın da yasakları olamaz!
(Milliyet;11.02.08)
http://www.milliyet.com.tr/2008/02/11/yazar/akyol.html

ORTA ÇAĞ DEDİKLERİ

YOKSA EN İYİSİ ORTA ÇAĞ’A DÖNMEK Mİ? _ Haşmet BABAOĞLU

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in şu sözü bazı gazetelere manşet oldu: “Orta Çağ’a dönülemez!” Malum, ilköğretim kültürümüzden devletin tepelerine kadar pek sevilen, tutulan, kullanılan bir kalıptır “Orta Çağ karanlığı!..” Ne kastedilir peki?Teolojik devlet ve toplum kastedilir; alttan alta İslam toplumları tarihine atıfta bulunulur ve “karanlık” çağrışımlar uyandırılır. Tabii Batı tarihçilerinin kendi tarihlerini bölümlemekte kullandıkları modelin bizde aynen taklit edilip kullanılması da tuhaf ve ironik.Çünkü Batı “Orta Çağ”ını yaşarken İslam toplumları tarihinin en parlak dönemi yaşanmıştır. Öyle bir çağ ki, o dönemde İslam toplumlarındaki bilimsel-felsefi gelişmenin etkisinin hem Protestan reformasyonuna hem de Rönesans’a kaynaklık ettiği bilinmektedir. İşin bu tarafını geçen gün Fehmi Koru da ayrıntısıyla yazdı ve “dönmeyelim, tamam da hangi Orta Çağ’a dönmeyelim” diye sordu. (Yeni Şafak, 09. 02. 08)
***
Ancak ben burada Fehmi Koru’nun da yazısında hiç değinmediği, belki ihmal ettiği bir noktadan söz etmek istiyorum.Çocuksu ezberlere bağlı kalınmak isteniyorsa, karışmam. Ama eğer gerçeklerin peşinde koşuluyorsa (ki bundan kuşkuluyum) Türk aydınının bu Orta Çağ meselesinde öğrenmesi, bilmesi, hesaba katması gereken başka bir şey daha var.Diyelim ki derdimiz bilimden, özgür düşünceden, haktan hukuktan uzak “karanlık bir çağa” dönülmesine karşı çıkmak!..Diyelim ki bunun için Batı modelini kullanacağız...Tamam!Ama acaba Batı Orta Çağı’nı böyle suçlamak ne kadar doğru, ne kadar meşru?Yoksa yanıltıcı bir kolaycılık, daha da doğrusu, cehalet mi?
***
Gerçek şu!Okumuyor, öğrenmiyoruz. Okusak da, hangi kesimden olursak olalım, ezberimizi tazelemek için okuyoruz.Zihni açık, bütün gelişmelerden haberdar akademisyenlerimizin çalışmaları ve düşünceleri popüler kültüre pek yansımıyor.Hâlâ en kolayından klişeleri gündelik siyasete tahvil etmekte çok becerikli Bekir Coşkun, İlhan Selçuk, Hasan Karakaya gibi gazete makalecilerini “fikir adamı” sayıyoruz.O yüzden de Batı’nın saygın tarihçileri ve düşünürleri için artık pek tartışmalı olarak görülen bir tezi; yani Orta Çağ’ın insanlığın karanlık dönemi olduğu iddiasını kesin doğru sanmamıza şaşmamak gerek!
***
Orta Çağ’a “orta” adını vermek bile belli bir siyasal-kültürel bakışın sonucu...Antik Yunan-Roma dönemiyle Rönesans arasını yok sayan paradigmanın ürünü bu adlandırma.İkisinin ortasına “orta” diyor. O da yetmiyor! Koyu bir Roma hayranı olan ve Roma’nın yıkılışından yakınan şair-düşünce adamı Francesco Petrarca’nın (1304-1374) yaşadığı çağa “karanlık çağ” demesinden esinlenerek bütün bir Orta Çağ’a “karanlık çağ” deniyor. Yine de unutmamalı ki, 19. Yüzyıl tarihçilerinin “karanlık çağ” tabirini kullanışı “aydınlanmacı-Protestan” siyasetçiler kadar keskin ve horlayıcı değildi! Onlar Roma’nın yıkılışından Protestan reformuna kadar geçen dönemin Avrupa’sını pek bilmedikleri için bu kavramı kullanıyorlardı.
***
Günümüzde tablo farklı.Günümüzde Orta Çağ hakkında çok bilgi var.Hatta Orta Çağ’da serfliği kötüleyerek “karanlık” terimini meşru göstermek isteyen “aydınlanmacı”larla “ne yani, bir derebeyinin serfi olmak Roma’da köle olmaktan daha mı kötü?” diye dalgasını geçen tarihçiler var bugün.Matematik, fizik, kimya...Bilmeliyiz ki, bunların hepsi Avrupa’ya o “karanlık” denen çağda girmiş, serpilmiş. Matbaanın icadı bile o çağın son dönemlerine rastlıyor.Daha ötesi, Rönesans Avrupası’yla Orta Çağ Avrupası’nı gündelik yaşamda kadınların yeri açısından karşılaştıranlar küçük dillerini yutuyor. Çünkü “karanlık çağ”ın kadınları daha “özgür” ve toplumsal yaşamda daha fazla erk sahibi!
***
Örnekler böyle sürer gider ama yazıyı burada kesmek gerek, yer yetmez çünkü.Bunları anlatmaktaki kastım şu; atıp tutmakla, basmakalıp yargılarla yürümüyor bilginin işleri..Türk aydınının atıp tutmak yerine epeyce ders çalışması gerekiyor.Son olarak da, inatçı ezbercilere bir soru: O cadıları, büyücüleri yakan Roma engizisyonu ne zaman kurulmuş, o insanlık acısı hangi çağda yaşanmıştır?Hadi önce bunu öğrenin de öyle gelin!

( Vatan;11.02.08 )

http://www9.gazetevatan.com/haberdetay.asptarih=11.11.2007&Newsid=161336&Categoryid=4&wid=9

Ateistlerin İnancı

ATEİSTLERİN İNANCI _ Mustafa Akyol


Ateist, yani ‘tanrıtanımaz’ insanlara bazen ‘inançsız’ da denir. Oysa bu çok yanlış bir sözdür, çünkü aslında onlar da inançlıdır: Allah’ın ‘yokluğuna’ inanmaktadırlar. O’nun için ‘vardır’ demek bir iman gerektirdiği gibi, ‘yoktur’ demek de iman ister. Tümüyle inançsız olan bir insan, olsa olsa ‘agnostik’, yani ‘kuşkucu’ olur. ‘Bu konuda bir hükmüm yok, bilemem’ der. Bu basit felsefi gerçeğin günlük siyasi tartışmalarımızla yakından ilgisi var. Çünkü Türkiye’de ‘inançlar’ dendiğinde sadece Allah’ı kabul eden ‘teist’ (ilahi) dinler kast ediliyor. ‘İnançlar kamusal alana girmemeli’ denince de sadece söz konusu dinler dışlanıyor. Örneğin ‘militan dogmatiklerin üniversite bünyesine kabul edilmemesini’ talep eden Prof. Dr. Celal Şengör, bu sözüyle sadece dindar Müslümanları hedefliyor. Oysa ‘ben ateistim’ diyen Prof. Şengör de bir ‘dogmatik.’ Kullandığı üslup da bir hayli ‘militan’. Dolayısıyla eğer onun istediğini yaparsak, bizzat kendisini de üniversiteden çıkarmak gerekecek. Madem kamusal alanda dogma yasak, buyrun kapı önüne!.. Eminim ateistler buna itiraz edecekler, teist inançların ‘hurafe’ye, kendilerinin sahip olduğu ateist inancın ise ‘akıl ve bilim’e dayandığını söyleyeceklerdir. Yüz yıl öncesinde yaşıyor olsaydık, bu iddia bugünkünden daha güçlü olurdu. O zamanlar gelişen bilimin Allah inancını yok edeceği ve ‘din sonrası’ seküler bir dünya yaratacağı fikri pek yaygındı. Oysa işler hiç de öyle gitmedi. 20. yüzyılın ikinci yarısında özellikle fizik alanında elde edilen bulgular, evrenin yoktan var edilmiş ve ‘tasarlanmış’ olduğuna işaret eden güçlü kanıtlar ortaya koydu. O yüzden bugün dünyada sadece ‘Allah’a inanan bilim adamları’ yok, bilimsel verilerden yola çıkarak bir Yaratıcı’ya inanmış eski ateistler bile var. ‘Akıl ve bilim’in ateizmden çok teizmi (Allah inancını) destekler hale gelmesi, düşünürlerin önüne yeni bir soru da koyuyor. Eskiden hep ‘insanlar niçin Tanrı’ya inanır’ diye sorulur ve bir dizi psikolojik faktör sayılırdı: Ölüm sonrasından korkmak, güçlü bir varlığa sığınmak gibi. Ama artık ‘insanlar niçin ateist olur’ diye de soruluyor ve yine psikolojik faktörler inceleniyor. Örneğin Amerikalı düşünür Benjamin Wiker, ateizm ile ‘hedonizm’ (hazcılık) arasındaki ilişkiyi vurgular. Hazcılık, Eski Yunan düşünürü Epikür’le başlayan bir akımdır. Epikür, özetle, ‘insanın hayattaki tek hedefi haz almak ve acıdan kaçmak olmalıdır’ der. Bu ise Epikür’ü ateizme götürür. ‘Tanrı fikri, bize ahlaki sınırlamalar getirmekte ve zevklerimizi kısıtlamaktadır’ diyen düşünüre göre, ateizm ‘ hayatın tadını çıkarmanın’ yoludur. Kısacası ‘ hakikat’ değil ‘ haz’ aradığı için varmıştır ateist dogmaya... Ben ateizmin, özellikle Türkiye’de, bazıları için bir ‘ego tatmini’ işlevi gördüğünü de düşünüyorum. Bunu en net bir kaç yıl önce CNNTürk’ün Beş N Bir K programında konuşan bir aydınımızın sözlerinde sezmiştim. ‘Ateizm zordur, hiç bir güce dayanmadan yaşamak herkesin harcı değildir’ gibi bir şeyler söyleyip kameraya doğru derin bakışlar atmıştı. Böylesi nutukların ‘alt metninde’, toplum değerlerine başkaldıran, sıradışı ve güçlü insan imajını okumamak mümkün değildir. Etrafa bunu saçmanın da kendine has bir hazzı olmalı. Kimi ateistin bilinçaltında ise bağnaz bir dindarla yaşanmış kötü bir anı, ‘ham softa ve kaba yobaz’a duyulan tepki yatar. Ve kategorize edemeyeceğimiz daha nice sebep... Her ne olursa olsun onlarınki de bir inançtır ve demokratik toplumda elbette yeri vardır. Bilime veya ‘kamusal alana’ ipotek koymamaları şartıyla. ( Star;11.02.2008 )
http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=141894

09 Şubat 2008

70 MİLYONA BİR CÜMLELİK FELSEFE...

70 milyona bir cümlelik felsefe yeter mi? _H. Gökhan Özgün / 08.02.2008

Bilginin sopası hâşâ yoktur. Ama bilgi, Türk'ün eline geçince, ne hikmetse, kötü günde filistin askısına, iyi günde kızılcık sopasına dönüşür. İyi günlerdeyiz. Kızılcık sopası günlerindeyiz. Tadını çıkarın. 'Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.' İşte size Türk'ün sopası. Bu hadis, Uğur Mumcu'ya atfedilir. Aslında Konfüçyüs’e aittir. Konfüçyüs'ün söylediği tam olarak şöyledir. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, tehlikelidir. Yani gördüğünüz gibi, aslında bu bir bilgi cümlesi değil, bir fikir cümlesidir. Bir şeye tehlikelidir demek, bir bilgi değil, bir fikirdir. Bu cümleye takıntılıyım, çünkü bu cümle Cumhuriyet'in yegâne bilgi kuramıdır. Türkiye'de felsefe diye bilinen her şey Konfüçyüs'ün bu fikir kırıntısından ibarettir. Bu cümleyi her eline geçiren, onu bir kırbaç gibi şaklatarak ortalıkta dolaşır. Türkiye'yi terbiye etmeye girişir. Ama bir gün Türkiye bu kırbaca dayanamaz, ısırıverir. Türkiye bir hayvan gibi, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmuştur. Onu kırbaçlayana ifrit olmaktadır. Niye ifrit olduğu hakkında belki bir bilgisi yoktur. Ama artık bir fikri vardır. Bu kadar acı verdiğine göre, bu, kötü bir şeydir. Halbuki 'bilgi' sahibi olsa, o kırbacın yüksek bir bilgiden yapılmış olduğunu anlayacaktır. Di mi? Fikrini değiştirecek va acı çekmeyecektir. Bu halk cahildir. Bu halk vahşidir. Boşu boşuna acı çekmektedir. Halbuki kimileri için tam tersi geçerlidir. Yani, önce fikir sahibi olmadan asla bilgi sahibi olunmaz. Bir dedektif düşünün, bir intihar vakasıyla karşı karşıya, bütün deliller intihara işaret ediyor. Var olan bilgiler ışığında dava kapanacak. Ama dedektifin bir fikri var, diyor ki, intihar değil cinayet. Herkes ona şaşkınlıkla bakıyor. Ve soruyorlar? Nereden biliyorsun diyorlar? Bilmiyorum diyor, dedektif. Benimkisi sadece bir fikir. Ve dedektif, bu nereden geldiği belli olmayan fikir sayesinde belki de yeni deliller topluyor ve bir cinayeti aydınlatıyor. Fani ve zamanı kısıtlı bir yaratık olan insan aslında böyle bilgi edinir. Önce bir fikri ya da inancı olur. Bu ona, bir alan, bir bölge, bir istikâmet yaratır ve bunun üzerinde ilerleyerek 'bilgi' edinir. Edindiği bilgi, sonunda ilk fikrini, inancını pekiştirebilir de, ondan uzaklaştırabilir de. Zaten bu böyle olmasa, demokrasi içi boş bir laftan ibaret kalır. Bu böyle olmasa, kimi köşe yazarlarının doktor muayenehanesi duvarı süsler gibi akademik liyakâtlarıyla köşe süslemeleri gerçekten anlamlı olurdu. Bu böyle olmasa, tarih tarihçilere, siyaset siyaset bilimcilere bırakılabilirdi. Hatta Türkiye, kimsenin bilmediği 'bilgilere' sahip derin devlete bile teslim edilebilirdi. Herkes kendi bilgisinin kapısını kendine ait felsefi bir fikirle açar. Bu felsefi fikre din de dâhildir. Kapıyı açan ilk intibâ , bilginin intibah dönemdir. Felsefe bu yüzden önemlidir. Çünkü felsefe bilginin yegâne demokratik imkânıdır. Felsefe, okumuş okumamış, bilgili cahil, herkese sunulmuş, herkese açık bir imkândır. Tabii hukuk gibidir. Tabii akıldır. Herkes felsefe yapabilir. Herkes felsefe yapabildiği için siyaset vardır, demokrasi mümkündür. Felsefeyi bir ben yapıcam demek, açık açık hepiniz kölemsiniz demektir. 'Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olunmaz' cümlesi bana battığı için bu cümleyi araştırdım. Yoksa bunun Konfüçyüs'ün bir cümlesi olduğu ve eksik aktarıldığı bilgisi bana şans eseri ya da vahiy yoluyla gelmedi. Yani, önce fikir sahibi oldum, sonra bilgi. Demokrasiyi engellemek, felsefeyi ve dolayısıyla bilgiyi engellemektir. İnsanların bilgiye açılan çok şahsi felsefe kapılarını ebediyen kilitlemektir. Onları devlet kapısı önünde kuyruğa sokup karneyle bilgi vermektir. Üniversiteye türbanlı kızları sokmamak için yaygara koparacaklarına, Kemalist Türk Silahlı Kuvvetleri'nin liselerde zorunlu kıldığı din derslerini toptan kaldırmak için niye yaygara koparmıyorlar? Din dersi yerine zorunlu felsefe ve din tarihi dersi koymak için niye mücadele etmiyorlar? Şimdi tam zamanı. Bu çelişki size bir fikir verebiliyor mu? Yoksa fikir sahibi olmak için gerekli bilgi gelmedi mi henüz? AKP'den her şeyin hesabını sormayı anlıyorum da, Türkiye'nin derin muhalefetsizliğinin bütün hesabını da AKP'ye yüklemeyi anlamıyorum. Burada büyük bir garabet var. İşte yine bilgiden önce fikrim var. Çünkü aynı Konfüçyüs, 'Fikir sahibi olmadan bilgi sahibi olmak, gereksizdir' de diyor. Bak işte bu, bence de öyle. Acaba bunu niye hiç söylemediler bize? Bu konuda bir fikriniz var mı? Ya da bir bilginiz?
(Radikal; 08.08.08)
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=246877&tarih=08/02/2008

BİLİMPERESTLERİN YANILGILARI

BİLİMPERESTLERİN YANILGILARI

Mustafa AKYOL / February 6, 2008
[6 Şubat 2008 tarihli
Star gazetesinde yayınlandı]

Koyu “laikçi” Prof. Dr. Celal Şengör’ün “dindarlar üniversitelere alınmasın” önerisi, gündeme geldiğinden beri eleştiriliyor. Jeoloji profesörünün “din, bilime dayandırılamaz” kuralından, “dindarlar bilim yapamaz” gibi vahim bir sonuç çıkarmasının yanlışlığı, zaten ayan beyan ortada.
Ama aslında bundan da ileri gitmek ve Sayın Şengör ve onun gibi düşünen “bilimperestlerin” dünya görüşünü biraz kurcalamakta yarar var.
Prof. Şengör, “Din, belirli dogmalar çevresinde kurulmuştur… bilim ise sürekli olarak gerçeği arayan bir düşünce sistemidir” diyor. Yani bilimin salt “somut gerçekliğe” dinin ise sırf “inanca” dayandığını ileri sürüyor.
Oysa bakın dünyanın önde gelen astrofizikçilerinden biri olan Arizona Eyalet Üniversitesi öğretim üyesi Paul Davies, 24 Kasım 2007 tarihli New York Times’daki makalesinde bu konuda ne demiş:
“Bize sürekli bilimin dünya hakkındaki en güvenilir bilgi kaynağı olduğu, çünkü test edilebilir hipotezlere dayandığı, dinin ise inanç üzerine kurulduğu söylenir… Bu ayrımdaki sorun şudur ki, bilimin de kendi inanç-bazlı iman temeli vardır. Tüm bilim, doğanın rasyonel ve anlaşılabilir bir düzene sahip olduğu varsayımı üzerinden işler. Eğer evrenin anlamsız karmaşalar ve keşmekeşlerle dolu olduğunu düşünseydiniz, bilim adamı olamazdınız.”
Prof. Davies, bundan şu sonuca varmış:
“Dolayısıyla hem dinin hem de bilimin temelinde inanç vardır: Her ikisi de evrenin dışında bir şeyin varlığını kabul eder: Ya açıklanamayan bir Tanrı’yı, ya da açıklanamayan doğa kanunlarını.”
Bu gerçek, bir “bilimci” ile bir “dinci” arasında aslında bir “inanç dozajı farkı” olmadığını gösteriyor. Elbette eğer “dinci”nin inandığı dinin öğretileri fiziksel veya sosyal gerçekliği görmesini engelleyecek katılıktaysa, ortaya ciddi bir dogmatizm sorunu çıkar. “Dünya dönmüyor” diye fetva veren Ortaçağ Katolik Kilisesi veya Suudi “alim” İbn Baaz örneğinde olduğu gibi…
Ama bir “bilimci” de alabildiğine dogmatik olabilir. Sovyet tarımını “diyalektik materyalizm”e göre çarpıtıp mahveden Trofim Lysenko veya Prof. Şengör’ün “Erke”cilik oynayan ideolojidaşları gibi…
Bu, Türkiye’deki “bilimperest”lerin göremediği gerçeklerden biri. Bir diğeri de, bilimin bize öğretebileceklerinin sınırı ile ilgili.
Prof. Şengör bilimi sınırsız görüyor. Hatta “bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur” diyor.
Bu, vahim bir yanılgıdır. Başka her şeyden önce bilimin kendi disipliniyle çelişir. Çünkü bilimin yöntemleri deney ve gözlemden ibarettir. “Bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur” önermesini ise ne deney ne de gözlem yoluyla test edemezsiniz. Bu, felsefi bir iddiadır. Nitekim zaten Prof. Şengör de dayanak olarak bir felsefeci olan Bertrand Russell’a başvurmuş.
Gerçekte insanlığın bilimden başka daha pek çok “bilgi kaynağı” vardır. Örneğin ben “insanlara adaletli ve merhametli davranmak gerekir” önermesinin doğru olduğunu biliyorum. Beni buna ikna eden hiç bir fizik kanunu, kimya formülü veya biyoloji teorisi yok. Hatta “bilimperestler”in pek sevdiği bazı biyoloji teorilerinin sosyal uyarlamalarına, örneğin Sosyal Darwinizm’e bakarsak, adalet ve merhametin çok aptalca şeyler olduğu sonucu çıkabilir. Ama “vicdan” (sezgi), “gelenek” ve Prof. Şengör’ün hiç hazzetmediği anlaşılan “vahiy” gibi bilgi kaynakları, beni söz konusu değerlere inandırıyor.
Aslında dünya tüm bunları göreli ve kaba pozitivizmi aşalı çok zaman oldu. Sorun, bizim bilimperestlerin fanus içinde yaşamasında.


http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/02/bilimperestlerin_yanilgilari.php

05 Şubat 2008

Cehl-i Mürekkeb = Bilimsel Cehalet

REKTÖRLERE AKIL VEREN GENERAL
…..
Bugün batıda farklı düşünen, radikal düşünen kişilere ödül veriliyor. Çünkü fikirlerin çatışması yeni fikir doğuşlarını getirir. Özgün fikirler kitleleri etkileyen en güçlü silahlar olmuştur. Fakat fikir üretmeyen sadece protesto eden, projesi olmayan sadece yasakları olan bir üniversite Türkiye’ye yakışmıyor.
Türk toplumu doğu değerlerinin yerine batı değerlerini koymadı. Resmi ideolojinin ısrarlarına rağmen kendi modernizmini oluşturmaya çalışıyor. Genç kızların başörtüsü ile toplumda var olması, dinlerinden vazgeçmeden sosyalleşmeleri sosyolojik bir seyirdir.
İnsanlar kapitalist ahlakın acımasızlığına ve modernizmin bencilliğine karşı dinin teselli etme gücüne sığınıyorlar.
İnsanlar dinin yaşama anlam katma gücünü fark ediyorlar. Mücadele edilmesi gereken ve kökü kazınması gereken şey dini değerler değil cehalettir.
Eski modernizm imkansız, ya yeni duruş yahut yok oluş, bunu görmemek cehalettir. Cehaletin en kötüsü de “bilimsel cehalet”tir. Eskiler “cehli mürekkeb” derlermiş. Hem bilmiyor hem de bilmediğini bilmiyor demektir.
“Bilimsel cahiller” önyargılarla hareket ederler. Realite körlüğü içerisindedirler.
Bilim inancı taklit ederse kendi dogmasını oluşturur. Eleştiriye kendini kapatır.
Üniversitelerin ideolojileri, bu resmi ideoloji bile olsa kutsallaştırmaları “bilimsel cehalettir.” “Bilimsel cehalet” ise savaşçı rektörler ortaya çıkarır. Askeri akılla fikrinin önüne dogmayı koyar.
Yahut tek dertleri ellerindeki gücü muhafaza etmek olanlar, yani nefsini kutsallaştıranlar Türkiye’yi 27 Mayıs karanlığına götürmek isterler.
Bilimsel cahiller”e dikkat edelim.
Prof.Dr. Nevzat TARHAN

http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=141348

Laymanın Dayanılmaz Cesareti

Laymanın dayanılmaz cesareti _ Yasin AKTAY

Başörtüsü, laiklik ve din politikaları gibi konularda Türkiye'nin en önemli sorunu, bu konularda konuşmanın bir bilgi ve ehliyet gerektirmediğinin zannediliyor olması. Bilenler de konuşuyor bilmeyenler de. Ama bilmeyenler cahil cesaretleriyle lafa gürültülü bir tonla katıldıkları için bilenlerin sesini bastırıyor.
Laiklik konusundaki bütün bilgileri ilkokulda kendilerine “din ayrı devlet ayrı” diye ezberletilen basit cümleden ileri gidemeyenler, bu ezberin üzerine yeni hiçbir felsefi mülahazayı takip etmemiş olanlar, toplumda hangi konunun laikliğin alanına girdiğini tayin etme konusunda kendilerini süper yetkili görebiliyorlar. Bunu yapabilmek için din alanının nerede başlayıp nerede bittiği hususunu da tayin emek üzere birer müçtehit kesilebiliyorlar.
Belki laiklik kelimesinden kendilerine kalan tek miras, en kötü miras bu olsa gerek: konu dışı olanların, yani layman olanların, hariçten gazel okuyanların bütün ortama hâkim olmaları.
Laiklik batıda gerçekten çok önemli bir projeydi, sadece farklı dinler veya gruplar arasında değil meslek alanları arasında da bir çizgi çizen bir barış projesiydi ve kesinlikle böyle bir sonuç hedefliyor değildi. Layman olanların, ehil olanların önüne geçme teşebbüslerine karşı her meslek kendi ehliyet ve yeterlilik standartlarını belirleyerek bir koruma mekanizması geliştirmiştir. Böylece örneğin tıp alanında belli bir eğitimden geçmeyenlerin o alan hakkında ileri geri konuşması önlenmiştir. Hukuk alanında, din alanında veya kısaca bütün alanlarda konuşmanın gerektirdiği uzmanlık koşulları belirlenmiştir.
Bugün başörtüsü yasağının hiçbir yasal dayanağı bulunmadığı halde bunun uygulaması biraz da rektörlerin katkılarıyla sağlanabiliyor. Başörtüsü yasağı en azından laiklikle, dinle, sosyal barışla, bireysel ve toplumsal hak ve özgürlüklerle ilgili olduğu için böyle bir konudaki uygulamanın en azından sosyolojik, teolojik, siyaset-bilimsel birçok sosyal bilim verileriyle destekleniyor olması lazımdı. Oysa son yazıda da söylediğim gibi, acı bir gerçektir ki içinde tıp fakültesi bulunan 55 devlet üniversitesinin 45 tanesi tıpçı rektörlerce yönetilmektedir.
Geçtiğimiz aylarda bir televizyon programında eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz, İslam felsefesi, laiklik, ilahiyat alanında bir ilahiyatçının olamayacağı kadar cesur tezler ileri sürdü. İbn Rüşd ile Gazali arasındaki tartışmadan yarım yamalak anladıklarından bütün İslam tarihinin okunması için destursuzca büyük büyük tezler ileri sürmekten hiç çekinmedi. Ki, herkes bilir, o görev süresince de emeklilik hayatında da bunu hep yaptı. Konu biraz özel konulara geldi ve sunucu kendisine tekrar üniversite hayatına dönmeyi düşünüp düşünmediği yönünde bir soru yöneltti. Bir saattir kendisiyle hiç ilgili olmayan, hiç uzmanı olmadığı hususlarda cesurca konuşan aynı adamın gerçekten bildiği alanda girdiği tevazu modu izlenmeye değerdi. Gürüz, (mealen) şöyle dedi: “
Bizim alanımızda (Kimya) çok yeni gelişmeler oluyor, ben o gelişmeleri takip edemediğim için, şimdi üniversiteye döndüğüm taktirde ayak uydurmakta zorluk çekerim, bilime ve uzmanlığa olan saygımdan dolayı bunu yapmam”.
Gerçekten inanılmaz bir şey. Kendi bildiği alanda insanı mütevazi olmaya zorlayan bir mekanizma çalışıyor. Din konusunda konuşmanın da bir miktar alan bilgisi gerektirdiğini ona kim söylemeli acaba?
ÜAK üyelerinin, yani aralarında konunun uzandığı alanlar hakkında bilimsel bir ehliyete sahip olan bir kişinin bile bulunmadığı, çoğu tıp veya fen bilimlerinden gelen hocaların, yıllardır uygulamakta oldukları bu tek kelimeyle “ayıp” yasağı kaldırıp bu utancı bitirmeye çalışan anayasal girişime karşı nasıl canhıraş bir direniş sergilediklerini gördük.
Üstelik ÜAK başkanı her cümlesi içinde bilim adına bir sürü pot kırdığı konuşmasında üniversite ve bilim kavramına da ne kadar uzak olduğunu gösterdi durdu. Üniversitelerin “inanç özgürlüğünün değil bilim özgürlüğünün yaşanacağı yerler” olduğunu söyledi başkan ki, bununla bu sözüne imza atan arkasındaki “üniversite yöneticilerinin” her şeyden önce inancın, bilimin, kanaatin, siyasi görüşün sınırları ve anlamı konusunda behemehal çok temel “felsefeye giriş dersleri” almaları gerektiğini bir güzel gösterdi. Bilim felsefesine bu kadar uzak olanların bilim üretiminin başında olmaları Türkiye'nin en büyük talihsizliği olsa gerek.
Ayrıca söylenenlere göre 150 kişiyle toplandığı söylenen kurulun toplantı sonucunda okuduğu bildiride, bilimsel faaliyetin ruhuna son derece aykırı bir biçimde “oy birliğiyle” mutabık olunmuş. Eser Karakaş'ın dediği gibi bilim camiasında, değil, ancak kimsenin muhalif bir görüş ileri süremediği politbüro toplantılarında olabilecek bir “oy birliği” bu. Veya hiçbir mantıklı ve bilimsel içeriği olmayan böyle bir bildiriye imza atmak için gerçekten hiç hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şeyden anlamıyor olmak lazım.
Bu durumda olanlar sıradan insanlar olsa, kendi ifade özgürlükleri der geçerdik, ama bunların üniversitelerimizin yönetici konumunda olmaları ve bu kadar çok sayılarıyla bir araya gelmiş olmaları, tabii ki işin acı ve düşündürücü yanıdır.
Allah sonumuzu hayr etsin. ( 04.02.08 )
(Bold vurgu bana ait.)

http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=04.02.2008&y=YasinAktay

Üniversite,Bilim ve Din

ÜNİVERSİTE, BİLİM VE DİN - Taha AKYOL / Objektif

CELAL Şengör, ÜAK tarafından YÖK üyeliğine seçildi. Bu elbette bir tavırdır! Çünkü, çok değerli bir jeoloji bilgini olan Prof. Şengör, felsefi ve siyasi fikirleriyle çok radikal bir 'taraf'tır!Prof. Şengör'ün ÜAK üyelerine gönderdiği mektubu, önceki gün görüştüğüm iki rektörden öğrenmiştim. Dün İsmet Berkan "Vahim Bir Mektup" başlığıyla bu mektubu Radikal'de yayımladı. Gerçekten "vahim!" bir mektup.Önce şunu belirteyim: Prof. Şengör benim iyi bir dostumdur! Tanrı, din, metafizik, tercih özgürlüğü gibi konuları aramızda tartışırız ama anlaşamayız.Ben kendi yetki alanımda Sayın Şengör'e hiç yasak uygulamadım. "Bilim ve Yanılgı" adlı kitabımda kendisinden geniş alıntılar yaptım; CNN TÜRK'te kendisiyle deprem jeolojisi, küresel ısınma gibi konularda programlar da yaptım.Öbür yanda, biliyorum ki, Şengör'e "Taha Akyol gibi biriyle nasıl dost olursun, nasıl onun programlarına çıkarsın?!" diyen bağnaz-pozitivist bir 'cemaat' var. Başörtülü kızların üniversitede okumasına karşı 'pozitivizm cihadı'nı açan cemaat... Şengör'ün mektubu bu cemaatin 'aforoz', yani dışlama bildirisi gibidir.Bilimi öğretmek?Sayın Şengör özetle, "Üniversitelerde de yasaklar olur... mesela kimse dünyanın düz olduğunu öğretemez" diyor.Tamam ama bu kızlar üniversitede sizin öğrenciniz olduğunda siz onlara dünyanın düz olduğunu, Aristo fiziğini mi öğreteceksiniz?!Bırakın onlar da herkesin öğrendiği bilimsel bilgileri öğrensin!Sayın Şengör, "üniversitede bilim öğretme" görevi ile "öğrenme" hakkını karıştırıyor! "Bilimi öğretme" adına "öğrenme yasağı"nı savunuyor! Sayın Şengör'ün felsefi itikadı onu totaliter bir bakışa yöneltiyor; kafasındaki "bilim" anlayışı totaliter olduğu için, her alanı kapsıyor, öğrenim hakkı, hukuk, demokrasi gibi kavramların üzerinden silindir gibi geçiyor. "Hukuk rölatiftir" diyerek hukuku bir kenara itebiliyor.Aynı anlayışı savunmak için Russel'ın şu sözlerini aktarıyor:"Bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur!"Burada da Sayın Şengör, "bilim" ile "değer"i karıştırıyor, aynı totaliter bilim anlayışı yüzünden!Bilim ve değerEvet, "bilimsel bilgi"nin bilim dışında hiçbir kaynağı yoktur. Fakat bir de insanlığın "değerler" dünyası ve bu "değerler hakkında bilgi" alanımız vardır. Din, felsefe, estetik, hatta hukuk ve siyasi doktrinler bu alandır.Duygularımız, sezgilerimiz vardır. Bilimin cevap veremediği alanlarda aklımıza takılan sorular vardır. Kaldı ki, rölatiflik ve indeterminizm bilim alanına bile girmiştir. Bilimin belirleyici vasfı olan "deney, gözlem ve sınama" metotlarını her alanda geçerli kılmaya kalkmak, totaliter bir bilim anlayışıdır. Bilimin "deney, gözlem ve sınama" metotlarıyla mesela "güzellik, iyilik, dürüstlük, merhamet" gibi değerler oluşturulamaz. Özgürlüklerimiz de "deney, gözlem ve sınama"dan değil, sübjektif dünyalarımızın kaynağı olan bu "değerler" alanındaki tercihlerimizden oluşur.Biliyorum ki, Şengör'ün mümin Hıristiyan ve mümin Musevi bilim adamı dostları vardır; Batı üniversitelerinde ders veriyorlar! Bırakın ders vermeyi, Şengör, başörtülü kızların bilim öğrenmesine bile karşı çıkıyor!Sevgili Şengör; size jeoloji ve fizik kitaplarında rastlamadığınız bir 'değer'i hatırlatmak istiyorum: "İnsaf!"Siyaset biliminde buna "demokrasi" diyorlar.
CELAL Şengör, ÜAK tarafından YÖK üyeliğine seçildi. Bu elbette bir tavırdır! Çünkü, çok değerli bir jeoloji bilgini olan Prof. Şengör, felsefi ve siyasi fikirleriyle çok radikal bir 'taraf'tır!Prof. Şengör'ün ÜAK üyelerine gönderdiği mektubu, önceki gün görüştüğüm iki rektörden öğrenmiştim. Dün İsmet Berkan "Vahim Bir Mektup" başlığıyla bu mektubu Radikal'de yayımladı. Gerçekten "vahim!" bir mektup.Önce şunu belirteyim: Prof. Şengör benim iyi bir dostumdur! Tanrı, din, metafizik, tercih özgürlüğü gibi konuları aramızda tartışırız ama anlaşamayız.Ben kendi yetki alanımda Sayın Şengör'e hiç yasak uygulamadım. "Bilim ve Yanılgı" adlı kitabımda kendisinden geniş alıntılar yaptım; CNN TÜRK'te kendisiyle deprem jeolojisi, küresel ısınma gibi konularda programlar da yaptım.Öbür yanda, biliyorum ki, Şengör'e "Taha Akyol gibi biriyle nasıl dost olursun, nasıl onun programlarına çıkarsın?!" diyen bağnaz-pozitivist bir 'cemaat' var. Başörtülü kızların üniversitede okumasına karşı 'pozitivizm cihadı'nı açan cemaat... Şengör'ün mektubu bu cemaatin 'aforoz', yani dışlama bildirisi gibidir.Bilimi öğretmek?Sayın Şengör özetle, "Üniversitelerde de yasaklar olur... mesela kimse dünyanın düz olduğunu öğretemez" diyor.Tamam ama bu kızlar üniversitede sizin öğrenciniz olduğunda siz onlara dünyanın düz olduğunu, Aristo fiziğini mi öğreteceksiniz?!Bırakın onlar da herkesin öğrendiği bilimsel bilgileri öğrensin!Sayın Şengör, "üniversitede bilim öğretme" görevi ile "öğrenme" hakkını karıştırıyor! "Bilimi öğretme" adına "öğrenme yasağı"nı savunuyor! Sayın Şengör'ün felsefi itikadı onu totaliter bir bakışa yöneltiyor; kafasındaki "bilim" anlayışı totaliter olduğu için, her alanı kapsıyor, öğrenim hakkı, hukuk, demokrasi gibi kavramların üzerinden silindir gibi geçiyor. "Hukuk rölatiftir" diyerek hukuku bir kenara itebiliyor.Aynı anlayışı savunmak için Russel'ın şu sözlerini aktarıyor:"Bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur!"Burada da Sayın Şengör, "bilim" ile "değer"i karıştırıyor, aynı totaliter bilim anlayışı yüzünden!Bilim ve değerEvet, "bilimsel bilgi"nin bilim dışında hiçbir kaynağı yoktur. Fakat bir de insanlığın "değerler" dünyası ve bu "değerler hakkında bilgi" alanımız vardır. Din, felsefe, estetik, hatta hukuk ve siyasi doktrinler bu alandır.Duygularımız, sezgilerimiz vardır. Bilimin cevap veremediği alanlarda aklımıza takılan sorular vardır. Kaldı ki, rölatiflik ve indeterminizm bilim alanına bile girmiştir. Bilimin belirleyici vasfı olan "deney, gözlem ve sınama" metotlarını her alanda geçerli kılmaya kalkmak, totaliter bir bilim anlayışıdır. Bilimin "deney, gözlem ve sınama" metotlarıyla mesela "güzellik, iyilik, dürüstlük, merhamet" gibi değerler oluşturulamaz. Özgürlüklerimiz de "deney, gözlem ve sınama"dan değil, sübjektif dünyalarımızın kaynağı olan bu "değerler" alanındaki tercihlerimizden oluşur.Biliyorum ki, Şengör'ün mümin Hıristiyan ve mümin Musevi bilim adamı dostları vardır; Batı üniversitelerinde ders veriyorlar! Bırakın ders vermeyi, Şengör, başörtülü kızların bilim öğrenmesine bile karşı çıkıyor!Sevgili Şengör; size jeoloji ve fizik kitaplarında rastlamadığınız bir 'değer'i hatırlatmak istiyorum: "İnsaf!"Siyaset biliminde buna "demokrasi" diyorlar.

http://www.milliyet.com.tr/2008/02/01/yazar/akyol.htm

BİLİM FANATİZMİ

BİLİM FANATİZMİ _ Nuray MERT / 16.10.2007

Geçen hafta yazdığım, 'Bilim budalalığı' başlıklı yazıma, İsmet Berkan'dan cevap geldi. Yani konuyu bir kez daha ele almak vacip oldu. Haftada iki kez yazdığım için, ben cevapları daha kısa ve özet halde ifade etmek durumundayım. Önce, ben okullarda bilimsel bilgiye dair eğitim verilmesin falan demiş değilim, dolayısıyla medreselerde bir tarihten sonra pozitif bilimlere dair derslerin kaldırılması bu tartışmanın konusu değil. İkincisi, Berkan, 'Din bilim değildir, inançtır' demiş, doğrudur. Ben 'Din bilimdir' demedim, bilimin nefesinin tükendiği alanlara dair inanç veya spekülasyon alanıdır iddiasındayım. Bilimin nefesinin tükendiği konulara örnek de verdim. Berkan bunların konuyla alakası olmadığını söylüyor, oysa tabii ki var. Bilim, teknolojiye indirgenemez 'Evreni kavrama gayretidir' diyor. Evet, bilimsel bilgi temelli Aydınlanma felsefesinin iddiası, umudu buydu. Ben de diyorum ki, bu gayret bugüne kadar varoluşa dair temel soruları çözmekte işe yaramadı. Bazılarımız, bilimin hayatın ve evrenin sırrını bir gün mutlaka çözeceğine inanıyorlar. Olabilir, böyle bir umut taşıyabilirler, ama ben kendilerine katılmıyorum. Ortada geleceğe yönelik bir inançtan başka bir şey yok. Bu noktada inandığımız şeyler farklı. Aydınlanma felsefesi, bilimsel düşünceyi temel alan dünya görüşünün, toplumsal siyasal meseleleri de halledeceğini iddia ediyor, umuyordu. Öyle olmadı. İnsanlar, ortaçağda da birbirlerinin gözünü oyuyordu, bugün de bu noktadan uzaklaşmış falan değiller. Hâlâ savaşıyorlar, hâlâ suç işliyorlar, hâlâ yaşama dair sıkıntılarla boğuşup duruyorlar. Tam da bu nedenle, iki büyük dünya savaşı, Avrupa'da Aydınlanma felsefesine olan inancı derinden sarstı. Dahası, bilimsel bilginin gelişmesi, örneğin savaşlara engel olmadı, ama teknolojik gelişme savaşları daha fazla can alacak hale getirdi. İletişim teknolojisinin gelişmesi, sıradan suçların yerine daha karmaşık şuç biçimleri doğurdu. Avrupa'da çok ciddi bir sıkıntı haline gelen çocuk pornosu endüstrisi bunun bir örneği. Kesip, yemek için internetten kurban arayıp, bulan ve planını gerçekleştiren bir Alman mühendis bunun diğer bir örneği. Diğer taraftan, bilim ve teknolojinin sınırsız tüketim ideolojisi ile birleşmesi, küresel ısınma gibi gezegenin sonunu getirecek tehlikelere yol açtı. Demek ki neymiş? İnsana ve evrene dair felsefi bir telakki ile tartışılmayan bilimsel gelişme, yarar sağladığı kadar zararlı olabiliyormuş. Daha önemlisi, bilim insan hayatı konusundaki temel meseleleri çözmüyormuş, bu sorular hâlâ felsefi düzeyde tartılması gereken konularmış. Söylediğim özetle bu. Nedense, fanatizm hep dine atfedilen bir şey, oysa çağımızda bilim fanatizmi de söz konusu ve bilim budalalığından kastettiğim bu. Bilimsel bilgi de, 'Hayata dair bilgilenme çeşitlerinden biri ve sınırları var' dediğinizde kıyamet kopuyor. Dahası, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi gibi siyasal bir kurum, bu tartışmada taraf olmanın ötesinde bağlayıcı karar alabiliyor. Okullarda bilimsel bilgi öğretilmesin diyen yok, ama bilimsel bilgi mutlak gerçek yerine konulmasın deme hakkımız yok mu? Bir dine mensup, inançlı insanların, insanlığın tüm kusur ve suçlarından sorumlu bir inancın temsilcileri olarak, hep alttan alması gerektiği yönünde muamele o kadar yaygınlaşmış ki, azıcık itiraz etseniz, olay Kanuni devrindeki Ebussud Efendi'ye kadar gidiyor. Dahası, dini düşünce o kadar türbe ziyareti, cenaze namazı, mahalle imamına indirgenmiş vaziyette ki, insanlığın yüzlerce yıl dünyayı algılama yolu olarak, zenginliği içinde kimsenin ilgisini çekmiyor, 'İnanılması emredilen şeyler' deyip geçilebiliyor. Sanki inananların tümü 'düşünce tembeli' olduğu için ve neredeyse matematikten sınıfta kaldığı için kolayından dindar olmaya karar vermiş gibi, bir düşünce hazinesini kolaylıkla rafa kaldırma cesareti gösterilebiliyor. Benim itirazım bu yaklaşıma.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=235791

BİLİM BUDALALIĞI

BİLİM BUDALALIĞI _ Nuray MERT / 09.10.2007

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, 'Eğitimde Yaratılışcılık Tehlikeleri' başlıklı 1580 No'lu bir karar almış, bizim gazete de pazar günü, bu haberi, 'Yaratılış teorileri insan haklarına tehdit' ve 'Evrimin öğretimi demokrasi için şart' manşetleri ile verdi. Tek kelime ile son derece dayatmacı bir anlayış ve davranış. Onun ötesinde, sergilenen, pozitivist, bilim budalalığı. Bilim, mevcut fizik ve biyolojik dünyanın keşfi, bu keşiften hareketle, fizik dünyada insan konforu lehinde icatlar ve biyolojik dünyada insan sağlığına yönelik gelişmelerin temelini oluşturur. Varoluşla ilgili soruların cevabını vermez, veremez. Bu, felsefe, yani spekülasyonun alanıdır. Bu alanda fikir yürütülür, hiçbir şey ispat edilmez, doğrulanıp, çürütülemez. Evrim teorisi de, adından da anlaşılacağı gibi bir 'teori'dir, yani varsayımdır. Teoriler bir yere kadar, bilimsel gelişmelere zemin oluşturabilir, nihai sorulara gelince teoriler varsayım sınırında kalır. Hele, insan hakları ve demokrasi gibi konuların, evrim teorisiyle hiçbir alakası yoktur. Modern tarihte evrim teorisiyle, toplumsal ve siyasal konuların örtüştürülmeye çalışıldığı anda, sosyal Darwinizm anlayışı gibi, faşizme arka plan oluşturan bir facia yaşanmıştır. Toplumsal ve siyasal alanda, doğa kanunlarını temel aldığınızda, cinayeti bile haklılaştırabilirsiniz. Nitekim, soykırım, insan türünün kalitesini artırmak için tedbir alma (öjenik), gibi savrulmalar bu yaklaşımın sonucudur. Tam da bu nedenle, bilimsel gelişmeler, 'insan' kavramına ilişkin eşiklerle karşılaştığında etik tartışmalar çıkıyor. İnsan kopyalama bilimsel olarak mümkün olabilse bile etik olup olmadığı tartışılıyor. Benzer şekilde, üreme teknolojilerindeki gelişmeler, hatta tıptaki birtakım tedavi usulleri etik kurallara göre sınırlandırılabiliyor. Hatırlarsanız, son olarak, sakat çocukların gelişimini belli bir noktada durdurma imkânı doğduğunda ('Ashley tedavisi'), bu usul, ateşli tartışmalara konu oldu. İtalya'da, Haziran 2005'te, üreme teknolojileri konusundaki mevcut sınırlamaların kaldırılmasına yönelik referandum olumsuz oyla sonuçlandı. Bebeklerin cinsiyetini doğmadan teşhis teknolojisi, Hindistan gibi ülkelerde, kız çocukların teşhis edilip, kürtajla yok edilmesini yaygınlaştırdığı için hâlâ tartışılıyor. Pozitivist dar kafalılığın insanlığı ne tür sorunlarla karşı karşıya getirdiğini, güncel örneklerle çok iyi kavrayabileceğimiz bir çağda yaşıyoruz. Buna karşın, yeni dünya düzeninin kışkırttığı çatışma ortamının yeni bahanesi din ve medeniyet savaşı olduğu için, kültürel alanda 19. yüzyılın tartışmalarına geri döndük. Her şeyden dini inançları sorumlu tutma anlayışı, bazen doğrudan, bazen dolaylı yoldan bu yeni çatışma ortamını besliyor, dikkatleri bu konu üzerinde yoğunlaştırmaya devam ediyor. Daha ziyade ABD'de yaygınlaşan, evrimci teorilere karşı 'akıllı tasarım' tezleri, ilahiyat, yani din felsefesi açısından son derece sığ yaklaşımlardır. Yaratılış tezi diyerek olayı genellemek, bu sığ tezler üzerinden, kadim dini düşünce geleneklerini yok saymak, bunlar üzerinden kolayca onları çürütmeye çalışmak gibi bir çabaya hizmet ediyor. Yaratılışa inanmak, insan haklarına ve demokrasiyle ters düşer demek, tüm inananları hedef alan ithamlardır. Dünyada ters giden her şeyden dini inançları sorumlu tutmak gibi bir şaşılığın pompalandığı bir dönemde, bu tür yaklaşımların sığlık ötesinde fazladan siyasi anlamlarını sorgulamak durumundayız. Unutmayalım ki, Irak, ne orada köktendincilik tehlikesi olduğu için ne de Bush, Evanjelist olduğu için işgal edilmedi. Dünyanın yeniden paylaşımı savaşlarının alanı olduğu için işgal edildi. Evrimci düşünce, bilim, demokrasi diye ortalığı kasıp kavuran Avrupa da nihayetinde, olanları oturup seyretti. Evrimci düşünce ile toplumsal-siyasal olaylar arasında bir bağ kurulacaksa, modern düşünce temelli medeniyetin bilim, teknoloji, evrim diye diye, siyasal alanda, hâlâ orman kanununa boyun eğmek noktasında kaldığını hatırlamakta fayda var.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=235240

KİMİN BUDALALIĞI _ İsmet BERKAN / 13.10.2007

Geçen salı, yani 9 Ekim günü Radikal'de Nuray Mert'in köşe yazısının başlığı 'Bilim budalalığı' idi. Yazı şu satırlarla başlıyordu: "Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, 'Eğitimde Yaratılışcılık Tehlikeleri' başlıklı 1580 No'lu bir karar almış, bizim gazete de pazar günü, bu haberi, 'Yaratılış teorileri insan haklarına tehdit' ve 'Evrimin öğretimi demokrasi için şart' manşetleri ile verdi. Tek kelime ile son derece dayatmacı bir anlayış ve davranış. Onun ötesinde, sergilenen, pozitivist, bilim budalalığı. Bilim, mevcut fizik ve biyolojik dünyanın keşfi, bu keşiften hareketle, fizik dünyada insan konforu lehinde icatlar ve biyolojik dünyada insan sağlığına yönelik gelişmelerin temelini oluşturur. Varoluşla ilgili soruların cevabını vermez, veremez. Bu, felsefe, yani spekülasyonun alanıdır. Bu alanda fikir yürütülür, hiçbir şey ispat edilmez, doğrulanıp, çürütülemez. Evrim teorisi de, adından da anlaşılacağı gibi bir 'teori'dir, yani varsayımdır. Teoriler bir yere kadar, bilimsel gelişmelere zemin oluşturabilir, nihai sorulara gelince teoriler varsayım sınırında kalır." Nuray Mert'in yazısı başkaca argümanlarla devam ediyor, bütün yazıyı buraya alamayacağım, o zaman bana yer kalmaz, ama yazısının bundan sonraki bölümü, bana göre konumuzla ilgisi olmayan, tartışmanın özünü yansıtmayan şeylerden oluşuyor. Esasında tartışma yeni bir tartışma değil. Bu köşeyi sürekli izleyen okurlar, evrim teorisiyle yaratılışçılık konularını ele alan çok sayıda yazımı okudular, görüşlerimi biliyorlar. Bugün ve yarın köşemi yeniden bu eski konuya ayıracak olmamın nedeni, kendisi de bir 'bilim insanı' olan, akademik unvan taşıyan Nuray Mert'in bazı kavramları kullanışındaki özensizliğin bende yarattığı hayal kırıklığı. Geçmişte bir kez de bir televizyon programında Milli Eğitim Bakanı (o da 'Prof. Dr.' Ünvanına sahip) Hüseyin Çelik'le aynı konuyu tartışırken, 'Ne var yani, evrim adı üstünde bir teori. Akıllı tasarım da bir başka teori. Derslerde iki rakip teoriyi anlatmamızın ne sakıncası var' demişti. Hüseyin Çelik hiç değilse daha insaflı, 'rakip teori'den söz ediyordu. Oysa, 'akıllı tasarım' bir rakip teori değil. Bu akımı savunanlar, insanın veya sivrisineğin, karmaşık yapısından hareketle, bu yapının tesadüfi evrimleşmeyle oluşamayacağını, bu organizmaların mutlaka bu şekilde 'yaratılmış' olmaları gerektiğini ve bu işin ardında da bir 'akıllı tasarımcı' bulunduğunu söylüyorlar. Bugüne kadar bulunmuş bütün fosil kanıtları onları değil canlıların evrimleşerek bugünkü hallerine geldiğini savunan Darwin teorisini kanıtlıyor. Her ne kadar Adnan Hocacı diye bilinen tarikat sağda solda bir takım fosil sergileri düzenleyip akıllı tasarımı kanıtladıklarını iddia etseler de, 'akıllı tasarım' konusu bilimsel bir teori değil bir inancın konusu. Nuray Mert ise daha hoyrat, 'Evrim teorisi, adından anlaşılacağı üzere bir teoridir, yani varsayımdır' diyor. Doğrudur, evrim bir teoridir ama mesela Dünya'nın Güneş'in etrafında döndüğü, Güneş'in de galaksi çapında bir yörüngede hareket ettiği, galaksimizin de hareket halinde olduğu, evrenin genişlemekte olduğu gibi konular da birer teoridir. Karmaşık fizik ve kütle çekimi formülleriyle açıklanan 'Astronomi' teorisi de, Nuray Mert'in kullandığı anlamda varsayımdır. Ama aklı başında kaç kişi çıkıp okullarda astronominin yanı sıra doğduğunuz gün gökyüzünde görünür konumda olan bir-takım yıldızların bütün hayatınız ve karakteriniz üzerinde etkili olduğunu ileri süren 'Astroloji' ile aynı anda öğretilmesini söyler? Söylese ne kadar taraftar bulabilir? Meselenin pozitivistlikle, oradan yola çıkan kimi zalimliklerle vs. ilgisi yok. Mesele, okullarda bilim ile inancın arasına bir çizgi çekilmesiyle ilgili. Din kitapları insanın ve diğer canlıların dünyaya nasıl geldiği hakkında farklı şeyler söylüyor olabilir. Bu farklı şeyleri illa öğreteceksek, bunların yeri din dersleridir, biyoloji gibi, fizik gibi bilim dersleri değil. Kaldı ki, benim bildiğim İslam'ın evrim teorisiyle bir uyuşmazlığı yoktur. İslam'a göre Allah 'Ol' demiştir ve evren yaratılmıştır, o evrenin sakinlerinin bugün oldukları gibi mi, yoksa tekhücrelilerden itibaren evrimleşerek mi yaratıldıkları gibi detaylara girmez İslam. Bu detaylara giren Hıristiyan teolojisidir. O Hıristiyan teolojisi ki, Dünya'nın evrenin merkezi olduğunu, Güneş'in de Dünya'nın çevresinde 'mükemmel' form olan çember şeklinde döndüğünü öne sürüyordu. Bu uğurda Kepler'i hayatının buluşunu gizli tutmaya zorladılar, Giordano Bruno'yu yaktılar, Galile'yi korkutup yargıladılar ve bugün onlardan özür diliyor Katolik Kilisesi. İzninizle yarın da bu konuya devam edeceğim.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=235566


KİMİN BUDALALIĞI (2) _ İsmet BERKAN / 14.10.2007
Geçen salı Nuray Mert'in Radikal'de çıkan 'Bilim budalalığı' başlıklı yazısından söz etmeye devam ediyoruz. Önce Mert'in yazısının baş kısmını bir kez daha hatırlayalım: "Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, 'Eğitimde Yaratılışçılık Tehlikeleri' başlıklı 1580 No'lu bir karar almış, bizim gazete de pazar günü, bu haberi, 'Yaratılış teorileri insan haklarına tehdit' ve 'Evrimin öğretimi demokrasi için şart' manşetleri ile verdi. Tek kelime ile son derece dayatmacı bir anlayış ve davranış. Onun ötesinde, sergilenen, pozitivist, bilim budalalığı. Bilim, mevcut fizik ve biyolojik dünyanın keşfi, bu keşiften hareketle, fizik dünyada insan konforu lehinde icatlar ve biyolojik dünyada insan sağlığına yönelik gelişmelerin temelini oluşturur. Varoluşla ilgili soruların cevabını vermez, veremez. Bu, felsefe, yani spekülasyonun alanıdır. Bu alanda fikir yürütülür, hiçbir şey ispat edilmez, doğrulanıp, çürütülemez. Evrim teorisi de, adından da anlaşılacağı gibi bir 'teori'dir, yani varsayımdır. Teoriler bir yere kadar, bilimsel gelişmelere zemin oluşturabilir, nihai sorulara gelince teoriler varsayım sınırında kalır." *** Nuray Mert iddia ediyor ki, bilim sadece teknoloji yaratmaya ve bu yolla insanlığa yardımcı olmaya çalışan bir 'şey'dir. Bu iddiayı tartışmayacağım bile, çünkü bilim bu söylenen değildir; bilim bizim evreni kavrama çabamızdır, bilim bizim evreni kavramaya çalışırken geliştirdiğimiz bir 'metodoloji'dir. Burada bilim felsefesinin konularına girecek değilim ama en azından Karl Popper'in ünlü tanımını aktarmalıyım: Bir bilgi, kendi yanlışlanabilme imkânını içinde taşıdığı ölçüde 'bilimsel bilgi'dir. Bu anlamda, 'Tanrı kelamı' olduğuna İNANILAN üç kutsal kitap, 'bilim' değildir, bunlarda aktarılan bilgiler veya öğütler de 'bilimsel bilgi' değil, İNANILMASI EMREDİLEN şeylerdir. İnanç yoksa din yoktur, oysa bilimde imana yer hiç olmaz. Nuray Mert bilimin teknoloji veya insanlık yararına buluşlar olduğunu söyledikten sonra devam ediyor ve varoluşla ilgili temel soruların cevabını bilimin veremeyeceğini iddia ediyor. Oysa bilimin amacı belki de taa en başından beri varoluşumuzla ilgili temel sorulara cevap bulmaktır. Atomun nasıl oluştuğu ve atomun içindeki parçacıkları yöneten gücün doğası ile kuralları 'kuvantum fiziği'nin ana meselesidir. Öte yandan evrenin nasıl oluştuğu, daha büyük bir ölçekte evrene etki eden güçlerin doğası ve kuralları da bugün 'klasik' diye adlandırılan fiziğin ana konusunu oluşturur. Bu iki büyük soruya tek bir cevap vermeye yeltenen yaklaşık 100 yıllık arayış ise 'Büyük Birleşik Teori' olarak adlandırılıyor. Dünyanın dört bir yanında en parlak beyinler, bu teori için siz bu yazıyı okurken bile kafa patlatıyorlar. Bilimsel bilginin peşinde olmak budalalık falan değil. Ama bunun tam tersi, yani zamanında Kanuni'nin Şeyhülislamı Ebusuut efendinin medreselerden matematik ve geometri dahil pozitif bilim eğitimini kaldırması budalalıktır. Osmanlı'nın ve genel olarak da İslam coğrafyasının 'geri' kalmışlığına bir de bu açıdan bakmak gerek. Avrupa Konseyi'nin kararı bana göre doğru karardır. Okullarımızda bilimsel düşüncenin ne olduğunu, bilimsel metodolojinin ne olduğunu çocuklarımıza öğretmekten vazgeçtiğimizde, onları şüpheci bireyler olarak yetiştirmekten caydığımızda veya bilimle inancı aynı kefeye koyup birbirinin rakibi görüşler haline getirdiğimizde, yüzyıllar öncesinin budalalığını tekrarlamış oluruz. Ve maalesef bunu biyoloji derslerimizde yıllardır yapıyoruz, bilimin karşısına yaradılış inancını rakip olarak koyuyoruz. Oysa, yaradılış illa öğretilecekse bunun yeri biyoloji dersi değil din dersi olmalı.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=235697

TEORİ - DOĞA BİLİMLERİ - ATEİZM

"TEORİ" NEDİR?_ EMRE AKÖZ

GEÇEN akşam TV'de Türkiye'nin önemli bilimcilerinden biriyle birlikteydik. Bilimcimiz " Doğrulanmış bilimsel teoriden " söz edip durdu.Ben de aynı ısrarla " Doğrulanmış bilimsel teori olmaz... Ancak, henüz yanlışlanmadığı için geçerli olan bilimsel teori vardır " dedim. Anlamadı. Kavrayamadı. Bilimcilerimize... Özellikle de fizik, kimya, biyoloji gibi pozitif bilimler alanında çalışmalar yapanlara... Biraz " bilim felsefesi " öğretilmesi gerekiyor.Tabii sadece onlara değil... Mesela " Yaradılış teorisi " ya da " Akıllı Tasarım Teorisi " gibi laflar edenleri de bilim felsefesi kurslarına göndermemiz şart.Bu kurslarda... " Bilim nedir? Bilimsel teori nedir? Bir teori nasıl oluşturulur? Bir teori hangi şartlarda terk edilerek, yenisi kurulur? " gibi konular işlenmeli. (02.02.08)/Sabah

http://www.sabah.com.tr/2008/02/02/haber,BF08E7B01BF04673A4256F2253C105D2.html

***

DOĞA BİLİMCİLERİ TANRITANIMAZ MI?
Çok ilginç bir oyunla karşı karşıyayız: Üniversitede türbana karşı çıkanların silahı şimdiye kadar " hukuk " idi.Bunu nasıl yaptıklarını biliyorsunuz: Anayasa'daki muğlak "laiklik" ilkesini kendilerince yorumladılar... Bu da yasağı, hukuku "kullanarak" sürdürmek anlamına geliyordu.Hukuku, ideolojiye peşkeş çekmeyi hala sürdürüyorlar. Ancak yeni bir tezgah daha kuruldu: Bilim ...Özellikle de doğa bilimleri.Şimdi de fizik, kimya, biyoloji gibi doğa bilimlerini öne sürerek yasakları savunuyorlar.Mesela jeoloji profesörü Celal Şengör şöyle diyor: Biz üniversitede bilim öğretiyoruz... Bilim ile inanç çelişir... Türban takan kız, "Ben senin bilimine inanmıyorum" demiş oluyor... Biz böyle bir kişiye ders vermeyiz... Aklı ve eleştiriyi kabul etmeyen hiçbir sistemi üniversite kapısından içeriye almayız... İcap ederse, ülke yöneticileri akıllarını başlarına alana kadar o kapıları kapatırız... Buradaki kritik söz, "Bilim ile inanç çelişir" cümlesidir.Çünkü bilim yaparken... Pratikle test edilen... Ya " doğru " ya da " yanlış " olan " önermeler " kullanılır.İnanç ise teste tabi tutulan, sınanan bir şey değildir. Mesela Tanrıyı gözünle görmezsin, kulağınla duymazsın ama inanırsın.
***
Peki, Prof. Şengör haklı mı? Söyledikleri makul mu? Öncelikle şunu saptayalım: Farkında mı bilmiyorum ama... Prof. Şengör bu iddiasıyla bütün doğa bilimcilerinin " ateist " yani " tanrıtanımaz" olduğunu ileri sürmekte.Öyle ya... Bilimle inanç arasında kökten bir çelişki, bir uyuşmazlık varsa... Bilim öğreten üniversitede inancın hiçbir yeri yoksa... O halde bütün doğa bilimciler tanrıtanımaz olmak zorunda... Ara notu: Tabii bir başka şık da, inançlı doğa bilimcilerinin " takiye " yaparak, kendilerini gizlemeleri.
***
Prof. Şengör, bu iddiasını... Kendisini YÖK üyeliğine aday gösteren... Üniversitelerarası Kurul'un 219 üyesine gönderdiği mektupta dile getirdi...Ben şimdiye kadar, o 219 üyeden buna itiraz eden olduğunu duymadım. İtiraz etmediklerine göre... Ya okuduklarını anlamıyorlar... Ya da gerçekten hepsi tanrıtanımaz...Tanrıtanımaz olmak ne suç, ne de ayıp... Ancak 219 üyenin birden böyle olması, gerçekten tuhaf bir durum. Bu " yığılma " nasıl gerçekleşmiş acaba?
***
Gelelim hayatın gerçeklerine... Şunu biliyoruz: Batı üniversitelerinde çok sayıda dindar hoca ve öğrenci var. Çoğu Hıristiyan, bir kısmı da Müslüman ve Yahudi bu insanların...Bu inançlı kişiler... Ya bilimi geliştirmek için araştırmalar, deneyler, gözlemler yapıyor...Ya da mezun olduktan sonra... Okulda öğrendikleri bilimi kullanarak... Gökdelenler dikiyor, hastaları tedavi ediyor, uzaya uydular gönderiyorlar.Celal Şengör'ün akıl yürütmesine göre, böyle bir şeyin mümkün olmaması gerekir.Ama oluyor işte! İnsanlar hem bilim yapıyor... Hem de, mesela Hıristiyan olanlar, elde İncil, pazar ayinine katılıyor.Buyurun bakalım...
***
Arkadaşlar! Ben size geçen gün de söyledim: Celal Şengör bilim yaparken... Yani uzmanı olduğu jeoloji alanında çalışırken; elbette mantıklı bir insan gibi düşünüyor.Ama iş; " toplumsal, siyasi, ideolojik " meselelere gelince... O mantık, o tutarlılık, o sağlıklı ve olgun akıl yürütme becerisi uçup gidiyor. Tekrarlayalım: "Doğaya bakarken duruşu mantıklı; topluma ise esas duruşta bakıyor." (03.02.08)

http://www.sabah.com.tr/akoz.html