[Bilimin dünyasında yaşamak «quantité», kemmiyet dünyasında yaşamak demektir. Kendimizle veya başkalarıyla ilgili herşeyi sayılar, sıralamalar, birbiri yanma konulan, birbiriyle karşılaştırılabilen nesneler aracılığıyla kavrıyoruz. İnsan olarak bilincimizi «quantification»ler belirlediği için, bugünün insanları olarak bizler kemmiyet hakimiyeti altında yaşamayı olağan, yerinde ve hatta isabetli, kaçınılmaz saymayı uygun görüyoruz. - İ. ÖZEL, TAHRİR VAZİFELERİ, TİYO, Nisan 2018, s.: 206]
Bilim Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2008

GALİLE EFSANESİ (Arşivden)

Bu yazıyı alıntılamamdaki maksat,eski bir polemiği gündeme getirmek değil,bilakis yaygın olarak doğru diye bilinenleri yeniden bir gözden geçirmeye vesile olmaktır.


GALİLE EFSANESİ ya da 'GALİLEO BOMBASI'

Mustafa ARMAĞAN


“Efsanelere son vermek için yola çıkanAydınlanma,en büyük efsane imalatçısı haline geldi.”

Max Horkheimer ve Th. AdornoAydınlanmanın Diyalektiği


“BİLİMSEL MİTOLOJİ”


Bu terimi ilk defa isminden midir nedir, pek tuttuğum bilim felsefecisi Stephen Toulmin’in 1950’lerde neşredilmiş uzun bir makalesinde okumuş ve heyecanlanmıştım. Bir başka gözdem Alasdair McIntyre ile birlikte yazdıkları kitapta Toulmin, Darwinizmin efsanelerinden giriyor, Türkiye’de de bir vakitler pek rağbet gören Fred Hoyle’un “Sürekli Genişleyen Âlem” nazariyesindeki akıl almaz rakam oyunlarına kadar bir yığın mitolojik örneği zikrediyor ve bilimin modern çağda ne büyük bir mitoloji fabrikası haline dönüştüğünü gösteriyordu.
Bilimsel mitoloji, ne yazık ki okul kitaplarını pek sever. Halkın kafası bilim imajına teşnedir, bilimin kendisini ise kimse umursamaz. Herkes sonuçlarla ve mitolojik başlangıçlarla ilgilidir. Newton’un, kafasına düşen elma sayesinde yerçekimi kanununu keşfettiği yollu efsane bunlardan biridir. Böyle bir olay vaki olmamıştır. Ancak bir kere yakıştırılınca, uzun saçlarla örtülü kafasını ovuşturmakla meşgul Newton karikatürü, modern bilimin alamet-i farikalarından birisi haline gelmiştir. İstediğiniz kadar efsane-savarlar kurun, bu imaj sürüp gider muhayyilelerde.
Zaten efsanenin gerçekle bağlantısı da böyle bir şeydir. Gerçeklik ile şöyle veya böyle bir alakası vardır efsanelerin. Fakat onu, gerçeklik düzeyinden kopartarak çok daha geniş bir yorum düzeyine, hatta masal düzeyine kadar sıçramak, mitoloji için garip bir şey değildir çünkü mitolojinin mantığı bunu gerektirir. O, gerçekliği tasvir etmek niyetinde değildir. Gerçekliğin yerine geçmek, onun yerini almak, işgal etmek niyetinde de değildir aslında. Gerçeklik imajını avlamak ve ayartmak peşindedir o. Gerçeğin “bu” olduğunu değil, gerçekliğin “böyle görülmesi gerektiğini” söylemektedir bize. Ama bir yandan da gerçekliğin başını okşamakta ve ona bir sus payı vermeyi de ihmal etmemektedir. Susan K. Langer ve üstadı Ernst Cassirer efsaneyi böyle deşifre ederler.


İki Galile
Tamam, teslim oluyor ve ‘Bu kadar laf u güzaf yeter, artık biraz da mevzuya girsen’ diyenlerin arzusu istikametinde ilk metnimi açıyorum. Kitap, TÜBİTAK Yayınları’ndan çıkmış; Bilimin Öncüleri başlığını taşıyan kitabın yazarı Cemal Yıldırım. Küçük boy 218 sayfa tutarındaki kitabın sadece 8 sayfası Galile’ye ayrılmış. (Ne hikmetse gösterdiği 18 kaynaktan 9’u bilim adamımızın kendi kitaplarından oluşmaktadır! Kendine referans, ne zamandan beri bilim oluyor? Ortaya koyduğu iddiaları kendi kitaplarına dayandıran birisinin rivayeti kendinden menkûl şeyh’ten ne farkı olabilir? Düşünmek lazım.)
Yazar, bilim adamı Galile’yi şu popüler imajlarla aksettiriyor sayfalara
Fiziğin “babası” diye anılan Galileo, aynı zamanda, güneş-merkezli sistem için sürdürdüğü mücadele ile düşünce özgürlüğüne öncülük etmiştir… Rönesans’ın büyük sanatçısı Michalengelo’nun öldüğü yıl dünyaya gelen, Newton’un doğduğu yıl dünyadan ayrılan Galileo, Francis Bacon, Descartes, Kepler ve Shakespeare gibi ünlülerle çağdaştı. Temelde Ortaçağ bağnazlığına bir “isyan” diye niteleyebileceğimiz Rönesans’ın son döneminde yaşayan Galileo, yeni arayış ve atılımlarıyla kendisini önceleyen Leonardo da Vinci ve Copernicus türünden evrensel bir yetenek, yeniçağın unutulmaz bir mimarıdır.
[2]

Dikkat edilirse metinde mitoloji, Galile’yi iki dahinin, Mikelanj ve Newton’un ölüm ve doğum tarihleriyle çakışan bir zincire oturtmakla başlıyor, diğer Rönesans ve Yeniçağ dahileriyle aynı çevreye dahil etmek suretiyle zenginleşiyor, nihayet “bağnaz” Ortaçağ’a “isyan” eden sanatçılar ve bilim adamları kervanı ile büyülü bir karakter kazanıyor. Nitekim bu bağnazlık iddiası, metin boyunca devam ediyor ve sonunda “dinsel bağnazlık”ın bir sembolü haline geliyor. Galile’yi mahkûm eden Kilise, aslında kendi “ölüm fermanı”nı imzalamış demektir.
[3] Yıldırım’ın, Galile’nin “başına buyruk” bir kişi olduğunu, tamamen seküler bir eğitim aldığını ve geçimini özel dersler vermek suretiyle sürdürdüğünü söyleme gayretine düşerek onun dinî cephesini ısrarla gizlemek istediği gözden kaçmaz. (Bu arada “başına buyruk” birisinin nasıl olup da bazı Düklerin himayelerinde, üstelik biraz ileride anlattığı gibi, onlara silah yapımında ve topların hedefe isabet ettirilmesi konusunda yardım ettiği ise bir türlü anlaşılmaz. Hani Galile bağımsız, başına buyruk biriydi?)
Kaldı ki yazar Rönesans ile modern bilimin doğuşunu, bu iki ayrı süreci zihninde özdeşleştirmekte ve bir başka yanlış anlaşılmaya da kapı açmaktadır. Bilim tarihçisi Alexandre Koyré’nin açıkça belirttiği gibi, Rönesans’ın bilimsel ideal ile aynı düzlemde ele alınması, büyük bir hatadır. Hatta Koyré daha da ileri gider ve bilimsel bir ilhamla başlamayan Rönesans’ta bilim havasının hiç esmediğini, onun tam aksine edebiyattan ve retorikten ibaret olduğunu söyler. Rönesans, Koyré bizi şaşırtmaya devam etmektedir, dünyanın tanıdığı çağlar içerisinde eleştiri ruhunu en az taşıyanıdır. Her tarafı hurafelerin istila ettiği, büyücülüğe, gözbağcılığa duyulan inancın şaşırtıcı biçimde yayıldığı bir çağdır Rönesans. Bu dönemde müneccimlik astronomiyi bastırmış, Venedik matbaalarında basılan cin-peri ve sihirbazlık kitapları ortalığı bir sel gibi kaplamıştır.
4
Ne var ki, Yıldırım’ın bu pür pozitivist Galile efsanesi, bizzat TÜBİTAK tarafından neşredilen başka kitaplar tarafından yalanlanmaktadır. Mesela Bilim ve İktidar adlı kitabın yazarları, hiç de Yıldırım gibi düşünmemektedirler. Onlara göre Galile, bütün bu araştırma ve keşifleri sırasında önüne hedef olarak Tanrı’nın bilgisini koymuş, ona doğru adım adım ilerlemeye çalışmıştır:
Kesinlikle bir tanrı tanımaz olmayan Galileo’ya göre, Tanrı’nın imgesinde [suretinde- M.A.] yaratılmış olan ruh, yaradılışı yöneten hakikatlere nüfuz etmeye ve bu yüzden de Tanrı’nın başlangıçta eksiksiz sahip olduğu doğa bilgisine doğru ilerleme kaydetmeye muktedirdir. Öyleyse bilimin doğada keşfettiği hakikatler kutsal yaradılışın hakikatleridir. O nedenle, bu hakikatler görünüşte Kitab-ı Mukaddes’le çelişki içerisindeymiş izlenimi verseler de geçerliliklerini yitirmezler.
5
Şimdi hangisine inanalım? Anlı şanlı Türk profesöre mi yoksa Galile’nin hemşerilerine mi? (Her 3 örneği de bir karşılaştırma yapılabilmesi için özellikle Türkiye’nin resmi bilim kurumu olan TÜBİTAK’ın yayınlarından seçtim.)


Efsaneler zinciri
Galile’nin görüntüsünü kaplayan efsane bulutu o kadar kesiftir ki, onu aralamak teşebbüsünde bulunanlar şaşkınlık uçurumlarına yuvarlanmakta, bir hayalin nasıl hakikat haline geldiğine, bir hakikatin ise üstünün nasıl bu kadar beceriyle örtüldüğüne hayretler içerisinde kalmaktadırlar. Bu efsaneleri şu birkaç başlık altında toplayabiliriz:
1. Engizisyon mahkemesinden nadim bir şekilde çıkmakta olan Galile’nin, içeride vazgeçtiği dünyanın güneş etrafından dönmekte olduğunu tezine, kapı önünde, Eppur si move (Yine de dönüyor) diyerek yine sahip çıktığı.
2. Piza Kulesi deneyini yaptığı (oysa bu bir düşünce deneyidir ve Koyré’nin haklı olarak belirttiği gibi, iyi ki de yapmaya teşebbüs etmemiştir, yoksa Aristo’nun haklı olduğunu görecek ve üzülecekti).
3. 1633 yılında mahkemede yargılandığı ve zindana atıldığı söylentisi.
4. Kilise’nin, Güneş-merkezli dünya modeline bağnazca karşı çıktığı ve bundan dolayı Galile’yi ölüme mahkûm ettiği.
5. Galile’nin Kiliseden bağımsız, “başına buyruk” bir kişilik gibi sunulması.
6. Galile’nin kendi çıkarlarını hiç düşünmeyen bir bilim âşığı gibi resmedilmesi.
Bu efsanelere bir çok yeni ve yan efsane daha ilave edilebilirse de, yazımızı makul bir hacimde tutabilmek için bunların aydınlatılmasıyla kifayet edeceğiz. Zira sadece bunların aydınlatılması bile bize epeyce yoracağa benzer.
Ne yapalım. Görevimizi baştan belirlemiştik: Hakikat avcılığı. Bu da göründüğü kadar kolay bir iş değil.


Galile ve Kilise ilişkisi
Tezimizi şöyle formüle edelim: Galile Allah’a inanıyordu, Katolikti, hatta mümin bir Katolikti
6, Kilisenin içinde yetişmişti, nitekim Papa ve Kardinaller kendi dostlarıydı. Nihayet iki kızını Kiliseye adamış, ikisin de rahibe olarak manastırlara kapamıştı.
Galile’nin Tanrı ile değil, onun Kilise tarafından konulmuş ve dogma halinde benimsenmiş otorite anlamlındaki bilim anlayışıyla derdi vardı. Çünkü Kopernik’in güneş-merkezli teorisi başta olmak üzere teleskobuyla bulduğunu söylediği yeni gezegenler, Aristo’nun düşen cisimler kanununda yaptığı değişiklikler vs. Kilisenin mevcut görüşleriyle çelişiyordu. Burada bir problem yok. Çelişiyordu ama Galile bu fikirlere nasıl olmuş da ulaşmıştı? Bir boşlukta mı? Başına buyruk bir şekilde bilim yapılabileceğine hala inananlar var mı? Ustası, okulu, ekolü biliniyor mu?
Çoğumuz bilmeyiz ama Batıda Kilise, zannımızın hilafına, modern bilimin temellerini atan kurumdur. Ve bu, büyük ölçüde 1860’larda Darwinciliğin üniversitelere girme mücadelesine kadar da devam etmiştir. Öyle Bilimsel Devrim yapıldı, her yer güllük gülistanlık oldu diye bir şey yok. Kilisenin mücadelesi bugün de farklı enstrümanlarla devam ediyor aslında. Lakin Kilisesi olmayan bir toplumun mensupları olarak Batı tarihini ve bilimsel ve teknolojik gelişmenin aşamalarını kendimize benzeterek modern bilimin babalarını, Cemal Yıldırım’ın zannettiği gibi, “başına buyruk” kişiler zannetme yanılgısına kolayca düşüveriyoruz. Oysa Thomas Kuhn’un bilim felsefesi ve bilim tarihi disiplinlerine getirdiği paradigma kavramı bile, bir kişinin veya kişilerin değil, bir ekolün veya kurumun problem çözme faaliyetini anlatır. Bizde ise en has bilim adamı imajı, köşesine çekilmiş, münzevi bir sakallıdan ibarettir büyük ölçüde.
Bilim, kurumsal bir etkinliktir dedik. Bugün Nobel Bilim Ödülü’nü alanların çok büyük bölümünün belli üniversiteler veya akademiler ve belli bilim camiaları olduğu gerçeği, günümüzde bilimin bu özelliğinin giderek katmerlendiğini, öyle uluorta, başına buyruk adamların bilim adamlığı, yaptıklarının da bilim payesini alabileceği tezi, artık hurafeler bataklığındaki yerini çoktan almış olmalıdır. Ne yazık ki, durum bizde böyle değil. Büyük bir saflık içerisinde yüzdüğümüzü kabul edelim. Ve lütfen yazmadan önce okuyalım biraz. Olmaz mı?
Kopernik kimdi? Bir bilim adamı mı, bir Katolik rahibi mi? Açın Katolik Ansiklopedisi’ni de görün. Rahip olması neyse de, bir de Kilise’nin başına gökkubbeyi çökerteceği söylenen meşhur kitabını iki Kardinal’in samimi ricaları üzerine bastırdığı bilgisine ne dersiniz peki? Üstelik bu rahip Kopernik, sıkı durun, kitabı Papa III. Paul’e ithaf etmiştir. İthaf ise kitabına ‘dışarıdan’ gelecek saldırılara karşı bir “kalkan” olması için konulmuştur.

Kilise deyip de geçmeyin
Çok mu aykırı şeyler söylüyorum yoksa? Şöyle toparlayayım o zaman:
Kilise, bırakın Kopernik’in kitabının başına gökkubbeyi çökertmesinden korkmayı, güneşin evrenin merkezinde bulunduğu tezini işleyen kitabın yayınını teşvik etmiş, dahası, iki Kardinal ve Papa, bazı çevrelerden, özellikle de felsefecilerden gelecek tenkidlere karşı kitaba dalgakıran olmayı kabul etmişlerdir!
Aynı şey Galile için de geçerlidir. Eğer o yıllarda Kilise’nin bilime hamilik yaptığını bilmezseniz Galile’nin hayat hikâyesini okurken onun Katolik din adamları ve kurumlarıyla nasıl bu kadar içli dışlı olduğuna şaşar kalırsınız. İşte dünyadaki en büyük Galile uzmanı Stillman Drake’in Galile ve Katolik Kilisesi hakkındaki sözleri:
Bana göre Katolik Kilisesi, her biri en az Galile kadar karmaşık olan yığınla fertten müteşekkildi. [Yani Kilise’ye mensup olmak ‘koyun’ olmak anlamına gelmiyordu, her birinin kendi şahsiyeti vardı- M.A.] Bunlar arasında [mahkemede] Galile aleyhindeki kararı imzalamayı reddeden 3 kardinal de vardır (toplam kardinal sayısı 10’du). Başı derde girdiği dönemlerde mahkeme bitinceye kadar Galile’yi evine davet eden de bir Başpiskoposdan başkası değildi. Aynı Başpiskopos, mahkemeden sonra da onun sağlığını ve muhtemelen hayatını kurtaran kişi olmuştur. Yazılarına ve eylemlerine aşina olduğum Katolik Kilisesi’ndeki her bir fert, en az Galile kadar makul ve tutarlı görünüyor bana.
7
Drake bir başka yerde, yine sarsıcı bir tesbitte bulunuyor ve şunları söylüyor: “Galile laf olsun diye değil, samimi olarak Kilise’den duyduğu coşkudan (zeal) söz etmiş olup bu Katolik coşkusudur ki, onu cezalandırılsa dahi bazı risklere katlanmaya yöneltmiştir.”8 Yani Galile, Kilise ile çarpışmak bir yana, yaptığı buluşları yayınlama ve risk alma konusundaki cesaretini de Katoliklikten almıştır Drake’e göre. Nitekim daha 10 yaşlarındayken Floransa’da Camaldolese tarikatı keşişleriyle tıp tahsiline devam etmiş ve tam 7 yıl bu tarikatle ilişkisini devam ettirmiştir.9
Daha sonraki tahsil hayatında da çeşitli Cizvit rahipleri –ki bunlar matematik ve astronomi gibi çeşitli bilim dallarında otorite sahibi kimselerdi- ile tanışmış ve onlardan çok şeyler öğrenmiştir. Padua Üniversitesi’ndeki günlerinde de elyazması koleksiyoneri G. V. Pinelli’nin evinde, hayatının bundan sonraki kariyerinde önemli roller oynayacak olan iki din adamıyla karşılaşmıştır. Bunlardan Fra Paolo Sarpi, Venedik Cumhuriyeti’nin resmi ilahiyatçısıydı ve Galile’nin dalga teorisi ve düşen cisimler kanunu başta olmak üzere pek çok bilgiyi ondan aldığı biliniyor. Tanıştığı ikinci din adamı ise Bruno’yu yaktıran Engizisyon’un kardinallerinden, aynı zamanda matematik ve astronomi bilgini Kardinal Bellarmino idi. İki iyi dost olan Galile ve Bellarmino’nun yolları daha sonra sık sık kesişecektir. İleriki yıllarda Antonio Querengo gibi Kilise’nin imtiyazlı üyeleri de evlerini ve bilimsel aletlerini, kütüphanelerini açacaktır Galile’ye.
Listeyi uzatmanın alemi yok. Maksadımız, anlaşılmış olmalıdır. Galile, aslında Kilise’nin yanında, hatta içindeydi, yetişmesi ve eğitimi, buluşlarını gerçekleştirmesi ve ortaya koyması sırasında Kilise’nin adamlarının yardım ve desteklerini almış, hatta arkadaşlarından bazıları sonradan Papa bile olmuş ve ona yardım etmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Kendisi de son nefesine kadar Kiliseye ve Katolikliğe bağlı kalmış ve ‘Ne yapıyorsam dinim için yapıyorum’ demeye devam etmiştir. Üstelik bunu en “âsi” demlerinde olduğu kadar ölmeden önceki “nedâmet” günlerinde de söylemeye devam etmiştir.
10

Yanlışlar sürüsü
Efsane efsaneyi üretmiş ve sonuçta bir sürü küçük efsanenin ortasında yükselen o görkemli “Galile efsanesi” yontulmuştur Aydınlanmış cahiliye çağının kafalarından. Hurafeye karşı isyan eden Aydınlanma, adeta lanetlenmiş gibi, bütün hurafeleri bir mıknatıs üzerine kabul etmiş gibidir.
Şimdi bu yanlışlara kısaca temas edelim:
1. Galile’nin ortaya attığı görüşler yeni olmaktan uzaktı. Bu görüşler, Duhem’den beri biliyoruz ki, devrin bilim adamlarının meçhulü değildi. Ama henüz ispat edilememiş, o zamanın bilimsel verileriyle yeterince ikna edici biçimde sunulamamıştı. Galile’nin dünyanın döndüğü hakkındaki görüşü de, diğer görüşleri de kendisinden önce en az bir kişi tarafından savunulmuştu. Ancak bu “devrimler”, devrin bilimsel paradigması içindeki yerini almamış olup, Kuhn’un deyimiyle, rakip modellerden birisi konumundaydı. Çünkü kabul görebilmesi için devrin genel zihniyetine tercüme edilmesi veya bu kadar radikal bir görüşün kabul görebilmesi için yığınla bilginin silbaştan düzeltilmesi gerekiyordu. Bu da hiçbir zaman –şimdi bile- insanların zarafetle karşılayabilecekleri bir durum değildir. Nitekim Dr. Ziya Özel örneğini hatırlayın, adamın gösterdiği “bilimsel” deliller ve örnekleri, söyler söylemez hepimiz ağzımız bir karış açık kabul mü ettik, yoksa adama “şarlatan” deyip apar topar yurt dışına kaçmasına mı sebep olduk? Herkes oturup bu örneği düşünsün ve ondan sonra Galile’yi yargılayanları yargılasın.
2. Kaldı ki Galile’nin icat ettiğini söylediği teleskop, o devrin insanına, bugün bize ifade ettiği kesinlik ve doğruluğu nasıl sunacaktı ki? Feyerabend bunun üzerinde ısrarla durmaktadır, çünkü henüz teleskobun “neyi” gösterdiğine ilişkin yaygın bir konsensus yoktur o zamanda. ‘Bak ve gör! Gördüğüm bir sürü ışık topları.’ Bunlar ne kadar bilimsel ve gerçek? Veya hem bilimsel, hem gerçek? Bunların bilimsel olduğuna kim karar verecektir sonra? Hangi otorite? Teleskop mu yoksa Galile mi? Feyerabend’i dinleyelim: “Teleskopla yapılan ilk gökyüzü gözlemleri bulanık, belirsiz, çelişkili, herkesin çıplak gözle gördüğüyle çatışan özellikler taşır.”
11
3. Galile, görüşlerinin tartışılmasına tahammül edemiyor, bir kere doğruyu söyledikten sonra herkesin ona iman etmesini istiyordu. Bir bakıma en az üniversitedeki dostlarının Aristo’yu tabulaştırmaları gibi, kendi görüşlerini tabulaştırıyordu. “Galile onları [ulaştığı sonuçları] başkalarına dayatabilmek istiyordu. Bu yönüyle günümüzdeki birçok bilim peygamberi kadar küstah, totaliter –ve dünyadan bihaberdi.”12 Bunu çağdaş bilim tarihçileri açıkça ve cesurca ifade ediyorlar. Mesela Hall Hellman, Kardinal Bellormino’nun Galile hakkındaki görüşlerini haklı bulmaktadır. Ona göre Galile’nin sunduğu kanıtlar, teleskobuyla yaptığı gözlemler “dünyanın güneş çevresinde dönüyor olabileceğini gösteriyor ancak hiçbir şekilde bunu kanıtlamıyordu.”13 Oysa Katolik Kilisesi içindeki dostları ve üniversitedeki arkadaşları Galile’ye, ‘Yavaş ol’ diyor ve görüşlerini bir hipotez olarak sunmasını rica ediyorlardı. Mesela Kardinal Bellarmino, bir dostuna yazdığı mektupta şu nazik satırları kaleme alıyordu: “Siz de, Bay Galile de, mutlak anlamda değil de, varsayımlar düzeyinde kalarak konuşmakla yetindiğiniz sürece basiretli bir davranış göstermiş olursunuz. Yerin hareketli ve güneşin hareketsiz olduğu varsayılarak tüm göksel olayların dışmerkezli ve çevre–merkezli çemberler teorisinden daha iyi açıklanabildiğini söylemek mükemmel bir sağgörülü konuşma örneğidir ve hiçbir sakınca yaratmaz.14” Dogmatik olan Galile midir yoksa Kardinal mi? Siz karar verin.
4. Galile Aristo’ya karşı mıydı? Pek değil. Çünkü meşhur Diyaloglar kitabının başında bile Kopernik teorisini desteklemek için Aristo’nun argümanlarına sarılan da kendisinden başkası değildi. Ve kendisinin, pek çok çağdaşından daha fazla Aristocu olduğunu söylemişti bir keresinde. Aslında onun Aristo’ya karşı çıkması, bizatihi Aristo’ya değil, bilim alanında hakikatin tekeli olarak otoriteye karşı çıkmasının bir sonucuydu.
15
5. Ya Galile’nin kişiliğine ne buyurulur? Ben söylemiyorum, Marksist bilim tarihçisi J. D. Bernal söylüyor: “Galileo’nun bilim adamlığının yanı sıra iyi bir reklamcı olduğu da anlaşılıyor… “Dünyevi” konularla oldukça yakından ilgileniyor ve zaman zaman bunun yararını da görüyordu. Yaptığı teleskopu deniz savaşlarında kullanılmak üzere Venedik Senyörüne “armağan” eden Galileo bu armağanına karşılık kendisine sunulan 500 scudi’yi de geri çevirmemişti. Burada erken davranmış olmasının yararını gördüğünü söyleyebiliriz, zira… aradan bir yıl bile geçmeden Hollanda yapımı teleskoplar Venedik’te üç-beş scudi karşılığında satılmaya başlanmıştı.”16 Başka marifetleri de var üstadın. Mesela teleskobuyla bazı gezegenlerin uydularını bulduğunu söylüyor ve bunları, isimlerini gezegenlere vermek suretiyle Medici Dükü’ne armağan ediyor. Ondan gereken iltifatı göremeyince isimlerini silip yüklü bir iane kopartabileceğine inandığı başkalarının isimlerini yazıyor uyduların üzerine. Teleskobu kendisi icat etmediği halde Hollanda’dan getirtip pazarlaması, bu marifetinin yanında hiç kalır.
6. Mahkemenin kapısından çıkarken, “Dünya yine de dönüyor!” dediği rivayeti ise katmerli bir yalan. Bunu bilim tarihçileri artık hoş bir benzetmeden öte bir değeri olmayan ve en az Galile’nin ölümünden 100 küsur yıl sonra, 1757’de bir gayretkeşin kitabında ortaya atılmış bir yakıştırma olarak değerlendiriyor ve mahkemeden çıkarken bu sözü duyan hiçbir kulak olmadığını, dahası, Galile’nin de içeride kendisini affettirmişken başına yeni bir bela almak isteyecek kadar aptal olmadığını ifade ediyorlar.
17
7. Galile’nin yargılanması dediğimiz hadise (1633’deki yargılama), aslında çoğu kendi dostlarından oluşan mahkeme üyelerinin, Galile’yi daha da büyüyebilecek olan bir tepki seline karşı koruma çabasının bir parçasıdır. Yani yargılama, Galile’yi süründürme, ona işkence etme ve yalvartma seanslarıyla geçmemiştir. Tersine, sözde bir yargılama oturumu yaparak Galile’yi özellikle üniversitelerdeki profesörlerin ve kilise mensupları ve sempatizanlarının hışmından korumaktı amaçları. İçeride Bellarmino gibi dostları kendisine ancak bir itirafname yazması ve imzalaması halinde dışarıdaki tepkiyi önleyebileceklerini tavsiye etmişler ve onu kollamışlardı. Nitekim ona verdikleri ceza da, bir soylunun evinde bir süre dinlenmesi ve 3 yıl boyunca haftada bir Kiliseye gelip Mezmur’dan pasajlar okumasından ibarettir! Verdikleri cezadan da belli değil mi yargılamanın göstermelik olduğu?
8. İşkenceye tabi tutulduğu nasıl bir yalansa, hapse, hatta zindana atıldığı da o kadar büyük bir yalandır. Nitekim gerek yargılama sırasında kaldığı apartman dairesinin konforu, gerek bir süre kendisini ağırlayan Başpiskopos’un evindeki rahatı, gerekse kısa süren zorunlu misafirliği bitip de serbest bırakıldıktan sonra Floransa yakınlarındaki Villasında yaşadığı hayat, zindan efsanesinin de ne kadar çürük temeller üzerinde kurulduğunu yeterince gösteriyor sanırım.
18


Galile Bombası mı yoksa Bombacı Galile mi?
Galile dosyasını bir modern efsane örneği olarak incelediğimiz bu yazımızı, Galile efsanesini günümüze taşıyan edebî bir bağlantıyla noktalamak istiyorum. Bu bağlantı, Bertolt Brecht’in Türkiye’de de defalarca sahnelenen Galileo’nun Hayatı adlı tiyatro eseriyle ilgilidir.
Brecht, bu eserini iki defa yazmıştır. Daha doğrusu 1939’daki ilk yazdığı haliyle 1955’de yazdığı son hali arasında dağlar kadar fark vardır ve taban tabana zıt iki Galile portresi sunar bize.
Brecht eserini 1938’de kaleme almaya başlamıştır. Tam o günlerde atomun parçalandığı haberi radyolarda çınlıyordu. Brecht, 1945’de Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombalarının atıldığını büyük bir yürek yangınıyla öğrendi; 1952’de ise ilk hidrojen bombasının patlatıldığını.
Galile’nin Hayatı’nın ilk versiyonu, bilimi ilerici akılcılığın ete kemiğe bürünmüş şekli ve faşizme karşı entelektüel direnişin kalesi olarak göstermeyi amaçlıyordu. Brecht’in ilk Galile portresi de bu fikrin bir uzantısı olarak entelektüellerin Nazi rejimine direnişlerini ve iktidarın fikir hürriyeti üzerinde kurmaya çalıştığı baskı karşısında direnen bir modern kahraman olarak sahnede yerini alıyordu.
Ne var ki eserinin İngilizce çevirisi üzerinde çalıştığı 6-9 Ağustos 1945’de atom bombalarının atıldığı haberleri, kafasını allak bullak etmiştir Brecht’in. Şunları düşünmüştür o meşum gece:
Birdenbire yeni fiziğin kurucusunun hayat hikâyesini farklı okumaya başladım. Dev bombanın cehennemî etkisi, Galile’nin çağının otoriteleriyle çatışması meselesini bana yepyeni, kılıçtan keskin bir ışık altında gösterdi.
19
Bombalar Brecht’in beynine düşmüştür sanki. Galile’nin kendileriyle düşünce özgürlüğü için savaşmış olduğu söylenen otoriteler, sakın onu ahlakî ve toplumsal bağlama çekmeye ve bilim adamının kendisini bu değerlerden koparmasına mani olmaya çalışıyor olmasınlardı? “Saf bilim” diye bize yutturulan efsane, sakın toplumların, halkların, milletlerin, hatta aydınların kafa ve beden bağımsızlıklarını tehdit eden bir başka iktidarın, toplumdan kopartılmış bir başka baskı rejiminin ürettiği zulüm ideolojilerinin oyuncağı olmasındı? Galile’nin görüşlerinden caydığını söylemesi de bilim adamının zor karşısındaki bir başka kaypaklığı değil miydi? Hay Allah, bunu neden daha önce hiç düşünmemişti? Atom bombasını patlatarak milyonların ölümüne yol açan bilim adamları ile Galile’nin farkı neydi o zaman?
Böylece o kahraman, Aydınlık Savaşçısı Galile gitmiş, yerine yeni bilime ihanet etmiş bir başka Galile gelmiştir Brecht’in yeni versiyonunda. Galile, yaptığı hatayı anlamış ve sahnede insanlıktan özür diler gibi kısık bir sesle, bilimin, tabiatın kanunlarını keşfetmekten çok daha fazla bir şey olduğunu itiraf etmekte ve kendi saflığına acımaktadır.
Brecht’i uyandırmak için iki atom bombası yetmiştir. Peki bizim Galile, bilim ve modern dünya hakkındaki Ashab-ı Kehf uykumuzu bölmek için kaç atom bombası atılması gerekiyor dersiniz?




__________________________________________________


[2] Cemal Yıldırım, Bilimin Öncüleri, 14. baskı, Ankara 1999, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, s. 84-85. Galile’yi Mikelanj ile Newton arasındaki halka olarak ele alan bu ifadeyi yazar kaynak göstermeden Russell’dan almıştır. Ancak ufak bir makaslama ile. Russell bu ifadeyi, ona inananlarla dalga geçmek için kullanmış ve sonuna da şu alaycı cümleyi eklemiştir: “Ben bu olguları, hâlâ metampsikoza [ruhların bir bedenden diğerine hulûl ettiği öğretisine] inananlara (varsa tabii) emanet ediyorum.” Bkz. Bertrand Russell, History of Western Philosophy, Routledge 1996, s. 517.[3] Yıldırım, age, s. 91.4 Alexandre Koyré, Bilim Tarihi Yazıları I, Çeviren: Kurtuluş Dinçer, 2. baskı, Ankara 2000, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, s. 51-52.5 Federico Mayor ve Augusto Forti, Bilim ve İktidar, Çeviren: Mehmet Küçük, 2. baskı, Ankara 1997, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, s. 25-26. 6 John D. Caputo, On Religion, Routledge 2001, s. 45.7 Stillman Drake, Galileo, Oxford University Press, 1989, s. 4.8 Drake, age, s. 5.9 Drake, age, s. 21.10 Stillman Drake, “Galileo Galilei”, Ed., Paul Edwards, The Encyclopaedia of Philosophy, c. III, New York 1972, Macmillan, s. 263.11 Paul Feyerabend, Yönteme Hayır: Bir Anarşist Bilgi Kuramının Ana Hatları, Çeviren: Ahmet İnam, 2. baskı, İstanbul 1991, Ara Yayıncılık, s. 133.12 Paul Feyerabend, Akla Veda, Çeviren: Ertuğrul Başer, İstanbul 1995, Ayrıntı Yayınları, s. 301.13 Hall Hellman, Büyük Çekişmeler: Bilim Tarihinden Seçilmiş On Tartışma, Çeviren: Füsun Baytok, Ankara 2001, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, s. 13.14 Feyerabend, Akla Veda, s. 302.15 Drake, “Galileo Galilei”, s. 264.16 J. D. Bernal, Modern Çağ Öncesi Fizik, Çeviren: Deniz Yurtören, 4. baskı, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara 1996, s. 188-189.17 Bkz. Stillman Drake, Galileo at Work: His Scientific Biography, Chicago University Press, 1978, s. 356 vd.’dan nakleden Richard H. Schlagel, From Myth to Modern Mind: A Study of the Origins and Growth of Scientific Thought, vol. II: Copernicus through Quantum Mechanics, Peter Lang, 1996, s. 168.18 Willem B. Drees, Religion, Science and Naturalism, Cambridge University Press, 1998, s. 59.19 Peter D. Smith, “Elective affinity: A Tale of two cultures”, Prometheus, Sayı: 04, 2000, s. 58.



Yazının tamamı: http://www.dergibi.com/polemik/ayrinti.asp?id=296

Modern Araştırmacıların Yuttuğu Salkımlar (Arşivden)



MODERN ARAŞTIRMACILARA NE KADAR GÜVENEBİLİRİZ?!

DÜCANE CÜNDİOĞLU


İlk baskısı 1957'de, son baskısı ise 1992'de yapılan bir kitabın adıdır The Modern Researcher, Jacques Barzun-Henry F. Graff ikilisi tarafından yazılan ve benim 1985 baskısını tedkik edebildiğim bu eserin 1992 tarihli son basımı TÜBİTAK (Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu) tarafından Modern Araştırmacı adıyla Türkçe'ye çevrilerek yayımlanmış ve Türkiye'de ilmî araştırmalarla meşgul olan akademik çevrelerin istifadesine sunulmuştu. Akademisyenlerimiz bu eseri okuyacaklar ve böylelikle bilimsel standartlara göre bir araştırmanın nasıl yapılacağını, bilimsel bir metnin nasıl yazılacağını öğreneceklerdi. Fakat ne gariptir ki bu kitabın daha ilk sayfalarında (First Prenciples: Research and Report as Historian Work adlı bölümünde, sh. 3) bir Türk görevlisinin bir İngiliz'e yazdığı bir mektuptan söz edilir ve bu mektuptan kısa bir alıntı yapılır. Mektubun metni, yine bir İngiliz olan Austen Henry Layard'ın (öl. 1894) Discoveries Among in The Ruins of Nineveh and Babylon (London, 1853) adlı eserinden aktarılmaktadır. Kendisi meşhûr bir arkeolog olup arkeolog sıfatıyla Osmanlı topraklarında İngiltere hesabına casusluk faaliyetlerinde bulunan bu zât, Lord Stanford Canning'in yetiştirmesi olup daha sonra (1877-1890 yılları arasında) İngiltere'nin İstanbul sefirliğini de yapmıştır.
Yutulan salkımlar
Hikâyesi uzun olduğu için mektuptan alıntılanan kısa pasajı zikretmeksizin, doğrudan yazarların değerlendirmesine geçelim:
- "Bu devlet memurunun hiç yıllık rapor hazırlamadığı ortada. Nazik bir dille vermekten kaçındığı üç şeye dikkat edin: nüfus istatistikleri, iş raporları ve tarih. Günümüzde hangi alanda olursa olsun bu üç tip bilgi olmadığı takdirde hayat durur."
Yazarlar mektubu böyle değerlendirdikten sonra modern Türklerin artık istatistiklere önem verdiklerini ve bu tür bilgileri yabancılarla paylaşmayı öğrendiklerini söylerler: "Bugünün Türk memuru nargilesini bırakıp minderinden inmiştir ve İçişleri Bakanlığı adına hane saymakla uğraşmaktadır..."
Başkalarına verilen talkımlar
Bu verileri böylece kaydettikten sonra şimdi de yazarların modern araştırmacılara verdikleri öğütlere bir bakalım.
- "İfadelerin anlamı bulundukları yere ve koşullara göre değişir. Sözgelimi bunlar varılan bir sonucun açıklaması mıdır? Yoksa bir dosta yazılan bir mektuptaki fikirler midir? Veya bir muhalife verilmiş sert bir karşılık mıdır? İşte bu noktada ifadenin önemi ve değeri konusunda karar vermek, engin bilgisi ışığında eleştirmenin görevidir. İncelediği yazarın yalnız eğilimlerini değil, inancının niteliğini de değerlendirmek zorundadır. Araştırmcı gerçeğe körü körüne saplanıp yalnızca alıntılar yapmakla yetinirse, konusunu bir çelişkiler yumağı olarak göstermekten kurtulamaz."

İşin aslı nedir?

The Modern Researcher kitabının yazarları, 1853 tarihli bir kitapta yer alan bir mektuptan kısa bir alıntı yapıp; bir belde ya da ülke halkının nüfusu, oturduğu hane sayısı, sahip olduğu ticarî vasıtalar, ticaret kapasitesi, vb. istatistikî bilgileri bir yabancıya (bir İngiliz'e) vermeyi kibarca reddeden bir Türk görevlisinin mektubunu, modern araştırmacının önüne bir ibret vesikası gibi sürerlerken, her nedense alıntıladıkları mektubu kendi bütünlüğü içerisinde aktarmadıkları gibi, mektup hakkında okurlarına ayrıntılı bir bilgi vermeye de gerek duymamışlardır. Acaba aktardıkları metin, kendi yaptıkları yorumları haklı çıkaracak vasıfları hâiz miydi? Gerçekten de mektup sahibi istatistik bilmez, elinde nargilesi minderine oturmuş (cahil ve tembel) bir Türk görevlisi miydi? Bu bilgileri talep eden İngiliz, insanlığa hizmet için yollara düşmüş masum bir araştırmacı, sade bir bilimsever, gayûr bir istatistik toplama meraklısı mıydı? Mektubu ele geçirip İngilizce'ye çevien Layard'ın bu işi yapmaktaki amacı neydi ve bu mektup, Layard'ın kitabında ne tür bir çerçeve içerisinde yer alıyordu?

Metne dilediğini söyletince...
Yazarlar bu suâllerin hiçbirini önemsememişler ve tarihî bir metni inceledikleri halde, metnin içerisinde yer aldığı tarihsel koşullara, tarafların konumlarına, metinde yer alan sözcüklerin metnin bütünlüğü içerisindeki anlam ve işlevine, kısaca metnin yorumunda namuslu her araştırmacının nazar-ı dikkate alması gereken unsurların hiçbirine kıymet atfetmemişler, metni amaçlarına uygun bir kılığa sokmuşlar, sonra da bu metinden diledikleri mânâyı çıkarmakta hiçbir beis görmemişlerdir.
Bu yazarların gereğini yapmaktan kaçındıkları vazife, kendi tabirleriyle şuydu: "Geçmişi yeniden düşünüp, geçmişte kalmış düşünce ve olayların tam anlamıyla bilincine vararak yeniden değerlendirmek." (a rethinking of past-recapturing in consciousness bygone events and thoughts...)
Oysa bu mektup, Musul Kadısı İmam Alizâde'nin bir İngiliz casusunun kendisinden istediği stratejik bilgilere mukabil kaleme aldığı bir arîza idi ve ince alaylar içeriyordu. (Meselâ: "Evlâdım bu bilgileri ne yapacaksın? Kelime-i şehadet getirip müslüman ol ve tüm bu sıkıntılarından kurtul!" gibi.) Üstelik bu müslüman Kadı, o dönemde Musul'un hazinelerini soyup British Museum'a taşımaya çalışan ajan Layard'ı canından bezdirmişti ve Layard böylelikle ondan intikam alıyor ve onun şahsında müslümanları küçük düşürmeye çalışıyordu. Bizim yazarların yorumu ise, aslında Layard'ın yorumlarını yinelemekten ibaretti. Dahası bu mektup Ernest Renan tarafından 1883'de bir konferans sırasında yine aynı gayeyle (müslümanları bilime düşman göstermek gayesiyle) kullanılmıştı. Başka bir Fransız oryantalisti Massignon ise, 1927'de yazdığı bir makalede, bu mektubun kaynağını bildiği halde bu hakikati saklamış ve bu mektubu Renan'ın uydurduğunu söylemişti. Fakat bu da doğru değildi. Mektubu Renan uydurmamıştı, Layard'ın eserinden almıştı ve bizim Modern Araştırmacı kitabının yazarları gibi müslümanları aşağılamak maksadıyla hedef saptırmaya çalışmıştı.
Modern araştırmacılara yol göstermesi amacıyla yazılan ve TÜBİTAK tarafından da Türkçe'ye çevirilip yayımlanan bu kitabın kısa hikâyesi böyle. Batılılar söyler ama yapmazlar; bizimkiler de bu tür metinlerde bir marifet bulunduğunu zannederler ama nedense verilen bilgilerin aslını araştırmazlar, kendilerini başkalarının ağzından dinlemeyi severler; üstelik övülseler de severler, sövülseler de severler. Oysa düşmanının kendisini övmesinden kuşkulanmayan bir zekânın, düşmanı kendisine sövdüğünde söyleyeceği birşeyi olmaz.
İşbu hakikati övenler bilir ve fakat övülenler bilmez!

( Yeni Şafak, 9 Mart 1999 )

11 Şubat 2008

Püritenler ve Bilimsel İstibdat

PÜRİTENLER VE BİLİMSEL İSTİBDAT _ Prof.Dr. Nevzat TARHAN

Bu yazımızda bir tipolojiden bahsedeceğiz. Bu anlayış her zaman topluma hız kaybettirmiştir. Yazının tümünde çizilen çerçeve içinden baktığınız zaman aslında ne kadar çok püriten insanla yakın temas içinde olduğunuzu dehşetle göreceksiniz. Birde bu çerçeveden son günlerde yaşanan olaylara bakmaya deneyiniz.
Püritenler bu ülkeye ve insanına yazık etmektedirler.
Püriten ahlaka sahip kişiler diğer insanlarda değersizlik, yetersizlik, sindirilmişlik, eksiklik, suçluluk, hayal kırıklığı, hüsrana uğramışlık gibi hisler uyandırırlar. Baskıcı, dominant, buyurgan, emredici, hükmedici tutumları bu hissi uyandırır ve iletişimi zehirleyen bir etki yapar. Demokrasilerin baskıcı kültür olan püriten kültüre bir tepki olarak geliştiğini düşünürsek bu davranış biçiminin iyi anlamamız gerekir.
Baskıcı olmayan kişiler vicdani iç görüye sahip kişilerdir. Sosyal şartları fark ederler, hedeflere ulaşırken başkalarını anlayabilirler. Anlaşmazlıkları azaltan, işbirliğini artıran, bağnazlık ve kutuplaşmayı engelleyen demokrat kültür adaleti yüceltir.
Vicdani adaletin olmadığı demokrat kültürde güçlüler zayıfları “de facto” oluşturarak ezerler. Ortak vicdani değerleri olan demokrat kültürde ise birlik içinde, birbirine değer verip paylaşan bireylerle ortak hedefler doğrultusunda yaşam sürer.
Püritenler; baskı, ceza, korkutma, tehdit ve sindirme gibi unsurları uygulayarak, dünyayı doğru, adaletli, sevgi dolu yapmaya çalışırlar. Demokrasi kültürünün püriten ahlâka tepki olarak geliştiğini söyleyebiliriz. Liberal yöntemleri saçma, aptalca ve vakit kaybı olarak gören bu kültürel miras, gerçekte insanın içindeki kötücül güçlerin bir aldatmasıyla gelişmiştir.
Püriten kişiler dar kafalıdırlar. Onlara göre kurallara uyanlar iyi, uymayanlar kötü insanlardır. Püritenler her şeyi siyah beyaz kodlarında algılarlar. Gri rengi kabul etmezler. Ahlâkî erdemleri yaşamanın, bizzat bir ödül olduğunu düşünmezler. Her şeyi ‘cennet ve cehennem’ ikilemi gibi katı ve esnek olmayan kalıplara oturturlar. Eğer suç ve günahkârlık söz konusuysa, kendilerini Tanrı’nın görevini yapma konumunda hissederler.
Püriten kişiler iddiacıdırlar, çalışmayı ve başarıyı çok severler. Tedbirli davranmak tutkularıdır. Her zaman doğru olanı yapmak isterler. Püriten kişiye göre hiçbir hata, önemsiz değildir. Beklentileri daima yüksektir. Göğüslerine birkaç madalya eklemek püritenlerin diğer bir tutkularıdır. Büyük püritenler, küçük püritenleri madalya, makam ve rütbe ile çılgınca çalıştırır. Bu püriten eğer baskın kültüre mensup biri ise, diğer kültürleri yok etmekten zevk alır. Bunların “Ya sev, ya terk et” tarzındaki şovenizmi sloganlaştırdıkları görülür.
Püritenlerin silahları; çok çalışmak, kurallara bağlılık, ayrıntılara önem vermek, hoşlanma duygusunu ertelemek, gerekirse başka yaşama bırakmaktır.
Kişiliklerini işleten en büyük mekanizma, yanlış bir şey yapmaktan ölesiye korkmalarıdır. Onlara göre hiçbir hata önemsiz değildir. Her şeyi sıfır hata ile isterler. Sadece kendileri için değil, diğer insanlar için de hissederler. Ancak hatasız bir ortamda olduklarına inandıklarında kendilerini güvende hissederler.
Püriten kişi toplumdaki tatsız, can sıkıcı işleri başarı ile halleder. Bu kişi birinci adam olursa, vay onun yanında çalışanların haline demek gerekecektir. İkinci adam olurlarsa büyük bir boşluğu doldururlar.
Püritenlerin kontrol duygusu
Püritenler eğer yönetici iseler, ancak başkalarının yaşamını kontrol ederek kaygılarından kurtulabildikleri için, son derece yıpratıcı ve yıkıcı olurlar. Obsesif kişiler bir insanın ne yaptığını ve nasıl yaptığını kontrol eder, onlar da mükemmeliyetçidir. Püriten kişi ise diğer insanların ruhunu kontrol etmek ister. Başkalarının onu sevmek gibi bir zorunluluğu vardır. Kendisini sevmeyen insanı kolayca düşman kategorisine atabilir.
Sorumluluk sahibi, akıllı, çalışkan fakat katı, esnek olmayan yapıları nedeniyle kolayca öfkelenirler. Yakınlarına hayatı dar ederler. Doğru ve ateş gibi yakıcı eleştirileri vardır.
Kötü bir dünyada değeri bilinmemiş, başkalarının gevşekliği yüzünden bunalmış, hayal kırıklığı içindeki insanın ruh hali ile hep kızgın ve gergindirler. Kontrolü kaybetme duygusu onların öfkesini çok arttırır. Başkasını onayladıklarında veya evet dediklerinde hata yapabilecekleri korkusu içerisindedirler. Ne yapmanız gerektiğini size söyleme istekleri en büyük tutkularıdır.
Toplumsal etkisi
Geçtiğimiz yüzyıllarda doğru, iyi ve güzeli topluma kabul ettirmek için baskıcı yaklaşımlar bir yöntem olarak benimsendi. Ancak günümüzde insanların iyi, doğru, güzel olması yetmiyor. Özgürlük duyguları ve iletişim teknolojisi, insanca yaşamak arzusu ve iyiyi iyi şekilde yaşamak duygusunu insanlarda pekiştirdi.
İnsanlar çoğulculuğu, farklı kültürel mirası yaşamayı ve kültürel duyarlılığı önemsiyorlar. Toplumsal barışın sağlanması için farklı düşüncelerin ifadesine fırsat vermek gerekmektedir. Birilerinin çıkıp ‘sizin iyiliğiniz ve toplumun iyiliği için’ diyerek başkalarına ızdırap çektiremeyecekleri bir dünyada yaşıyoruz artık.
Baskıcı yöneticilere nasıl davranılmalı?
Adalet ve güzellik, kendilerini hak edenlerden çok almasını bilenlere verilmektedir. Hakkını aramasını bilmeyen insan, o hakka layık değildir. Hak arama bilinci, baskıcı yöneticilere karşı en büyük çözümdür. İnsanlar haklarını aramazlarsa, o ülkeyi yönetenlerin baskıcı olması içgüdüsel bir gidiş olacaktır. Çünkü insan doğuştan adil ve iyi değildir. Birilerinin duygularımızı dengelemesi ve ayna işlevi görmesi gerekir. Bunun için demokrasilerde muhalefet ve hak arama çabası desteklenmiştir.
Püriten ahlâk sahibi yöneticilerden hiçbir zaman tam not beklenilmeyeceğini bilmek gerekir. Küserek sonuç alamazsınız. Sizi o zaman yetersiz olarak algılar ve önemsememeye devam ederler. İsyan etmek de faydasızdır. Bu defa haklıyken haksız duruma düşersiniz. Fakat incindiğinizi söylemelisiniz. Bir kişi bile olsa doğruyu doğru şekilde söyleyen kişiye, yönetici püritenler saygı duyarlar.
Öfkeli davranışlar, baskıcı ahlâktaki kişi tarafından kendisine yöneltilmiş haksız bir saldırı ve hakaret olarak algılandığı için onlarla kararlı ve tutarlı bir diyalog, uzlaşmacı yaklaşım daha doğru olacaktır.
Püriten ahlâktaki kişiler, diğer insanlardan daha doğru, daha iyi ve başarılıdırlar. Bunu kabul edip takdir edin. Ama kullandıkları yöntemin çağdışı olduğunu, önceliklerinin yanlış olduğunu açık ve dürüstçe ifade edin.
Kendilerini en vatansever, en çalışkan, en disiplinli gören bir yöneticinin, kullandığı yöntemler konusunda kendisiyle yüzleşmesini sağlamak gerekir. İnsanların davranışlarını düzeltmek ve toplum mühendisliği için ceza vermek ve yasaklamalar koymak korkunç bir stratejidir. İnsanlarda cezadan kurtulma içgüdüsü vardır. İnsan köpek gibi ceza ve otoriteyle değil, kedi gibi başını okşamayla daha iyi ve kalıcı eğitilir. Merak duygusu insanda sansürlü şeylere kolay yönelir. Görmesine izin verilmeyeni daha çok görme arzusu duyar. Cezaya misilleme yapma, özgür yapıdaki insanlarda olan bir güdüdür. Özellikle haksız olduğuna inanıyorsa...
Püriten ahlâkta olan insanlara, yanlışla mücadele biçimlerinin yanlışı arttırdığı, psikoloji bilimi ölçekleri ile anlatılmalıdır. Ancak bu şekilde baskıcı kültür, yerini demokrat kültüre bırakır. Tabii bu da yavaş yavaş olacaktır. Kültürel değişim hiç aceleye gelmez.
Korkunun arttığı ortamda özgüven azalır.
Doğruların peşinden gitmek risk almayı gerektirir.
Üniversite fikrini zorla kabul ettirmeye başlar ve farklı fikirleri konuşturmazsa ‘bilimsel istibdat’ başlar.
Resmi ideolojinin sözcüsü olmak üniversiteler için en tehlikeli seçenektir.
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=141424

05 Şubat 2008

Batı dünyasında Neler Oluyor?


Batı dünyasında neler oluyor?
[
Yorum - Alev Alatlı]


'Mücahitlerin dünya çapında cihad ilân ettikleri, Yaradılışçı'ların yürüyüşe geçtikleri çağımızda, dinin geri döndüğünü inkâr edebilmek için ya kör olmak gerekir, ya da deli! Günümüz tanrıtanımazları bile bu mucizevi dirilişi kabul ediyorlar." Bu cümle, Kenan Malik'e(1) ait.
Bahsettiği "Yaradılışçılar" 1920'li yıllarda ABD'de baş veren köktenci Hıristiyan hareketi "Creationism" müridleri. Bu insanlar, Kutsal Kitap'ın kâinat ve dünyanın yaradılışının anlatıldığı ilk bölümü olan Tekvin'e, hiçbir yoruma tabi tutulmaksızın, harfi harfine iman edilmesini savunuyor ve dolayısıyla Evrim Teorisi'ne itibar etmiyorlar. Dahası, okullarda öğretilmesini engelliyorlar. Darwin 1960'ın ortalarına kadar Amerikan okullarına giremiyor. O tarihten 1975'e kadar evrim teorisini fen derslerine "bilimsel yaradış" adı altında destek konu olarak eklenmiş olarak görüyoruz. 1975, yüksek mahkemede görülen bir davanın (2) sonuçlandığı yıl. Mahkeme, okullarda yaradılışın İncil'i esas alarak öğretiliyor olmasının Amerikan Anayasası'nın kilise-devlet ayrışımı ilkesine ters düştüğüne hükmedince, Eski Ahit'e yapılan göndermeler müfredattan kaldırılıyor. Buna karşın, halen devam eden davalar (3) da var.
Prof. Malik'in "yürüyüşe geçtiğini" söylediği Hıristiyan hareketinin özü böyle. Malik'in dinin mucizevi dirilişini kabul ettiğini söylediği "tanrıtanımaz"lara gelince, dokundurduğu zat, 2004'te ölen Jacques Derrida'dan sonra dünyanın en büyük filozoflarından biri sayılan Alman felsefeci, Yeni-Marksist sosyolog ve siyaset bilimci Jürgen Habermas. (4) Uzun yıllar kararlı bir ateist ve sekülerizm savunmacısı olarak tebarüz eden Habermas, epeyce bir süredir dinlerin insan onuru, özgürlüğü ve sorumluluğu gibi değerlere ters düşmeyebileceği şeklinde düşünceler dillendirirken, sekülerizmin birtakım kısıtlamalarla malûl olduğunu da itiraf etmeye başlamış. Hatta, Papa 16. Benedict'le yaptığı bir konuşmayı müteakip, "modern eşitlik ve adalet fikirlerinin aslında Musevi ve Hıristiyan dinlerinin ilkelerinden süzülmüş kavramlar" olduklarını beyan etmekten kaçınmamış. Yeri gelmişken, günümüzde Batı dünyasında "dinlerin yükselişi"ne ilişkin entelektüel tartışmalarının Musevi ve İsevi inançları ile sınırlı olduklarını, "İslâm'ın yükselişi"nin ise tamamen farklı saiklerle değerlendirildiğini vurgulamalıyım. Papa 16. Benedict'in tutumu, iyi bir örnek: "Gelişmiş Batılı ülkelerde gittikçe güçlenen sekülerizm karşısında Hıristiyanlığın zayıfladığını" ileri sürerek, Avrupa'nın köktenci Hıristiyan değerlerine geri dönmesi gerektiğini savunan, Avrupa Birliği'nin bir Hıristiyan ligi olmasını, İsevi inancının AB anayasasında yer almasını talep eden Hazret, konu İslam olunca, Müslüman liderleri "dini siyasileştirdikleri için" eleştirmekten geri durmamaktadır. (5) Oysa malûm olduğu üzere, "Sezarın (6) hakkı sezara, İsa'nın hakkı İsa'ya" şeklinde özetleyegeldiğimiz anlayışı gereği, kilisenin alanını dünyevi yönetimin alanından ayırarak, "ruh"un salâh bulması üzerinde yoğunlaşan din, Hıristiyanlıktır, İslamiyet değil! "Hıristiyan ikiciliği" ("dualism") olarak tanımlanan anlayış, insanoğlunun dünyevi meselelerinin çözümünü dünyevi iktidarlara bırakmak suretiyle sekülerizmi (7) doğuran anlayıştır. Papa hazretlerinin zengin Batı ülkelerinde güçlendiğinden yakındığı sekülerizm, herhangi bir dünyevi devlet gibi hareket eden Kilise'nin "İsa'nın alanı"nın dışına çıkarak, inananlar üzerindeki kurduğu maddi ve manevi baskıya karşı haklı ve doğal bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu anlamda, Hıristiyanlığın alanını daraltmış olması söz konusu olmadığı gibi, tersine, Kilise'nin asli görevine yönelmesini sağlayan oluşumdur. Hal buyken ve Papa hazretlerinin hiç işleri olmaması gerekirken, AB için İsevi bir anayasa için bastırıyor, bu meyanda bambaşka saiklerle hareket eden İslâm liderlerine veriştirmeyi de ihmal etmiyor olmalarının, "dinlerin yükselişi" tartışmalarının ilâhi çerçeveden çıkarılıp, dünyevi iktidar kavgasına dönüştürülmekte olduklarından başkaca açıklaması yoktur.
Esas yükselen ne?
Mamafih, Hazreti, biz, henüz Alman Kardinal Joseph Ratzinger olduğu günlerde, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği karşıtı demeçlerinden tanırız. Kendileri, "Hıristiyanlık barışçıl ve makuldür, İslamiyet şedit ve mantık dışıdır" söylemini (8) alenen dillendirmekten de hicap etmemişti. Dahası, "Hıristiyanlığın hükümdar ile Tanrı arasındaki farkı gözetmek" suretiyle, "dünya tarihine yepyeni bir açılım getirmiş olması"yla övünmüş olması da (9) bir vakıadır; ruhani ve dünyevi iktidarların ayrışmasında yarar olduğunu, zira "böylece ortaya çıkan özgürlük alanının bireyin devlete karşı çıkmasını mümkün kılacağını" iddia ederken, oklarını yine İslâm'ın yükselişine çevirmişti. Ona göre, dünyanın önemli bölümünde "siyaset dünyasını inanç dünyasıyla bir arada mülâhaza eden eski görüş" (nesi eskiyse!) geri gelmiş, "ahlâkı sadece siyasi gücün kollayabileceği" inancı yeniden hakim olmaya başlamıştı ki, bu adamakıllı kaygı verici bir durumdu.
Makaleyi kaleme almaktaki amacımın, varsa aramızda dünyada dinlerin yükseliyor olmasından İslâmiyet'e pay çıkaranlarımız, durumu bir kere daha değerlendirmemiz gerektiğini vurgulamak olduğunu söylemeliyim. Kişisel hissiyatım, "Yanılmaz" (10) da olsalar, İslâm söz konusu olduğunda, günümüz Papalarının bile mühürlerinden kurtulmayı başaramadıkları şeklindedir. Hal böyle olunca, meselâ, Katolik rahibelerinde kutsallık simgesi olarak saygı duyulan başörtüsünün, Müslüman kadınlarında baskı simgesi olarak kötülenmesi, hatta başta Katolik Fransa, yasaklanması çabalarının şaşıracak bir yanı yoktur. Papa'nın dahi, ne önyargıda, ne de çifte standart uygulamasında sakınca görmediği koşullarda, başörtüsünün hatta peçenin, Avrupa Medeniyeti'nin iki bacağından biri sayılan Yahudi-Hıristiyan geleneğinde de var olduğu olgusu da düşüncelerini değiştirmeyecektir. İnternet sitelerinde, dergilerde, Müslüman gençler, istedikleri kadar, meselâ, Hazreti İsa'nın havarisi Aziz Paulus'un söylemlerinden örnekler getirsinler, meselâ, Musevi yasasının "karısının saçının görünmesine izin veren erkeği lânetlediğini" tekrarlasınlar, İslâm'a empati duyulmasını sağlayamayacaklardır. Çünkü, dinlerin yükselmekte, dünyeviliğin zayıflamakta olması, Batı toplumlarının dindarlaştıkları anlamına gelmemektedir. Günümüzde yükselen, aslî anlamı değişmiş, ne Tanrı, ne de ilâhiyatla uzun boylu ilgisi olan bir din; daha doğrusu, özü itibariyle fevkalâde dünyevi (seküler) bir kavram olan "kimlik" fikridir.
Bu çerçevede sekülerizmin (dilerseniz, laikliğin) üç ayrı anlamından bahsedilir. (11) Bunlardan birincisi, siyasetin dinden, kamu alanının bireysel alandan ayrıştırılması; ikincisi, dini inanç ve ibadetlerin zayıflaması; üçüncüsü, inanç koşullarının dönüşmesi, yani, Tanrı inancının bir veri olarak kabul gördüğü, kimse tarafından sorgulanmadığı bir toplumdan bir tercih meselesinden ibaret olduğu topluma dönüşmüş olması halidir. "Modernite" bu dönüşüm ifadelerinden birisidir ve "Büyük Kopuş"a delâlet eder.
Ne din ne de bilim çağı
1800'lü yıllarda gerçekleşen "Büyük Kopuş" dedikleri süreç, siyaset inançtan, kamu alanı bireysel alandan ayrışırken, dinî dogmaların üzerindeki tartışmaların gündemden düşüp, yerlerini ideolojik kavgalara bırakması hadisesidir. Nitekim, son 200 yıllık dönemde, Batı toplumları, dinî inançlarının farklılığı değil, savaş ve devrim, sınıflar ve sosyal adalet, ırk ve milli kimlik meseleleri nedeniyle savaşmışlardır. 1800'lü yıllar, ayrıca Darwin, Marks ve Nietzsche (12) gibi, her biri Batı toplumlarının dinlere karşı tutumlarını altüst etmeye namzet üç adamın yaşadıkları yıllardır. Darwin, Yaradılış'ın Tanrı'nın dahli olmadan da gerçekleştirilebileceği anlamına gelen evrim teorisi ile tanrı-tanımazlığı mümkün, hatta akla yakın kılarken; Marks, dine siyasi cenahtan meydan okur. Her ikisi de Avrupa Aydınlanması'nın aklı vahyin önüne geçiren, beşeri tanrılaştıran ruhundan beslenmekle beraber, Hıristiyan tanrısına en büyük darbe Nietzsche'den gelir. "Tanrı'nın ölümü"nü ilân eden Nietzsche, insan aklını, mantığını göklere çıkarır; "üstüninsan" kavramını geliştirir. Din, ahlâk, çağdaş kültür, felsefe ve bilim gibi konularda eleştiriler yazarak, değerlerin göreceliğini savunur, "iyi" ve "kötü" kavramlarına saldırır. Öyle ki, 1800'lü yılların sonlarına doğru, Batı toplumunda yaşanan inanç krizine, bir de "akıl, mantık krizi" eklenir. "Aydınlanma"nın rasyonel insan ve makinanın yenilmez birlikteliği sayesinde her şeyin yoluna gireceği şeklindeki iyimserliği erirken, ilerleme denilen devinime inançsızlık, yerleşik "doğrular"a karşı şüphecilik yerleşir. Böylece, "Tanrının ölümü" beraberinde "hakikat"ın ne olduğuna dair klasik fikirleri, mantığı, evrensel değerleri, geleneksel dini ve Aydınlanma'nın dine olumsuz yaklaşımı da beraberinde götürerek, derin bir yabancılaşma duygusu" yaratır. Günün sonunda, "Hıristiyan tanrısı ölmemiştir ama bir şeylerin solmaya başladığı kuşkusuzdur." Böylesi bir mirası devralan yirminci yüzyıl, ne dinler, ne de bilim çağına benzeyecektir. Batı dünyasının her ikisinden de niteliksel olarak farklı yeni bir sürece girdiğinin ifadesi olarak sahne alır.
Dipnotlar:
(1) Prof. Kenan Malik, Hint asıllı İngiliz; nöroloji ve bilim tarihi uzmanı, psikolog. Sussex, Cambridge, Oxford, Oslo ve Melbourne üniversiteleri öğretim üyesi, The Guardian, Financial Times, The Independent, Independent on Sunday, Sunday Times, Sunday Telegraph yazarı, BBC Radio 4 yazarı. (2) Daniel vs. Waters (3) Edward vs. Aguillard 1987, Kitzmiller vs. Dover, 2005 (4) Jürgen Habermas, 1929, Alman felsefeci, sosyolog ve siyaset bilimci. (5) Catholic World News, 11.26.2003 (6) Sezar, Latince Caesar'dan, "imparator," Almanca, Kaiser. (7) "secular" dünyevi; "secularism" dünyevilik (8) 22 Eylül 2006 (9) 2003 Kasım, İtalyan "Il Giornale" gazetesi (10) Papanın sıfatlarından biri (11) Charles Taylor, A Secular Age (12) Charles Robert Darwin, 1809-1882; Karl Heinrich Marx 1818-1883; Friedrich Wilhelm Nietzsche, 1844-1900

(02 Şubat 2008)


Batı dünyasında neler oluyor? (2)


1800'lü yıllarda "Tanrı'nın ölümü" ile sarsılan Batı dünyası, 1900'lerde "İnsanoğlunun Çöküşü"ne şahit olur. Siyaset dinden ayrışır; dinî inanç, "özel tercih" meselesine dönüşür; merkezine insanlığı alan laik siyaset felsefesi, Tanrı'yı temel alan ilâhiyat siyasetinin yerine geçer.
Ancak, laik siyaset felsefesinin de bir inanca ihtiyacı vardır; bu inanç, insanoğlunun akla uygun hareket edebileceği, ahlâk sahibi olabilmek için uzak bir tanrının direktiflerine ihtiyacı olmadığı inancıdır. Gelin görün ki, yirminci yüzyıl, iki büyük dünya savaşı, atom bombası, soykırımlar, ekonomik krizler, diktatörlükler vb. felâketlerle insanoğlunun ferasetine duyulan inancı da sarsmayı başarır. Harvard Üniversitesi'nin sosyoloji fakültesinin Rus asıllı kurucusu Pitirim Sorokin, (1) çağın ruhunu şu cümlelerle özetler: "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra olan bitenin beni şaşkına çevirdiğini itiraf etmekten utanmıyorum. Beklediğim, barışın tekâmülüydü, savaşın değil. Toplumun barış içinde yeniden şekillenmesiydi, kanlı ihtilâller değil. Hümanizmaydı, kitle katliamları değil. Arıtılmış demokrasilerdi, keyfi diktatorya değil. Bilimin ilerlemesiydi, propagandanın ve gerçeğin yerine geçen otoriter sloganlar değil. Her cephede ilerlemeydi, barbarlığa geri dönüş değil!" (2) Aynı yıllarda yazan (1947) şair W.H. Auden'in(3) demesiyle, onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyılların "gün-ışığı dünyası," yirminci yüzyılda "gece-karanlığı dünyasına" dönüşmüş, "Endişe Çağı"na (Age of Anxiety) girilmiştir.
Ülkemiz entelijensiyasının gündeminde hemen hiç yer almayan "Endişe Çağı," Batı insanının ruhsal yalnızlık çektiği, olayların kontrolundan çıktığını hissettiği ruh hali olarak tanımlanır. Ondokuzuncu yüzyılda kendisini "yeryüzünün sahibi" olarak gören, (1880 itibariyle dünyanın %85'inin sömürgeleştirilmiş olduğunu hatırlayalım) bilimsel ilerlemelerle müftehir, hali vakti yerinde ben-merkezci Avrupalısı gitmiş, onun yerini kendi dışında oluşan olayların etkisiyle savrulduğunu hisseden, geleceğin nasıl şekilleneceğini kestiremeyen, olayları yönlendirememekten korkan bireyler almıştır. Benzeri endişeler, milletler ve medeniyetler söz konusu olduğunda da geçerlidir. Toplumlara yollarını kaybettikleri, siyasi ve ekonomik geleceklerinin kendi ellerinden çıktığı, başka birilerine tabi oldukları şeklindeki duygu yerleşirken, Batı medeniyetinin inişe geçtiğini hatta öldüğünü iddia eden tezler belirir. Önce Hıristiyan, sonra da sosyalizme revaç vermek suretiyle burjuva ahlâkını tepen Avrupa insanının başvurabileceği bir değerler sistemi kalmamış gibidir. George Orwell, C. Virgil Gheorghiu, Arthur Koestler (4) gibi Batı zihniyetinde derin izler bırakan yazar ve düşünürler, medeniyetlerinin "25. saat"ine girdiği" şeklindeki gözlemlerini dillendirmeye başlarlar. 25. saat dedikleri, "insanoğlunun kurtarılamayacak" noktaya geldiği saattir.
Berlin duvarının yıkılışı, sadece Sovyet despotizminin reddini değil, toplum-mühendisliğinden soğumayı da temsil etmektedir. İnsanlığın dünyayı iyileştirmek yolunda yaptığı her müdahale, işlerin daha kötüye gitmesiyle sonuçlanmış gibidir. Doğaya hakim olmak girişiminin küresel ısınma ve türlerin yok oluşuna neden olduğu saptanmıştır. Topluma hakim olmak iştiyakı, soykırım felâketlerini, toplama kamplarını, gulagları getirmiştir. Bütün bu olumsuzluklar, Batı entelijensiyasında "insanoğlundan korkulması gerektiği" şeklinde bir eğilimin yerleşmesiyle sonuçlanır. Gelinen nokta, "özgüven kaybından müzdarip gibiyiz; insanlığın ve diğer varlıkların dünyasını zenginleştirecek, ahlâki anlamı olan hayatlar kurma yeteneğimizi yitirmiş gibi duruyoruz" noktasıdır.
Gelişmelerden siyaset de nasibini alır. Geçen iki yüzyıl boyunca tarafların birbirlerine kastetmeleriyle sonuçlanan ideolojik farklılaşmaların sınırları silinmeye, kaybolmaya yüz tutar. Toplumsal yaşamın nasıl sürdürülmesi gerektiğine dair farklı ideolojilerin, dünya görüşlerinin çarpıştığı bir arena olmaktan çıkan siyaset, varolan sistemi kimin daha iyi yönetebileceğine ilişkin tartışmalarla kısıtlanır. Öte yandan, iktidar ve muhalefet uçlarının yakınlaşmasıyla daralan siyasi arenanın bireylerin kendilerini ve toplumsal birlikteliklerini tanımlamaları için birtakım başka aidiyetler aramalarına da yol açtığı görülür. Ülkemizden bir örnek vermek gerekirse, bir zamanlar, meselâ, MHP'li olmak, bireyin sosyal, ekonomik, dinî vb. tercihleri itibariyle kendisini tanımlaması için yeterli olabilirken, günümüz siyasi partilerinin ideolojik duruşları itibariyle yakınlaşmış olmaları, kişinin kendisini ifade edebilmesi için diğer başka aidiyetler de aramasına neden olacaktır. Siyasi partilerin çatıları altından böylece uzaklaşan aidiyet kökenli dayanışma, kültür, inanç, etnisite gibi diğer başka birleştirici unsurlara yönelir; siyaset ve ideolojiler yerlerini "kimlik siyaseti" olarak tanımlanan oluşuma bırakırlar.
Bireyin kim olduğunu kültür belirliyor
1960'larda ortaya çıkan "kimlik siyaseti" tanımının temel kabulü, toplulukların belirleyici niteliklerinin, dahil oldukları ekonomik sınıflar değil, kültürleri olduğu şeklindedir. Şöyle ki, örneğin, bir Türk sanayicisi, son tahlilde, kendisini bir Japon ya da Belçikalı sanayici ile değil, işçi sınıfından dahi olsalar, kendi kültüründen, geçmişini ve deneyimini paylaştığı birileriyle tanımlayacak, öncelikle onlarla dayanışacaktır. "Modernite"nin yarattığı sınıflandırmalarının reddi olarak değerlendirilen '60 sonrası Üçüncü Dünya özgürlük hareketleri, insan hakları örgütleri, feminist gruplar, gay hakları kampanyaları, vb. çıkışlar, sahici kimliklerin başkaldırısı olarak değerlendirilir. Nitekim, geçen kırk küsur yıl zarfında, marjinal gruplaşmaların başlattıkları hareketler büyümüş, günümüzde çok-kültürlülük olarak olumlanan anlayışı yaygınlaştırmıştır. Günümüz Batı dünyasında sıkça rastlanan bir argüman, ekonomik alanda revaç verilen liberalizm eğer "bireye eşit saygı anlamına geliyorsa, farklı kültüre sahip insanların yaşam biçimlerine ve dünya görüşlerine de saygılı olmak gerekir" şeklindedir. Böylece, başta dini inançlar olmak üzere, kültürel tercihlere, beğenilere ve yaşam biçimlerine saygı duyulacak ve farklılıkların kamusal alanda tanınmaları, haklarının teslim edilmesi sağlanacaktır.
Önceki yazımda açıkladığım "Büyük Kopuş" böylece yeni bir nikâh tazeleme ile sonuçlanırken, Batılı düşünürler, bu nikâhın, dinlerin yükselmeleri veya baskın çıkmalarından değil, kültürlerin doğasını ve önemini teslim eden seküler argümanların sonuçları olduğunda ısrarlıdırlar; bu bağlamda, yükselenin "iman" olmayıp, bireysel "kimlik" arayışı olduğu vurgulanır. Dinî inançlar, toplumların kültürel belleklerinin ayrılmaz parçaları hüviyetleriyle saygı görmelidirler; kaldı ki, dinî inançlar, kültürlerin dışa dönük ifadeleri olmanın ötesinde toplumsal değerlerinin de anahtarlarıdırlar.
"Ben kuşağı" dedikleri bir kavram var: "me generation." Bu kavram, ister "radikal İslam olsun, ister karizmatik Hıristiyanlık," deniyor, geleneksel dinlere dönüşü değil, tersine geleneksel dinlerden kopuşu anlatır çünkü, "ben kuşağı" dine takva için değil, "kimlik ve aidiyet" saikleriyle dönmektedir. Bu çerçevede, günümüzde din odaklı tartışmaların dinlerin muhtevalarına ilişkin konularda olmayıp, örneğin, "Bir Hıristiyan lisesinde Yahudi öğrenci olmak ne demektir?" ya da "İslam nasıl yaşanmalıdır?" şeklinde, bireyin kimliğini tanımlamasına hizmeti öne çıkardığına dikkat çekiliyor. "Kimlik yapılanmasının" harekete geçirdiği dönüşümün, Müslüman, Hıristiyan ya da Hindu, tüm dinlerde gözlemlendiği, din merkezli hareketlerin ortak noktalarının mensubu oldukları dinlerin ortak noktalarından çok daha fazla olduğu ifade ediliyor. Eylemcilerin küreselleşme-karşıtlığı, çevrecilik gibi özde dünyevi/seküler konularda da dayanışma içine girebildikleri düşünüldüğünde, Batı cenahında yükselenin "iman değil, kimlik arayışlarının dinî kanadı" olarak mütalâa edilmesi gerektiği şeklinde bir görüş ortaya çıkıyor. Bir örnekle açıklamak gerekirse, bu, Hazreti İsa'nın Allah'ın oğlu olduğuna iman etmemekle birlikte, Hıristiyan kimliğine diğer başka saiklerle sahip çıkmak gerektiğini düşünenlerin birlikteliği olarak tezahür ediyor.
Neticeyi kelâm, siyasi, kültürel ve ulusal aidiyetlerin aşınması; geleneksel iletişim biçimlerinin, fetva mercilerinin ve ahlâk ilkelerinin zayıflamasıyla doğru oranda yükselen toplumsal atomizasyon, özellikle de Avrupa göçmenleri, Afrikalı Amerikalılar, mutaassıp beyazlar gibi egemen liberal/laik kültürün seslerini kıstığı insanların dört başı mamur kimliklere ve ahlâki duruşlara duydukları özlemi artırıyor. Bu insanlar, özlemlerine bireysel kimliklerine sarılmak ve dünya ile doğrudan ve birebir ilişkiler geliştirerek kavuşmaya çalışıyorlar. Batı dünyasında neler olup bittiğini anlamak için Prof. Kenan Malik'in şu yorumuna kulak vermekte yarar var: "Kör olduğumu sanmıyorum, umarım deli de değilimdir ama 'Tanrı'nın ölümü' ne kadar doğru idiyse, 'dine dönüş'ün de o kadar doğru olduğunu düşünüyorum. Bence, Tanrı, ne o zamanlar/19.yüzyılda/ ölüydü, ne de şimdi canlı. Değişen bir şey varsa, o da dinin anlamı. Bugün dinin kucaklanıyor olmasının ne Tanrı, ne de dinbilimle ilgisi var; olan biten, 'kimlik' denilen o fevkâlâde dünyevi sorunun tezahüründen ibaret."
Dipnotlar:
(1) Pitirim Aleksandroviç Sorokin, 1889-1968 (2) New York, 1941 (3) İngiliz asıllı Amerikalı, 1907-1973 (4) George Orwell'in asıl adı, Eric Arthur Blair, 1903-1950, İngiliz gazeteci ve yazar; Constantin Virgil Gheorghiu, 1916-1992, Romanya doğumlu Fransız yazar; Arthur Koestler, 1905-1983, Macar asıllı İngiliz yazar (03.02.'08_ Zaman)
Alev ALATLI
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=646853