[De ki,"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"Ancak, yalnızca akıl-iz'an sahipleri bunun farkındadır._39/Zümer:9]

18.07.2018

"Clean Rom" Temiz Oda Değil



"Clean Room" Temiz Oda Değil
“ Clean room derken güzelce silinip süpürülmüş veya hastanelerdeki hijyenik odalardan değil, cep telefonlarından bilgisayarlara kadar her çeşit elektronik aletlerde kullanılan çiplerin üretilip araştırma ve geliştirmesinin yapıldığı (elektronik sanayinin gurur kaynakları) laboratuvar ortamından bahsediyorum. İçinde metreküp başına neredeyse parmakla sayılabilecek kadar az miktarda toz zerreciğinin bulunduğu bu laboratuvarlarda yapılan çalışmalar neticesinde üretilen ve hayatımızın her noktasına yapışan aletlerin, cihazların insanlığı ne kadar düşük ve sefil bir duruma soktuğu bir tarafa, bu 'clean room'ların temizliği sadece oralarda üretilen çiplerin kalitesine ve dolayısı ile elde edilecek kârın azâmiliğine mâtuf.
Uzakdoğu’dan Amerika’ya kadar yüksek teknolojide söz sahibi durumundaki, hatta bazı ülkelerin ihracatlarının beşte birine karşılık gelecek meblağlarda ihracat kapasitesine sahip şirketlerde çalışan clean room personelinin daha 20'li, 30'lu yaşlarda yakalandıkları kanser (özellikle lösemi), bebek düşükleri, sakat doğumlar ve daha birçok ciddi sağlık problemi, buralarda çalışanların emniyetlerinin aslında hiç de o kadar dikkate alınmadığı gerçeğini ortaya çıkardı. Hem personelin giydiği özel kıyafetler hem de temiz odalardaki tozdan arındırma sistemlerinin amacı sadece çiplerin ve öteki elektronik parçaların yüksek kalitede üretilmelerini sağlama amacını güdüyor. Kullanılan uçucu ve de zehirli sıvılardan buharlaşan zerrelerin solunmasından insanları koruyacak tedbir yok. Bu kimyevi maddelerin küçük bir kısmının bile insan vücudunda meydana getirdiği bu tahribat, yani 10 sene zarfında hayati tehlike arz eden bir sağlık sorununa yüksek bir ihtimal ile düçar olma riski, bize bunların tabiata bulaştığı zaman ne kadar yıkıcı zararlar vereceği konusunda bir fikir verebilir. Bu tehlikeli atıkların ortaya çıktıktan sonra taşınması, saklanması ve bunlarla ilgili standartlar ve benzeri hususların hiç bir ehemmiyeti yok. Zira bir kere bu melânet ortaya çıktıktan sonra er veya geç dünyanın bir yerlerinde bu necaset akacak, bulaşacak, tabiata sızıp suları, toprakları kirletecek. Bundan kaçış yok. 
Ama neyse ki tıp, genetik ve biyoloji var ve bu sahalarda çalışan kıymetli (!) bilimadamları ve kadınları (kısaca biliminsanları deniyor şimdilerde) hastalıklara çare bulmak için gece gündüz demeden çalışıyor, derdimize derman olacak keşiflerde buluyorlar… mı? Böyle mi gerçekten? Mekanizmasının her parçası azami kâr elde etmeye endeksli batı medeniyetinin hüküm sürdüğü bu dünyada böylesine “masum” ve “insancıl” bir amaç uğruna çalışan bir taraf olabilir mi? Bu medeniyetin üzerine inşa edildiği temeller böyle insani bir gaye taşıyan işler yapılmasına zemin teşkil eder mi? Cevabınız nedir, bilemem. Ama bir süre önce Hollanda'da meydana gelen bir keşif ve akabinde vuku bulan tartışmalar her hâlükârda ilginizi çekebilir. 
Tartışmanın merkezinde bir grip virüsü var. Genetik ile uğraşan bir bilimadamı uzun uğraşların neticesinde tüm dünyada salgın halinde yayılan bir virüsün yapıtaşları ile oynayarak “katil” bir virüs imal etti. Bunu üreten zatın bu keşfi ile ilgili bilimsel bir makale yazmaya götürecek kadar iftiharına sebep olacak husus ise bu yeni nesil virüsün akrabasına nazaran kat be kat daha hızlı yayılması ve insan nüfusunu yeryüzünden silecek kadar da ölümcül olması. Kamuoyunda tartışılan ve mutabakata varılamayan nokta Avrupa'da idam cezasını geri mi getirelim yoksa sadece bu adam için mi tatbik edelim değil elbet. Münakaşanın bir tarafında “Bu iş bilimsel bir buluştur, bu ve benzeri çalışmalara hiçbir zaman müdahale edilmemeli ve kısıtlama olmamalı” varken, diğer tarafında ise “Ama ya bu virüs kötü adamların eline geçerse halimiz nice olur? Demokrasi çerçevesinde bir şeyler yapılması lazım, ama ne?” var.
……”
                           Hakkı Acar
 >>>Devamı

MODERNLİĞİN ÜÇ İŞARETİ



Çağımızı, gümümüzü, dile pelesenk kavramları, söylenenlerin-yazılanların satır aralarını anlamak için uzunca bir konuşmanın aşağıya alıntıladığım bir bölümünü okuyabilirsiniz…

“ …
Modern insan Avrupa’da doğdu. Nasıl doğdu? Türkler mağlup edilebilir sayıldıktan sonra bunlar kendi varlıklarının neye istinat ettiğine dair bilimsel, felsefi ve sanat yüklü bir dünya inşa etmeye başladılar. Yani 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’da bugün modern bilim dediğimiz şey canlandı. Felsefe, aynı şekilde, Descartes’la beraber çok önemi bir aşama kaydetti. İlk modernlik işareti Avrupa’da ve büyük ölçüde İslâm dünyasında kabul edilen kâinat tasvirinin terk edilmesiyle odu. Yani Immanuel Kant’ın “Kopernik Devrimi” dediği şey oldu Avrupa’da ilk önce. Kâinatın ya da evrenin merkezinde Dünya’nın olmadığı, Güneş’in sabit kaldığı, gezegenlerin onun etrafında döndüğü, bu gezegenlerden bir tanesinin de Dünya olduğu fikri Avrupa’da galip geldi. Kopernik Devrimi… Burada da modernleşen insanlar birileriyle alay etmek, karşılarındakilerin örümcek kafalı olduğunu söylemek için: “Hala dünyayı öküzün boynuzunda durduğunu sanıyor salak” gibi laflar söylüyorlar. Kendileri çünkü çok iyi biliyorlar Kopernik Devrimi’ni (!) İlk mektebe giden çocuklara öğretmenleri portakalı gösteriyor. Öğretmen bunun etrafında dönüyor falan filan diyerek bunları öğretiyor. Tamam, bu doğrudur yanlıştır; o ayrı hikâye. Fakat bu Kopernik Devrimi dolayısıyla olan şeyi anlamamız lazım. Bu olan şeyde, tabii ki İslâm Ortaçağı’ndan Hıristiyan dünyasına nakil olmuş felsefi yaklaşımlar, ta Antik Yunandan beri gelen bir takım faraziyeler, vesaire, vesaire, bütün bunlar rol oynuyor. Yani dünya merkezli bir kâinat fikri terk edildiği zaman modern insan kendini nasıl algılayabiliyor? Bunu bir anlamamız lazım. Modern insana göre artık dünya merkezde değilse ve sıradan bir gezegende yaşıyorsak üstelik… Giordano Bruno Kopernik Devrimi’nin geride kaldığını iddia ediyor, aslında sadece öyle Güneş Sistemi yok diyordu. Galaksiler var, vesaire… Bunları ilk söyleyen adamdı ve onu yaktılar. Giordano Bruno kazıkta can verdi, yanarak. Kilise hükmünü o şekilde verdi. Ama Galileo Galilei, “Tamam! Görüşlerimi geri alıyorum” dedi, ölümden kurtuldu. Yani “Dünya dönmüyor, efendim, sabit duruyor. Güneş, Ay onun etrafında dönüyor” dedi. Yani kabul etti. Ondan sonra insanlar tabii Galileo’yu temize çıkarmak için “Ama gene de dönüyor! ...” dediğini falan ilave ederler. Onlar hepimizin sevdiği masalardır. Bu Kopernik Devrimi’nin hâkim olmasıyla beraber başımıza ne gelmiştir, önemli olan o. Kopernik Devrimi’nin palavra olduğunu düşünsen de herkesin içine bir kurt düştü. Yani Dünya kâinatın merkezinde değil! Eee? Alelâde bir yerdeyiz! Önemsiz! Önemsiz! Bulunduğumuz yerin önemi yok! Daha önemli yerler olabilir. Yani Dünya’da bulunmak kıymetli bir şey olmaktan çıktı. Çünkü Dünya’nın kendisi kıymetli bir şey olmaktan çıktı. Merkezde değil artık, en önemli yer değil. Bu, insanların kafasına bir kere girdi. Bunu bugün modern dünyayı oluşturan ikinci şey takip etti: Darwin. Evrim Teorisi… Bu sefer bunu tabii cerh eden, saçma bulan birçok şey oldu. Ama bir kere insanların kafasına, insanın tür olarak gelişme sonucunda doğmuş bir şey olduğu nakşedildi. Yani Darwin’in kuramının bilimsel değeri falan filan değil, ama insanların kafasına böyle bir şema nakşedildi. Kabul etse de etmese de insanlar bir kere mekteplerde okutulduğu için, ister istemez, sınıf geçmek için dahi olsa, onları doğru saymak zorundaydı. Kopernik’ten sonra başımıza gelen şey buydu. Neydi? Dünya önemli bir yer değil, insan da önemi bir şey değil! Ne yani! Maymunlarla ataları aynı, tek hücrelilerden gelişmiş gelişmiş böyle bir şey olmuş. Yani insan olmak öyle kıymeti bir şey değil, nihayet o da bir tür. Bu fikri içinde taşıyarak insan kendine nasıl bakabilir? Kendi hakkında bilinci nasıl edinebilir? Günah, sevap konusunda bir fikre varabilir mi? Hayır. “Ben de nihayet bir hayvanım. Bunun günahı sevabı ne olacak? Kedilerin günahı yoksa benimde günahım yok!” diye düşündü insanlar.
Modern insanı etkileyen, daha doğrusu modern insanı kendini tanımaktan alıkoyan üçüncü şey psikanaliz oldu. Sigmund Freud’la başlayan… Aslında bilinç, bilinçaltı meseleleri Freud’dan daha önce vaz edilmiş meselelerdir. Fakat bunu dünyada okur-yazar insanların kafasına sokan Freud oldu. Freud, Jung, Adler, bunlar bize şunu gösterdiler: İnsanın bir bilinçli hayatı vardır ama bu buzdağının görünen kısmı kadardır. Asıl bizim zihin mekânımız suyun altında bulunan daha büyük kısımdır. Bilinçaltı, bilinci tesiri altında tutar. Yani insan aklı başında bir yaratık değildir. Birçok başka tesirler altında, insan davranışı dediğimiz şey, birçok türün davranışının karmakarışık hale gelmiş ve hiçbir zaman rasyonel karar vermesine imkân tanımayan… Böyle tuhaf bir şeydir. Saldırgan, bencil, haz düşkünü ve irrasyonel bir yaratık olarak insanı anlamak mecburiyeti altında kaldığımızı düşünüyoruz. Batı’dan bize ithal edilen insan imajı netice itibariyle bizim insan şerefine yakışır bir hayat yaşamamıza mâni olan bir mantalitedir. Bütün bunların Kur’an’dan öğrendiklerimizle hiçbir bağı yoktur. Hepsi Kur’an’ı inkâr etmemizi kolaylaştıran şeylerdir. Dolayısıyla biz hem Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olduğunu kabul edip hem de Batı tarzı bilgilenmenin işimize yaradığı, doğruyu keşfetmemize yardımcı olduğu fikrini taşıyorsak, bir kere sahtekâr insanlarız demektir. Yani hiçbir konuda samimi değiliz, birbirimizi aldatabildiğimiz kadar işleri yürütebiliyoruz, manasına gelir. Bu, bize son derece hastalıklı bir fikriyatı, ruhiyatı dayatan Batı, kendi geçmişinde iki 30 sene savaşı yaşadı. Türkler bir tehlike olmaktan çıkınca Avrupa’da bunlar birbirlerini yediler, buna “Otuz Sene Savaşları” diyoruz. Otuz sene boyunca Protestanlar Katoliklerle, Katolikler Protestanlarla boğaz boğaza geldi. Bu devreden sonra Batı hâkimiyeti bir istikrar kazandı. Çünkü dünya ölçüsünde müstemlekecilik başarısının faydaları devşirilerek bu istikrarı sağladı. Avrupa kıymetli olarak kalsın, biz dünyanın her yerini yolalım ve buradan bir yüksek hayat biçimi üretelim… Fakat Amerika Birleşik Devletleri’nin de 18. yüzyıldan sonra işin içine girdiği dünyayı talan hadisesinin bir esasa bağlanması lazımdı. Kendi kendine işleyecek olursa hepsini mahvedebilirdi. Yani kapitalizm her bakımdan istikrarsız bir mekanizmaydı. Bu mekanizmayı yönetilebilir, kontrol edilebilir hale getirebilmek için Batı dünyası ikinci bir “Otuz Sene Savaşı” yaşadı. Bu 1914’te başlayıp 1945’te biten savaştır. İki dünya savaşı olarak adlandırılır. Fakat 1914’te başlar 1945’te biter. Bu bizim hayatımızı birinci dereceden ilgilendiren bir şeydir. Çünkü Avrupa kendi istikrarını temin ettiği zaman, yani dünyayı talan etmeyi başardığı fakat Osmanlı Devleti’ni bir türlü ortadan kaldıramadığı zaman bir Şark Meselesi vardı. “Biz Çin’den Peru’ya kadar her yeri emrimiz altına aldık. Fakat burnumuzun dibinde bir yer var; burası hala bizim her dediğimizi yapan bir yönetime sahip değil!” Bu Şark Meselesi 1914’te başlayan savaşla beraber bir çözüme ulaştı. Ulaşılan çözüm Türkleri tarihten silmek. 1914’te savaşa girdik, Almanların yanında. Bu savaşın adına seferberlik dedik. Yani milletçe seferber olduk tarihten silinmemek için. Fakat başarısız kaldık. Mağluplar arasında yer aldık ve topraklarımızın tamamı elden gitti. Tabii ki bütün yönleriyle tartışılabilecek bir şey; ama o şartlarda ne olduysa oldu, bir Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Türkiye Cumhuriyeti doğmadan önce İstiklâl Marşı doğdu. Avrupa’nın ve Amerika’nın yaşadığı Otuz Sene Savaşları sonucunda, birbirlerini yer halde bir çözüm aramaları sonucunda, biz kendimizi “sıfır” noktasında tutmayan, en azından “bir” olabilen, sıfırlanmayı reddeden, “bir” olmayı hasmına da kabul ettiren bir varlık sahibi olduk.
… …”  - İSMET ÖZEL

(İtalik ve bold vurgulamalar tarafımıza ait.)

11.05.2009

Din ve Bilim Neden Çatıştırılır? - Dr.Aliye ÇINAR

Din ve Bilim Neden Çatıştırılır? – Dr. Aliye ÇINAR



“İki tür insan vardır:
Dedesi Âdem veya Maymun Olanlar “ - Ahmet Hamdi
Tanpınar


Ülkemizde genellikle bilinen bir klişe olmakla birlikte, son zamanlarda Darwin’in “teori”sini yeniden bilimleştirme hezeyanı, din-bilim çatışmasını tekrar gündeme getirdi. Hezeyan diyorum, çünkü Darwin’in araştırma arzusu yerini ideolojiye bırakarak, Darwinizim tartışması başlayınca bu çıkarsamam haklı gözüküyor. Zira Darwinin hareket noktasının iyi bilinmesinde fayda var. Onun asıl tutkusu, varlıklı bir kişi olarak kesinlikle ideolojik sahte kimliklere sığınmadan doğayı ve canlıları araştırmaktır. Kısacası temel itki doğa bilimdir. Bu amaç uğruna o, canlılar dünyasında beş yıllık bir yolculuk, onlarca yıl süren çalışmalar yapmıştır.
Elbette döneminde pozitivizmin revaçta olduğunu anımsarsak, biyolojik hipotezlerin teolojiye taşınması anlaşılır bir şeydir. Zira Tanrı’yı defterden silmek için oldukça ikna edici bir araştırmanın ideolojileştirilmesini anlamak zor değildir.
Darwincilik, din-bilim çatışması denildiğinde ilk akla gelen isim kuşkusuz ateizmin güçlü kalecisi Richard Dawkins’dir. Bu yazıda onun üzerinden meseleyi irdeleyelim. Acaba “Din ve Bilim” neden çatıştırılır?
Dawkins, insanın sadece düşünce boyutunu dahası bunun sonucunda bilimsel etkinliğini öne çıkarmanın ötesinde, insanı yalnızca buna indirgemek suretiyle, ‘tek boyutlu’ insan açıklaması geride kalmasına rağmen, o hala ısrarla bunu savunur. Felsefî antropolojinin verileriyle konuşacak olursak, insan sadece bilgi üreten bir varlık değildir. O, seven, hisseden, irade sahibi ve bütün boyutların bir bileşkesi olan ritüel (ayin ve ibadet) sayesinde kendini anlayan kısacası karmaşık bir yapıdır. Buradan bakınca insanın bilme yetisi kadar inanmasının da doğal olduğu ortaya çıkmaktadır.
Dawkins bu bilimsel indirgemeciliği çok abartmış olmasından kaynaklanmalı ki insanın sevme boyutunu da küçük görmektedir. O’na göre, sevmek de bir tür menfaatle ilgilidir. Hâlbuki insanı bu şekilde konumlarsak, onun kendi dışına çıkabilme ve benliğini geliştirebilme yetisinden söz etmek mümkün gözükmemektedir. Bu düşüncenin izini sürersek, Dawkins’e göre, insanın kültür ve dil varlığı oluşunu açıklamak mümkün değildir. Ahlakı bile bencil gen teoriyle açıklayan Dawkins’e medeniyetten bahsetmek abesle iştigal olacaktır.
İnsanı bu şekilde biyolojizme indirgemek suretiyle izah etmeye çalışan Dawkins, doğal olarak diğer boyutları yok saymaktadır. Hatta evrim düşüncesinin bir sonucu olarak, evrenin doğal eleme ile meydana geldiğini ısrarla savunduğu için, bir başka açıklama tarzını ve kozmolojiyi kabul etmemektedir. Sonuçta bilim ile dinin çatıştığını söylemesi şaşırtıcı değildir. Oysaki bilim ve dinin işleyiş mekanizması birbirinden farklıdır.
Elbette insan bütün bir varlıktır ve akıl boyutu ile iman yönünün çatışması düşünülemez. Ancak bilim, nedensellik yasasına göre işleyerek, evreni izah etmeye çalışırken, din iman ve ahlak eksenli olarak evreni izah eder. Bir bakıma insanın benliğinin balansını tanrısallığa soyunmamakla ayar edeceğini kabul eden din, insanı diğer insanın kurdu olmaktan emin kılmayı hedefler. Bilimde mekanik bir işleyiş hâkimken, din oldukça hayatîdir. Bilim, insanın bu dünyada en iyi şekilde yaşamasını hedeflerken, din insanın huzurlu olmasını merkeze koyar.
Bilim, bilimsel gelişme için her şeyi kullanır; ancak din, insanın biraz durup anlamasını murat eder. Kısaca ikisinin temel dinamikleri birbirinden farklıdır. Bunları çatıştırmak, sadece ideolojik ya da yanlı bir bakışın sonucu olabilir.
Bilim, inanç (belif) eksenli yol alır; oysa din için sezgilerin onayladığı bir iman (faith) alanı vardır. İnanmak ve bilmek farklı yönlerdir. Hatta iman sahasındaki bilgi, inanarak bilmedir. Ancak dâhi bir matematikçi son noktada, ahlaksızlığın bir eksilme olduğunu itiraf ederek, bilimsellik ile dinin de çakıştığını söylemesi şaşırıcı değildir (Wittgenstein-Dahinin Görevi, Kabalcı Yayınları, 2005).
Bilimsel yetkinliği, tavan yapmış bilim adamının zekası açığa çıkarır. Oysa iman ve dinin gerçekliğini, bilge ve mükemmel insan (iyi insan) teyit edebilir.
Son olarak ifade etmeliyiz ki, günümüzde dinden kasıt, büyük oranda inançtır. Böyle olunca, inanç ve inançsızlık gibi, din ve bilimin çatışması oldukça doğaldır. Çünkü sonuçta inançlardan hangi inancın muzaffer olacağı tartışılmaktadır. Oysa iman ve bilimin çalışması mümkün değildir. Burada Francis Bacon’ın bilim ve felsefe ile din ilişkisi hakkında söylediği sözü hatırlatmakta fayda var:
Bilim ve felsefede (sadece) derinleşenler dine döner…
Bu sözü, Türk anonim kültürüne taşırsak: Yarım hoca dinden, yarım doktor candan, yarım bilim adamı ve felsefeci insanı insanlığından (mahrum) eder.
Not: Pek yakında çıkacak olan, İnanmak ya da İnanmamak isimli kitabımızdan esinlenerek kaleme alınmış bir yazı…


http://www.haber10.com/makale/15398

18.04.2009

EVRİMİ TARTIŞMAK – İsmail KILLIOĞLU

EVRİMİ TARTIŞMAK – İsmail KILLIOĞLU

Bilim ile inanç ilişkisinden hareketle birçok tartışma konusu çıkartmak her zaman için mümkündür ama anlamlı mıdır? Doğrusu her zaman için anlamlıdır, demek, bir açıdan anlamsızlığa anlam yüklemeye çalışmakla eşdeğerdir.

Kuşkusuz inanç, insanın varoluşunda ve benlik kazanmasında en güçlü kaynaktır ve bu kaynak temelini bizzat insanda bulur. Denebilir ki insan, inanç varlığı ve aynı zamanda öznesidir. İnsanın doğasında, özünde ya da fıtratında kendiliğinden (self, en soi, bizatihi) olan bir olgudur, bir güçtür, bir yetenektir vb. inancın bir ideal ve amaç doğrultusunda sistemli, ilkeli, kurallı ve yöntemli bir şekilde konu haline dönüşmesi ya da dönüştürülmesini, anlaşılması için, din olarak nitelendirdiğimizde, aslında insandaki inanç olgusunu ifade etmiş de oluruz. Ama buradaki inanç artık özel, özgül bir inançtır. Özü, etkisi, gücü, belirleyiciliği burada da aynıyla sürer. Diyebiliriz ki inanç duygusu, insanın duyguları arasında en güçlü ve belirleyici duygudur ya da insanın başat niteliğidir. Bir açıdan düşünme, bilgi (merak) elde etme yeteneğimiz de inanç duygusu kapsamındadır en azından sıkı ilişki içindedirler, denebilir. Elbette bilgiyle bilim farklılığını hatırda tutmamız yerinde olur.

Çünkü inanç ile bilim ilişkisinin tarihi süreç içinde kimi zaman gerilimli bir şekilde ortaya çıkması, genel olarak bu farklılığın yerli yerince gözetilmemesinde veya değerlendirilmemesinden kaynaklanmıştır, denebilir.

Basit anlatımıyla inanç "din" bağlamında elbette kendine özgü bilgileri içerir. Kimi zaman da belli bir bilimin temelini, doğuşunu hazırlar, en azından ilham kaynağı olur, olabilir. Sümer'de "astroloji"den "astronomi"ye gidişin hazırlanması gibi. Ancak inanç "bilim" olarak tanımlanamaz, böyle bir yaklaşım bile kaçınılmaz güçlüklere, karşıtlıklara, gerilim ve çatışmalara yol açar.

Evrim varsayımının XIX.yy. Darwin (1809-1882)'in ortaya koyduğu incelemeler bağlamında "kuram" olarak önerilmesiyle benzer bir çatışma örneği de ortaya konulmuş oldu. Çatışmayı ateşleyen Darwin değil, onun varsayımını benimseyenler (mesela Th. H. Huxley gibi) ile bu varsayıma karşı çıkışına inanç gücünü de takviye edenler (mesela Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce gibi) oldular. O günden bugüne, genellikle algılama düzeyinde kalınarak tartışma ya da çatışma canlı tutuldu.

Varsayım olarak "evrim" düşüncesinin tarihi oldukça gerilere uzanır. Anaximandros (M.Ö. 610-545) bilinen en önemli isimdir. Ama görüşü, kalan birkaç fragmente dayanır. Bilim bağlamından ziyade mistik inanç ve bilgiye dayanır. Yeniçağlarda Lamarck, Maupertius vb. farklı yaklaşımlar ile biraz bulanık bir "evrim" düşüncesine yakın durmuşlardır. En güçlü ve bilimsel olma iddiasına en yakın görüşü jeoloji alanında Cuvier, Sedgwick gibi araştırmacılar ile birlikte Lyell ifade etmişlerdi. Darwin'in yaptığı gözlemleri açıklamasında Lyell'in görüşü ilham verici olmuştur. Klasik iktisatçılardan Malthus'u da anmak gerekir. Sonuç'ta Darwin bir simgeye dönüşecektir. Bu biraz da XVIII ve XIX. yy.ların zihniyetiyle bağlantılıdır.

Ne var ki, bu çatışmada inancın "din" bağlamında taraf haline getirilmesi, temelde Hıristiyanlığın, dolayısıyla İncil ve Tevrat'ın anlatımlarından kaynaklanan algılamaların belirleyici olduğunu söylemek yerinde olur. Özellikle "Genesis-Yaratılış"a getirilen yorum bilgiyle bilimin olgusallıklarını birbirine karıştırmış gözüküyor. Bu noktada din bağlamında İslâm'ın ortaya koyduğu önermelerin, yukardaki iki inanç (cult) ile aynilik taşıdığını söyleyebilmek oldukça sıkıntılı gözüküyor. Dolayısıyla varlığın birden yaratılmış olmasıyla, yaratılmış olan da dâhil "evrim" olarak nitelenecek bir sürece tabi olabileceği şeklindeki açıklama ve yorumlar başlı başına birer karşıt ilke olarak ele alınabilirler mi? Doğrusu böyle bir çıkarımın fazla anlamlı olmadığı söylenmelidir. Şu basit gerçeği hiç akıldan çıkarmamız şarttır: Bilim, aynı zamanda felsefe, kendi gerçeklikleri bağlamında bir inanç önermezler. Ancak bunların inanç biçimine dönüştürülmesi daima mümkündür ama anlamlı değildir. Çünkü bilim de, felsefe de inanç biçimine dönüştürüldüklerinde kendi doğal gelişim süreçlerini tıkarlar, handiyse yokederler.

Yeri gelmişken, sehven dile getirdiğini sandığım, Prof. Dr. Y. Nuri Öztürk'ün bir televizyon konuşmasındaki görüşe katkıda bulunmanın yararlı olduğunu düşünüyorum. İbn Miskeveyh'in görüşünü anlatırken varlığın üç aşamalı bir "evrim" sürecinde olduğu nakledildi. Miskeveyh'in sözkonusu görüşü Aristoteles'in ruh olgusunu açıklama ve tasnifiyle ilgilidir. Burada Aristoteles'in tartıştığı ruh sorunudur. Tasnifi de bitkisel (nebati), hayvansal (hayvanî) ve insanî ruh şeklindedir. Ruhun canlılığını açıklamak için bir başka ilkeyi de işaret etmiştir: Entelekia. Ama bu nihayet felsefi bir speculation'dur, etkisi oldukça derin ve yoğun olsa bile!
(18.03.09; Milli Gazete )

[ http://www.haber7.com/haber/20090318/Evrimi-Tartismak.php ]

Hiç bitmeyecek bir tartışma: Yaradılış mı, Evrim mi?- Hilmi YAVUZ

Hiç bitmeyecek bir tartışma: Yaradılış mı, Evrim mi?- Hilmi YAVUZ

Bilim ve Teknik Dergisi’nin Darwin'e ilişkin kapak konusunun başlattığı 'küçük kıyamet' devam ediyor.


Oysa, herkesçe çok iyi bilindiği gibi, medyanın güncel bir mesele olarak ele aldığı tartışmanın arka planında, neredeyse iki yüzyıldır süren bir anlaşmazlık var: Evrim mi, Yaradılış mı?
Ben, aslında bu meselenin, iki büyük felsefe geleneği (İdealizm ve Materyalizm) arasındaki ilişkinin problematik oluşundan kaynaklandığını düşünüyorum. Doğru yaklaşım, Darwin teorisi ile Yaradılış Doktrini arasındaki çatışmayı Bilim ile Din çatışması olarak değil, Materyalizm ile İdealizm karşıtlığının getirdiği felsefi arkaplan üzerinden okumaya çalışmak olmalıdır. Kısaca, Darwin teorisi ile Yaradılış doktrinini, temelde, iki büyük felsefe sistemi bağlamında ele almak gerekir...

Darwin teorisi, maddenin insan zihninden bağımsız olduğunu öne süren Materyalizmin bir türevidir ve bu teori, örtük bir biçimde, maddenin insan zihninin dışında, büyük ve transandant bir zihin tarafından algılandığı önermesini reddeder. Materyalizm, Ateizm'dir;-çünkü insan zihninden öte transandant bir zihnin varlığını kabul etmek, Materyalizmin İdealizme dönüşmesi anlamına gelecektir. Materyalizm, İdealizme dönüşmemek için, Ateizmi benimsemek zorundadır, çünkü...

Darwin'in Yaradılış doktrinini reddedişi, onun, primatın homo sapiens'e dönüştüğüne ilişkin hipotezinin kanıtlanmış olmasından değil (-ki, kanıtlanamamıştır!), bir Yaratıcı'nın varlığını reddediyor olmasından dolayıdır. Darwin'in 'Evrim' teorisi, Yaradan'a, dolayısıyla da Yaradılış doktrinine, Materyalist bir alternatif sunmak adına önesürülmüştür ve işte tastamam bu nedenle, örtük bir felsefi tezdir;- bilimsel bir teori değil! Dolayısıyla bu, aslında Darwinizm'in gerçek anlamda bir teori değil, Bilim'le ilişkisi olmayan felsefi bir ateizmin türevi olduğunu gösterir.

Özetle şu: Tercih, tamamiyle ideolojiktir. Ne 'Yaradılış' doktrini, ne de Darwin teorisi bilimseldir ve dolayısıyla tercih, Darwin hipotezinin arkaplanındaki Materyalist Ateizmle, 'Yaradılış' doktrininin arkaplanındaki Yaradancı İdealizm arasında, ideolojik bir tercihtir. Ve işte tastamam bu nedenle de, tartışmayı Bilim ve Din arasında bir çatışma olarak sunmak yanlışına düşülmemelidir.

Dolayısıyla, birilerinin 'Yaradılış' doktrinine 'zırvalık' demeye ne kadar hakkı varsa, başkalarının da Darwin hipotezine 'uydurma' demeye o kadar hakkı vardır. Hadi, diyelim ya da varsayalım ki, Darwinizm bilimsel bir teoridir: Bilim tarihi, bize, Bilim düşüncesi'nde hiçbir zaman bir 'son nokta'nın olmadığını; bilimsel teorilerin, sadece yanlışlanmadıkları ya da geçersiz bulunarak terk edilmedikleri sürece, dolayısıyla da 'geçici' olarak 'doğru' ya da 'geçerli' kabul edildiklerini gösteriyor. İster Karl Popper'in 'yanlışlanabilirlik' ilkesi açısından bakılarak 'doğru' olmadıkları, ister Thomas Kuhn'un 'yanlışlanmaz, ama terk edilir' ilkesi açısından bakılarak 'geçersiz' oldukları söylensin, bilinen şudur: Bilimsel teoriler, 'mutlak' olamazlar; hiçbir teori, hiçbir zaman, o konuda söylenebilecek en doğru veya en geçerli olanı söylemiş, 'son nokta'yı koymuş değildir...
Darwin teorisi de bir istisna değil. Ama bu teoriyi, 'mutlak doğru' kabul etme eğiliminin, özellikle, bilimsel düşünceyi referans olarak alan kesimlerde görülüyor olması, bana daima biraz şaşırtıcı görünmüştür. Zira bilimsel düşüncenin yapısı, bilim tarihinin de tanıklık ettiği gibi, bir teorinin (ister 'yanlışlanarak' diyelim, ister 'geçersiz bulunup terkedilerek'!) bir başka teoriyle yerdeğiştirdiğini gösteriyorken, Darwin Teorisi'ni bu alanda 'son sözü söylemiş' gibi kabul etmek, ne kertede bilimsel düşünceyle bağdaşır;-doğrusu, bunu anlamakta güçlük çekiyorum.
[15 Mart 2009, Pazar ]

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=825487&title=hic-bitmeyecek-bir-tartisma-yaradilis-mi-evrim-mi