[De ki,"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"Ancak, yalnızca akıl-iz'an sahipleri bunun farkındadır._39/Zümer:9]

11.05.2009

Din ve Bilim Neden Çatıştırılır? - Dr.Aliye ÇINAR

Din ve Bilim Neden Çatıştırılır? – Dr. Aliye ÇINAR



“İki tür insan vardır:
Dedesi Âdem veya Maymun Olanlar “ - Ahmet Hamdi
Tanpınar


Ülkemizde genellikle bilinen bir klişe olmakla birlikte, son zamanlarda Darwin’in “teori”sini yeniden bilimleştirme hezeyanı, din-bilim çatışmasını tekrar gündeme getirdi. Hezeyan diyorum, çünkü Darwin’in araştırma arzusu yerini ideolojiye bırakarak, Darwinizim tartışması başlayınca bu çıkarsamam haklı gözüküyor. Zira Darwinin hareket noktasının iyi bilinmesinde fayda var. Onun asıl tutkusu, varlıklı bir kişi olarak kesinlikle ideolojik sahte kimliklere sığınmadan doğayı ve canlıları araştırmaktır. Kısacası temel itki doğa bilimdir. Bu amaç uğruna o, canlılar dünyasında beş yıllık bir yolculuk, onlarca yıl süren çalışmalar yapmıştır.
Elbette döneminde pozitivizmin revaçta olduğunu anımsarsak, biyolojik hipotezlerin teolojiye taşınması anlaşılır bir şeydir. Zira Tanrı’yı defterden silmek için oldukça ikna edici bir araştırmanın ideolojileştirilmesini anlamak zor değildir.
Darwincilik, din-bilim çatışması denildiğinde ilk akla gelen isim kuşkusuz ateizmin güçlü kalecisi Richard Dawkins’dir. Bu yazıda onun üzerinden meseleyi irdeleyelim. Acaba “Din ve Bilim” neden çatıştırılır?
Dawkins, insanın sadece düşünce boyutunu dahası bunun sonucunda bilimsel etkinliğini öne çıkarmanın ötesinde, insanı yalnızca buna indirgemek suretiyle, ‘tek boyutlu’ insan açıklaması geride kalmasına rağmen, o hala ısrarla bunu savunur. Felsefî antropolojinin verileriyle konuşacak olursak, insan sadece bilgi üreten bir varlık değildir. O, seven, hisseden, irade sahibi ve bütün boyutların bir bileşkesi olan ritüel (ayin ve ibadet) sayesinde kendini anlayan kısacası karmaşık bir yapıdır. Buradan bakınca insanın bilme yetisi kadar inanmasının da doğal olduğu ortaya çıkmaktadır.
Dawkins bu bilimsel indirgemeciliği çok abartmış olmasından kaynaklanmalı ki insanın sevme boyutunu da küçük görmektedir. O’na göre, sevmek de bir tür menfaatle ilgilidir. Hâlbuki insanı bu şekilde konumlarsak, onun kendi dışına çıkabilme ve benliğini geliştirebilme yetisinden söz etmek mümkün gözükmemektedir. Bu düşüncenin izini sürersek, Dawkins’e göre, insanın kültür ve dil varlığı oluşunu açıklamak mümkün değildir. Ahlakı bile bencil gen teoriyle açıklayan Dawkins’e medeniyetten bahsetmek abesle iştigal olacaktır.
İnsanı bu şekilde biyolojizme indirgemek suretiyle izah etmeye çalışan Dawkins, doğal olarak diğer boyutları yok saymaktadır. Hatta evrim düşüncesinin bir sonucu olarak, evrenin doğal eleme ile meydana geldiğini ısrarla savunduğu için, bir başka açıklama tarzını ve kozmolojiyi kabul etmemektedir. Sonuçta bilim ile dinin çatıştığını söylemesi şaşırtıcı değildir. Oysaki bilim ve dinin işleyiş mekanizması birbirinden farklıdır.
Elbette insan bütün bir varlıktır ve akıl boyutu ile iman yönünün çatışması düşünülemez. Ancak bilim, nedensellik yasasına göre işleyerek, evreni izah etmeye çalışırken, din iman ve ahlak eksenli olarak evreni izah eder. Bir bakıma insanın benliğinin balansını tanrısallığa soyunmamakla ayar edeceğini kabul eden din, insanı diğer insanın kurdu olmaktan emin kılmayı hedefler. Bilimde mekanik bir işleyiş hâkimken, din oldukça hayatîdir. Bilim, insanın bu dünyada en iyi şekilde yaşamasını hedeflerken, din insanın huzurlu olmasını merkeze koyar.
Bilim, bilimsel gelişme için her şeyi kullanır; ancak din, insanın biraz durup anlamasını murat eder. Kısaca ikisinin temel dinamikleri birbirinden farklıdır. Bunları çatıştırmak, sadece ideolojik ya da yanlı bir bakışın sonucu olabilir.
Bilim, inanç (belif) eksenli yol alır; oysa din için sezgilerin onayladığı bir iman (faith) alanı vardır. İnanmak ve bilmek farklı yönlerdir. Hatta iman sahasındaki bilgi, inanarak bilmedir. Ancak dâhi bir matematikçi son noktada, ahlaksızlığın bir eksilme olduğunu itiraf ederek, bilimsellik ile dinin de çakıştığını söylemesi şaşırıcı değildir (Wittgenstein-Dahinin Görevi, Kabalcı Yayınları, 2005).
Bilimsel yetkinliği, tavan yapmış bilim adamının zekası açığa çıkarır. Oysa iman ve dinin gerçekliğini, bilge ve mükemmel insan (iyi insan) teyit edebilir.
Son olarak ifade etmeliyiz ki, günümüzde dinden kasıt, büyük oranda inançtır. Böyle olunca, inanç ve inançsızlık gibi, din ve bilimin çatışması oldukça doğaldır. Çünkü sonuçta inançlardan hangi inancın muzaffer olacağı tartışılmaktadır. Oysa iman ve bilimin çalışması mümkün değildir. Burada Francis Bacon’ın bilim ve felsefe ile din ilişkisi hakkında söylediği sözü hatırlatmakta fayda var:
Bilim ve felsefede (sadece) derinleşenler dine döner…
Bu sözü, Türk anonim kültürüne taşırsak: Yarım hoca dinden, yarım doktor candan, yarım bilim adamı ve felsefeci insanı insanlığından (mahrum) eder.
Not: Pek yakında çıkacak olan, İnanmak ya da İnanmamak isimli kitabımızdan esinlenerek kaleme alınmış bir yazı…


http://www.haber10.com/makale/15398

18.04.2009

EVRİMİ TARTIŞMAK – İsmail KILLIOĞLU

EVRİMİ TARTIŞMAK – İsmail KILLIOĞLU

Bilim ile inanç ilişkisinden hareketle birçok tartışma konusu çıkartmak her zaman için mümkündür ama anlamlı mıdır? Doğrusu her zaman için anlamlıdır, demek, bir açıdan anlamsızlığa anlam yüklemeye çalışmakla eşdeğerdir.

Kuşkusuz inanç, insanın varoluşunda ve benlik kazanmasında en güçlü kaynaktır ve bu kaynak temelini bizzat insanda bulur. Denebilir ki insan, inanç varlığı ve aynı zamanda öznesidir. İnsanın doğasında, özünde ya da fıtratında kendiliğinden (self, en soi, bizatihi) olan bir olgudur, bir güçtür, bir yetenektir vb. inancın bir ideal ve amaç doğrultusunda sistemli, ilkeli, kurallı ve yöntemli bir şekilde konu haline dönüşmesi ya da dönüştürülmesini, anlaşılması için, din olarak nitelendirdiğimizde, aslında insandaki inanç olgusunu ifade etmiş de oluruz. Ama buradaki inanç artık özel, özgül bir inançtır. Özü, etkisi, gücü, belirleyiciliği burada da aynıyla sürer. Diyebiliriz ki inanç duygusu, insanın duyguları arasında en güçlü ve belirleyici duygudur ya da insanın başat niteliğidir. Bir açıdan düşünme, bilgi (merak) elde etme yeteneğimiz de inanç duygusu kapsamındadır en azından sıkı ilişki içindedirler, denebilir. Elbette bilgiyle bilim farklılığını hatırda tutmamız yerinde olur.

Çünkü inanç ile bilim ilişkisinin tarihi süreç içinde kimi zaman gerilimli bir şekilde ortaya çıkması, genel olarak bu farklılığın yerli yerince gözetilmemesinde veya değerlendirilmemesinden kaynaklanmıştır, denebilir.

Basit anlatımıyla inanç "din" bağlamında elbette kendine özgü bilgileri içerir. Kimi zaman da belli bir bilimin temelini, doğuşunu hazırlar, en azından ilham kaynağı olur, olabilir. Sümer'de "astroloji"den "astronomi"ye gidişin hazırlanması gibi. Ancak inanç "bilim" olarak tanımlanamaz, böyle bir yaklaşım bile kaçınılmaz güçlüklere, karşıtlıklara, gerilim ve çatışmalara yol açar.

Evrim varsayımının XIX.yy. Darwin (1809-1882)'in ortaya koyduğu incelemeler bağlamında "kuram" olarak önerilmesiyle benzer bir çatışma örneği de ortaya konulmuş oldu. Çatışmayı ateşleyen Darwin değil, onun varsayımını benimseyenler (mesela Th. H. Huxley gibi) ile bu varsayıma karşı çıkışına inanç gücünü de takviye edenler (mesela Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce gibi) oldular. O günden bugüne, genellikle algılama düzeyinde kalınarak tartışma ya da çatışma canlı tutuldu.

Varsayım olarak "evrim" düşüncesinin tarihi oldukça gerilere uzanır. Anaximandros (M.Ö. 610-545) bilinen en önemli isimdir. Ama görüşü, kalan birkaç fragmente dayanır. Bilim bağlamından ziyade mistik inanç ve bilgiye dayanır. Yeniçağlarda Lamarck, Maupertius vb. farklı yaklaşımlar ile biraz bulanık bir "evrim" düşüncesine yakın durmuşlardır. En güçlü ve bilimsel olma iddiasına en yakın görüşü jeoloji alanında Cuvier, Sedgwick gibi araştırmacılar ile birlikte Lyell ifade etmişlerdi. Darwin'in yaptığı gözlemleri açıklamasında Lyell'in görüşü ilham verici olmuştur. Klasik iktisatçılardan Malthus'u da anmak gerekir. Sonuç'ta Darwin bir simgeye dönüşecektir. Bu biraz da XVIII ve XIX. yy.ların zihniyetiyle bağlantılıdır.

Ne var ki, bu çatışmada inancın "din" bağlamında taraf haline getirilmesi, temelde Hıristiyanlığın, dolayısıyla İncil ve Tevrat'ın anlatımlarından kaynaklanan algılamaların belirleyici olduğunu söylemek yerinde olur. Özellikle "Genesis-Yaratılış"a getirilen yorum bilgiyle bilimin olgusallıklarını birbirine karıştırmış gözüküyor. Bu noktada din bağlamında İslâm'ın ortaya koyduğu önermelerin, yukardaki iki inanç (cult) ile aynilik taşıdığını söyleyebilmek oldukça sıkıntılı gözüküyor. Dolayısıyla varlığın birden yaratılmış olmasıyla, yaratılmış olan da dâhil "evrim" olarak nitelenecek bir sürece tabi olabileceği şeklindeki açıklama ve yorumlar başlı başına birer karşıt ilke olarak ele alınabilirler mi? Doğrusu böyle bir çıkarımın fazla anlamlı olmadığı söylenmelidir. Şu basit gerçeği hiç akıldan çıkarmamız şarttır: Bilim, aynı zamanda felsefe, kendi gerçeklikleri bağlamında bir inanç önermezler. Ancak bunların inanç biçimine dönüştürülmesi daima mümkündür ama anlamlı değildir. Çünkü bilim de, felsefe de inanç biçimine dönüştürüldüklerinde kendi doğal gelişim süreçlerini tıkarlar, handiyse yokederler.

Yeri gelmişken, sehven dile getirdiğini sandığım, Prof. Dr. Y. Nuri Öztürk'ün bir televizyon konuşmasındaki görüşe katkıda bulunmanın yararlı olduğunu düşünüyorum. İbn Miskeveyh'in görüşünü anlatırken varlığın üç aşamalı bir "evrim" sürecinde olduğu nakledildi. Miskeveyh'in sözkonusu görüşü Aristoteles'in ruh olgusunu açıklama ve tasnifiyle ilgilidir. Burada Aristoteles'in tartıştığı ruh sorunudur. Tasnifi de bitkisel (nebati), hayvansal (hayvanî) ve insanî ruh şeklindedir. Ruhun canlılığını açıklamak için bir başka ilkeyi de işaret etmiştir: Entelekia. Ama bu nihayet felsefi bir speculation'dur, etkisi oldukça derin ve yoğun olsa bile!
(18.03.09; Milli Gazete )

[ http://www.haber7.com/haber/20090318/Evrimi-Tartismak.php ]

Hiç bitmeyecek bir tartışma: Yaradılış mı, Evrim mi?- Hilmi YAVUZ

Hiç bitmeyecek bir tartışma: Yaradılış mı, Evrim mi?- Hilmi YAVUZ

Bilim ve Teknik Dergisi’nin Darwin'e ilişkin kapak konusunun başlattığı 'küçük kıyamet' devam ediyor.


Oysa, herkesçe çok iyi bilindiği gibi, medyanın güncel bir mesele olarak ele aldığı tartışmanın arka planında, neredeyse iki yüzyıldır süren bir anlaşmazlık var: Evrim mi, Yaradılış mı?
Ben, aslında bu meselenin, iki büyük felsefe geleneği (İdealizm ve Materyalizm) arasındaki ilişkinin problematik oluşundan kaynaklandığını düşünüyorum. Doğru yaklaşım, Darwin teorisi ile Yaradılış Doktrini arasındaki çatışmayı Bilim ile Din çatışması olarak değil, Materyalizm ile İdealizm karşıtlığının getirdiği felsefi arkaplan üzerinden okumaya çalışmak olmalıdır. Kısaca, Darwin teorisi ile Yaradılış doktrinini, temelde, iki büyük felsefe sistemi bağlamında ele almak gerekir...

Darwin teorisi, maddenin insan zihninden bağımsız olduğunu öne süren Materyalizmin bir türevidir ve bu teori, örtük bir biçimde, maddenin insan zihninin dışında, büyük ve transandant bir zihin tarafından algılandığı önermesini reddeder. Materyalizm, Ateizm'dir;-çünkü insan zihninden öte transandant bir zihnin varlığını kabul etmek, Materyalizmin İdealizme dönüşmesi anlamına gelecektir. Materyalizm, İdealizme dönüşmemek için, Ateizmi benimsemek zorundadır, çünkü...

Darwin'in Yaradılış doktrinini reddedişi, onun, primatın homo sapiens'e dönüştüğüne ilişkin hipotezinin kanıtlanmış olmasından değil (-ki, kanıtlanamamıştır!), bir Yaratıcı'nın varlığını reddediyor olmasından dolayıdır. Darwin'in 'Evrim' teorisi, Yaradan'a, dolayısıyla da Yaradılış doktrinine, Materyalist bir alternatif sunmak adına önesürülmüştür ve işte tastamam bu nedenle, örtük bir felsefi tezdir;- bilimsel bir teori değil! Dolayısıyla bu, aslında Darwinizm'in gerçek anlamda bir teori değil, Bilim'le ilişkisi olmayan felsefi bir ateizmin türevi olduğunu gösterir.

Özetle şu: Tercih, tamamiyle ideolojiktir. Ne 'Yaradılış' doktrini, ne de Darwin teorisi bilimseldir ve dolayısıyla tercih, Darwin hipotezinin arkaplanındaki Materyalist Ateizmle, 'Yaradılış' doktrininin arkaplanındaki Yaradancı İdealizm arasında, ideolojik bir tercihtir. Ve işte tastamam bu nedenle de, tartışmayı Bilim ve Din arasında bir çatışma olarak sunmak yanlışına düşülmemelidir.

Dolayısıyla, birilerinin 'Yaradılış' doktrinine 'zırvalık' demeye ne kadar hakkı varsa, başkalarının da Darwin hipotezine 'uydurma' demeye o kadar hakkı vardır. Hadi, diyelim ya da varsayalım ki, Darwinizm bilimsel bir teoridir: Bilim tarihi, bize, Bilim düşüncesi'nde hiçbir zaman bir 'son nokta'nın olmadığını; bilimsel teorilerin, sadece yanlışlanmadıkları ya da geçersiz bulunarak terk edilmedikleri sürece, dolayısıyla da 'geçici' olarak 'doğru' ya da 'geçerli' kabul edildiklerini gösteriyor. İster Karl Popper'in 'yanlışlanabilirlik' ilkesi açısından bakılarak 'doğru' olmadıkları, ister Thomas Kuhn'un 'yanlışlanmaz, ama terk edilir' ilkesi açısından bakılarak 'geçersiz' oldukları söylensin, bilinen şudur: Bilimsel teoriler, 'mutlak' olamazlar; hiçbir teori, hiçbir zaman, o konuda söylenebilecek en doğru veya en geçerli olanı söylemiş, 'son nokta'yı koymuş değildir...
Darwin teorisi de bir istisna değil. Ama bu teoriyi, 'mutlak doğru' kabul etme eğiliminin, özellikle, bilimsel düşünceyi referans olarak alan kesimlerde görülüyor olması, bana daima biraz şaşırtıcı görünmüştür. Zira bilimsel düşüncenin yapısı, bilim tarihinin de tanıklık ettiği gibi, bir teorinin (ister 'yanlışlanarak' diyelim, ister 'geçersiz bulunup terkedilerek'!) bir başka teoriyle yerdeğiştirdiğini gösteriyorken, Darwin Teorisi'ni bu alanda 'son sözü söylemiş' gibi kabul etmek, ne kertede bilimsel düşünceyle bağdaşır;-doğrusu, bunu anlamakta güçlük çekiyorum.
[15 Mart 2009, Pazar ]

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=825487&title=hic-bitmeyecek-bir-tartisma-yaradilis-mi-evrim-mi

Tübitak Yöneticileri İçiniz Rahat Olsun

Tübitak Yöneticileri İçiniz Rahat Olsun

İrfan Yılmaz*

Medyaya yansıyan haberlere göre Tübitak'ın yayını olan Bilim-Teknik Dergisi'nin son sayısındaki kapak değişikliği epey gürültü koparacağa benziyor
Her şeyden önce böyle bir gürültüyü ben çok daha önceleri bekliyordum ve eninde sonunda bu kavganın çıkması da kaçınılmazdı. Zira yıllardan beri bilimi istedikleri gibi ideolojik bağlamda yönlendirmeye alışmış bir grup zevatın ellerinden oyuncakları alınınca ve istedikleri gibi ideolojik bilim yapmanın yolları tıkanınca böyle feryat etmelerine de şaşmamak gerekir. Bu yüzden Tübitak yönetimine karşı yapılan saldırı ve hakaretler haksızdır.
Ülkemizdeki demokratik açılımlara ayak uyduramayan, çığırtkan azınlığın vulger materyalizmleri ve sözde pozitivizmleri adına her zaman tepe tepe kullandıkları bir malzeme bir anda ellerinden çıkma durumuna gelince, böyle fırtınalar koparmalarına da çok şaşmamak gerekir. Bundan sonra ellerindeki bilim maskesi takılmış her türlü ideolojik argümanlarını Tübitak'a saldırmak için kullanacaklardır. Artık Tübitak'ın ne gericiliği, ne yobazlığı kalır!
İdeolojik kaygılarla 'bilimi' yorumlamak...

Acaba gerçekte durum nasıldır? Her şeyden önce derginin adının Bilim ve Teknik olduğunu da unutmayalım! Demek ki, ismi böyle olan bir dergi Bilim'den ve Teknik'ten bahsetmelidir değil mi? Hakkını yemeyelim, hakikaten bu istikamette de oldukça yazı var, tercüme de olsa dünyadaki gelişmeleri yakından takip ediyor. Bilim meraklılarına mâlumat veriyor, gençleri bilime özendiriyor. Fakat bir de bu bilime yapılan yorumlar var ki, işte ideolojik boyut burada başlıyor. Birçok makalenin satır aralarında yapılan yorumlar hep evrimci ve ateist bakış açısına uygun yapılıyor. Evrim zaten çok uzun yıllardır derginin temel tabusu haline gelmişti. Peki evrimden ve Darwin'den bahseden başka dergiler yok mu? Elbette ki var ve olmalı. Meselâ National Geographic ve Geo bunların en başta gelenlerinden. Evrimi kesin ispatlanmış bir kanun gibi takdim edip, aslında materyalist ve ateist düşüncelerine destek yapmak için kullananlar kendi çıkardıkları özel dergilerinde bunu yapabilirler. Nitekim bunlara karşı Sızıntı, Zafer, Köprü, Mercek vs. çok sayıda özel kuruluşun dergisi de evrimi çürütücü ve yanlışlayıcı yayınlar yapmaktadırlar. Demokratik bir ülkede herkesin her görüşü savunma hakkı vardır, ama kendi imkânlarıyla bunun altyapısını oluşturmak mecburiyetindedir. Devlet bu hususta tarafsız olmalıdır. Halbuki Tübitak çıkardığı Bilim-Teknik dergisiyle bunun tam aksine yıllardır devlet imkânlarıyla ve devlet korumasında resmen belli bir ideolojinin borazanlığını yapmaktaydı. Eğer bir derginin adı Bilim-Teknik ise bilim ve teknikten bahsetmelidir.
Geniş anlamda evrim teorisi veya Darwinizm (bütün versiyonlarıyla) ise bilimsellikten çok uzak sadece bir hipotez üzerinde hareket eden inançlar bütünüdür. İçinde bilimi ilgilendiren bazı hususlar (tabii seleksiyon, adaptasyon ve mutasyon gibi) ise kendi olmaları gereken bağlamlarından kopartılıp, aşırı yorumlanarak ideolojiye âlet edilmiştir. Canlılar âleminde bir değişme vardır, türlerin içinde çeşitlilik ve alt türlerin ortaya çıkışında bu mekanizmaların belli bir yeri ve önemi de vardır. Ancak biyolojinin laboratuvara girmeyen, hayat, ölüm, ilk canlı, ilk insan, yeryüzünün ilk hâline ait spekülatif tartışmalar müspet ilim sahasına ait değil, bilim felsefesi ve biyoloji felsefesi gibi sosyal dallarda ele alınması gereken konulardır.
Hiç kimse böyle konuların tartışılmasına karşı çıkmaz, fakat burada yapılan bilim değil, tamamen ideoloji ve dünya görüşü etrafında şekillenen inançların, bilim diye dayatılmasıdır. Devlet eliyle de herhangi bir inancın bilim dergisi içinde dayatılması asla uygun değildir. Evrime bir din gibi inananlar ve tabu kabul ettikleri bu inanca asla söz söyletmek istemeyenlerin yaptıkları en büyük cerbeze "bilimsellik" iddialarıdır. Fakat artık bunu da aklı başında ve dünyayı okumuş hiç kimse kabul etmemektedir. Başta ABD olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde evrime karşı itirazlar hızla yükselmekte, yüzlerce bilim adamı bu hususta yapılan forumlara katılmakta ve imza kampanyalarıyla evrimin bilimsel olmadığını ve hayatı tesadüfi mutasyonlarla izah edemeyeceklerini söylemektedir. Meraklı olanlar internette kısa bir tarama yaparlarsa evrim aleyhine binlerce sayfa doküman bulabilirler. Discovery Institute, Institute for Creation Research, John Templeton gibi birçok kuruluş bu hususta yüzlerce kitap çıkarmış ve çıkarmaktadır. Tabii ki, evrimi bir din gibi savunanların da binlerce sayfası ve kitapları var. Bilim felsefecileri neyin bilim, neyin bilim olmadığı hususunda binlerce yazı yayınlamışlar. Bilim bütün argümanlarıyla temelinden sorgulanıyor. Ne yazık ki, bizim ülkemizde hâlâ tek parti dönemindeki dayatmalarından vazgeçemeyen birtakım insanlar bilimi kullanarak materyalizm inançlarını savunma telâşındadırlar.
Darwin'in getirilerini ve götürülerini tartışabilmek
Bilim varlıklarda cereyan eden hâdiselerin nasıl'ını araştırmak için kontrollü ve tekrarlanabilen deneylerle ve gözlemlerle laboratuvarda faaliyetler yürütür. Ölçümler ve testler yapar ve bunları objektif olarak da yorumlar. Elbette bu faaliyetin laboratuvarda yürütülen bir pozitif yanı vardır, bunu kimse inkâr edip de bilim düşmanlığı yapmaz. Ancak bilimin söylemediklerini, kendi inançları doğrultusunda yorumlayıp, "bundan başka yolu yok, ancak böyle yorumlanır" diye dayatmak antidemokratik rejimlerde olur (bir zamanlar Rusya'da ve Hitler Almanya'sında olduğu gibi). Türkiye ise bu dönemleri çoktan aşmıştır. Artık kimse Darwinizm'i bilimsel bir gerçek olarak dayatamaz. Hayatın ve insanın menşei hususunda yapılan çalışmalara saygı duyarız. Bu çalışmalardan çıkan objektif ilmî tespitler varsa, onları da inceleme sahamıza alırız. Fakat tamamen ideolojik kaygılarla üretilmiş sahte fosillere, yapılmamış deneylere, çarpıtılmış zaman ölçümlerine ve aşırı yorumlanarak ateist bir inanca destek olmak üzere inşa edilmiş düşünceleri "bilim" olarak kabul edemeyiz. Tabii ki, herkes kendi inancı doğrultusunda istediği her şeye istediği gibi yorumlar yapar, ama sadece kendisini ve kendisi gibi düşünenleri bağlar. Ateist ve materyalist inançlarına delil olarak bilimi yorumlamaları da kendilerini bağlar, fakat bunu "kesin ve tartışılmaz bir bilim kanunu" gibi kimseye dayatmamaları gerekir.
Dolayısıyla devletin resmî bir yayın organından da kimse tek taraflı olarak, sadece evrim inancını propaganda eder mahiyette yayın yapamaz. Tübitak idarecileri bu hususta rahat olmalılar, çünkü faydalı bir iş yapmışlardır. Belki şöyle de olabilirdi: Darwin doğumunun 200. yılında bütün dünyada tartışılıyor. Bizim ülkemizde de Darwin ne getirdi, ne götürdü gibi bir soru sorulup, Darwinizm'e inananlardan ve inanmayanlardan eşit sayıda yazı ile bir tartışma platformu açıp, kapakta da "200. yılında hâlâ tartışılan bir teori" başlığıyla verilebilirdi. Ancak inanıyorum ki, böyle bile olsaydı mâlum zevat yine feryada devam edecekti, çünkü onlar bu mevzunun tartışılmasına bile karşılar, tabularına el sürülmesini asla hazmedemezler ve onlara ne yapsanız memnun edemezsiniz.
*PROF. DR. İRFAN YILMAZ
Zaman,13 Mart 2009

Hayatımızda Sahiden Daha Fazla Bilim Olsun – İsmet BERKAN

Hayatımızda Sahiden Daha Fazla Bilim Olsun – İsmet BERKAN

TÜBİTAK, dergisi Bilim Teknik’te Charles Darwin’i sansürlediğinden beri bilim konuşuyoruz. Bu arada gazeteler Adnan Hocacıların mektup bombardımanı altında. İnternette her yazının altına konuyla ilgili sözde ‘bilimsel’ görüşlerini koyduruyorlar. Yok, efendim evrim yokmuş, yok efendim fosil kanıtları yokmuş, yok efendim Darwin şöyleymiş, böyleymiş...

Gerçekten inanılmaz bir şey. Ama bunlara artık kızmıyorum. İnternette sırf benim aleyhimde konuşulsun diye içinde adım da geçen bir site açan, bu sitenin bütün google aramalarında üst sıralarda çıkabilmesi için türlü çeşitli numaraları da düşünecek kadar hesapçı olan insanları o manada ciddiye alamam zaten.Benim bu son tartışmada esas kızdığım şey, Türkiye’deki derin bilim cehaleti. Neyin bilim neyin bilim dışı olduğuyla ilgili cehalet. Bunun masum bir şey olmadığını, bu milletin çocuklarının uzun yıllardan beri bilinçli bir biçimde böyle yetiştirildiğini düşünüyorum; kimse neyin bilim neyin bilim dışı olduğunu bilemesin diye yani...Milli Eğitim Bakanı dâhil herkesin dilinde aynı laf: ‘Canım o da sadece bir teori.’Sanki bilimde bir mutlak doğrular var bir de henüz spekülasyon aşamasındaki teoriler. Evrim de bir teori olduğuna, yani mutlak doğru sayılmadığına göre geri kalan bütün spekülasyonlarla eşit derecede.

Bu o kadar yaygın bir yanlış bilgi ki, ben bile bu bilginin yaygınlığını gördükçe fena oluyorum.

Gerçekte mutlak bir kesinlik içinde bildiğimiz tek şey var: Bilimde mutlak doğruların olmadığı.

Bilim, belki o ‘mutlak doğru’yu arama yolculuğu veya macerasıdır ama bu aşamada elimizdeki imkânlar, bilimin teoriler hakkında ortaya kanıt koyma veya onları yanlışlama şeklinde yürümesine izin veriyor.Daha da fenası var, özellikle parçacık fiziğinde işler teoriyle bile değil teori oluşturacağı düşünülen bir takım varsayımlarla ‘ilerliyor.’Bir sıradan gazete köşesini bilim dersi köşesine çevirmeye niyetim yok ama tartıştığımız şeyin basit bir evrim-yaradılış tartışması olmadığını, gerçekte bu ülkenin geleceğini konuşmaya çalıştığımızı hatırlatmak istiyorum.Bana soracak olursanız meselenin temelinde ne biyoloji dersinde Darwin’in yanı sıra ‘akıllı tasarım’ inancının da bilim gibi anlatılması yatıyor ne başka dini-siyasi konular. Bana göre meselenin özünde, okullarımızda neyin bilim neyin bilim dışı olduğunu anlatacak felsefe dersinin bulunmaması yatıyor.Biz okullarımızdan felsefe dersini 12 Eylül darbesiyle kovduk hâlâ daha da geri getiremedik.

Okulda felsefeyle, felsefenin temel kavramlarıyla, neyin neden ve nasıl bilim olduğu konusuyla hiç tanışmayan öğrencilerin daha sonra bağımsız düşünebilen, ders kitabında anlatılan ‘iki rakip teori’den birini seçebilen bireyler olabilmesi söz konusu bile değildir.Neyin bilim neyin bilim-değil olduğunu bilen birisi, ‘akıllı tasarım’ın bilim değil inanç konusu olduğunu çok da fazla düşünmeden anlayabilir.Bilim, yanlışlanabilendir, yanlışlanabilme ihtimalini içinde barındırandır. ‘Mutlak doğru’dan söz eden bilim değildir, inançtır.

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=926215&Yazar=İSMET%20BERKAN&Date=15.03.2009&CategoryID=97

Hangi Darwin? - Mustafa AKYOL

Hangi Darwin?- Mustafa AKYOL

TÜBİTAK’ın yayınladığı Bilim ve Teknik dergisindeki ‘Darwin sansürü’ geçen haftanın ateşli konularından biriydi. Gerçekten bir sansür oldu mu, olmadı mı, bilmiyorum, ama olduysa bunu yanlış bulduğumu hemen belirteyim. Teorisini beğenin beğenmeyin, Darwin bilimin büyük isimlerinden biridir ve bir bilim dergisinin ‘Darwin Yılı’nda onu ele alan bir dosya yayınlamasından daha doğal bir şey olamaz. Darwin dosyası, eğer bu sayıda ‘sansür’e uğradıysa, sonraki sayıda mutlaka yayınlanmalıdır.
Ama mesele bundan ibaret değil. Çoğu kişinin gözden kaçırdığı bir başka önemli nokta, Darwin’in evrim teorisi denince bizim önümüze neyin konduğu.

Türkiye’de biz bu detayın pek farkında değiliz ve tartışmanın sadece ‘evrimciler’ ile ‘yaratılışçılar’ arasında geçtiğini sanıyoruz. Oysa aslında evrim teorisinin de iki ayrı yorumu var.

Bunlardan birincisi, İngiliz zoolog Richard Dawkins gibi militan ateistler tarafından savunulan görüş. Buna göre, yeryüzündeki yaşamı ortaya çıkaran evrim süreci, hiçbir hedefi ve amacı olmayan, tümüyle rastlantısal bir oluşum. Biz insanlar da tesadüfen ortaya çıkmış bir ‘kaza kurşunu’ndan başka bir şey değiliz.
Diğer görüşü savunan bilim adamları ise, evrim sürecinin aslında belirli şablonlar izlediğini ve belirli bir amaca yöneldiğini düşünüyor. Bunlardan biri, Cambridge Üniversitesi paleobiyoloji profesörü Simon Conway Morris. Kanada’daki Burgess Shale bölgesinde yaptığı fosil kazılarıyla dünya çapında ün kazanan Prof. Morris, evrim ağacına göre birbirine akraba olmayan canlılarda neden birbirine çok benzeyen organlar geliştiğini sorguluyor. Örneğin insan gözü ile ahtapot gözünün yapısı neredeyse aynı, ama bunların ortak bir atadan evrimleşmiş olması mümkün değil. Bunun gibi yüzlerce ‘benzeşme’ örneği veren Morris, ‘evrim, aynı sorunlara karşı hep aynı çözümleri geliştiriyor, burada bir şablon olduğunu görmemek imkansız’ diyor.

Simon Conway Morris ile bir başka önemli paleontolog olan (ve 2002’de ölen) Stephen Jay Gould arasında bir tartışma yaşanmıştı. Gould, ‘eğer evrim bandını başa sarıp tekrar oynatma imkanımız olsa, her seferinde bambaşka bir tablo ortaya çıkar’ diyordu. Morris’e göre ise bandı başa sarıp tekrar oynatsak yine benzer canlılar ortaya çıkacaktı, çünkü evrime ilk baştan yerleştirilmiş bir ‘istikamet’ vardı.
Dikkat ederseniz Gould’un yaklaşımı ateizmin varsayımlarına daha uygun. Morris’inki ise evrimin aslında bir Yaratıcı’nın iradesinde olduğunu kabul etmeye daha yatkın. Zaten Gould bir ateist idi; Morris ise inançlı bir Hıristiyan.

Şimdi tüm bu teorik tartışmaları biraz daha ‘güncel’e çekelim ve şu soruyu soralım: Madem iki farklı evrim yorumu var, acaba TÜBİTAK bize bunların ikisini birden sunuyor mu?

Bu soruya cevap aramak için TÜBİTAK’ın evrim konusundaki yayınlarına baktım. Ne ilginç ki, tercüme ettikleri kitapların hemen hepsi evrimin ateist yorumuyla öne çıkmış yazarlara ait. Örneğin kendini ‘Şeytan’ın papazı’ diye tanımlayan, ‘din bir virüstür’ diyen Richard Dawkins’in iki ayrı kitabını çevirmişler. Stephen Jay Gould, Richard Lewontin, Edward O. Wilson gibi aynı ‘kafa’daki diğer yazarların kitapları da var TÜBİTAK listesinde.

Ama aynı listede Simon Conway Morris’in Cambridge Üniversitesi’nce basılan ‘Yaşamın Çözümü’ kitabı yok. Meseleye bu öteki açıdan bakan hiçbir kitap yok zaten...

Kısacası evrimi TÜBİTAK yayınlarından öğrenmek isteyen bir insanın ‘ateist propaganda’ya maruz kalmaması imkansız. Bunu dengeleyecek bir şey de yok önünde.

Bu durum karşısında oturup ‘bağnaz dinciler bilime karşı’ diye söylenmek ise pek haklı bir tutum değil.
Laiklik adına milletin inancına musallat olup sonra da ‘bağnaz dinciler laikliğe karşı’ diye yaygara koparmak gibi bir şey bu. Başkalarından objektiflik isteyenler önce bir dönüp aynaya bakmalılar.
Star,16.03.09
http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/hangi-darwin-175599.htm

Evrim Teorisinin 'Bilimselliği' - Ali ÜNAL

Evrim Teorisinin 'Bilimselliği' – Ali ÜNAL

Evrimci Dobzhansky, "Evrim, tekrar etmez ve geri çevrilemez." der; yani evrim, doğruluğu veya yanlışlığı "bilimsel" kriterlerle ispatlanamayacak çok uzun bir süreci işaret etmektedir. Doç. Dr. Caner Taslaman, şu açıklamayı yapar: "Evrim teorisinin başka yaklaşımlardan daha doğru olduğunu görmek için, onu bu yaklaşımlardan ayırt eden ana unsura bakmak gerekir.

Bu ana unsur ise, istisnasız bütün türlerin başka bir türden oluştuğu iddiasıdır. Bu iddiayı ispat için, türlerde bazı değişikliklerin, mikro-mutasyonların bulunduğunu göstermek yetmeyecektir. Ancak bir türden diğer türe geçişi sağlayacak büyük makro-mutasyonların olduğu gösterilebilirse bu, evrim teorisi için bir delil teşkil edilebilir." Bu ise, gösterilememiştir.

Bizzat Darwin, hipotezinin önündeki üç büyük engele parmak basmıştır ve bu engellerin hiçbiri aşılmış değildir: "Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır... (Paleontoloji, bunları ortaya koyamamıştır. Tam aksine, meselâ en az bir milyar yıldır değişmeden kaldığı ispatlanan mavi deniz yosunları, süngerler, yumuşakçalar, 1938'de Güney Afrika sahili açıklarında fosili bulunduğu zaman ara tür diye ileri sürülüp, güya böyle olduğunu ispatlama adına uydurma şekilleri yapılan, ama daha sonra dünyanın çeşitli yerlerinde canlısı, dolayısıyla yaşadığı keşfedilen coelacanth da hep değişmeden gelen organizmalardır.) İkinci engel, 'içgüdüler'dir. İçgüdülerin birçoğu öylesine şaşırtıcıdır ki, onlar, okura teorimi tümüyle yıkmaya yeter güçte görünecektir. İçgüdülerin tevarüsü, mümkün değildir. Bildiğimiz en şaşırtıcı içgüdüler, örneğin balarısının ve karıncaların birçoğunun içgüdüleri, alışkanlıkla kazanılmış olamaz. Çok daha ciddî (üçüncü bir) problem daha vardır ki, bu da, hayvanlar âleminin temel sınıflarına ait türlerin bilinen en aşağı tabakalardaki fosil kayalarında (Kambriyen patlamasıyla) birden ortaya çıkmasıdır."

Evrimciler, bileşiklerin organize biçimde aynı anda bir araya gelerek, hücre dediğimiz muazzam kompleksi, hattâ daha öte canlı organizmaları üretebildikleri iddiasındadırlar. Böyle bir iddianın, M. Bucaille'e göre, yüksek ısıda aynı anda demir cevheri ve kömürden oluşan çelik parçacıklarının bir dizi mutlu rastlantılar yoluyla Eyfel Kulesi'ni yapabileceklerini ileri sürmekten farkı yoktur. Kaldı ki, bir hücrenin yapısı, Eyfel Kulesi'nden çok daha karmaşıktır. Evrimciler, iddialarına güya delil olarak, buhar, metan, amonyak ve hidrojenden oluşan bir gaz atmosferinde elektrik kıvılcımları kullanarak amino asitler gibi karmaşık kimyevî bileşikler elde edilebileceğini iddia eden S. Miller'in deneyini ileri sürerler. Bilim adamlarının "ilkel atmosfer"in Miller'in ileri sürdüğünden farklı olduğunu düşünmesi bir yana, evrim bütün olup bitenleri tesadüfe bağlarken, Miller, sonuca delil arayışı içinde şuurlu, bilgi ve irade sahibi biri ve iradî olarak sebep üretmeye çalışmaktadır. Bu ise, düpedüz hokkabazlıktır.

Evrimciliğin de, materyalist bilimciliğin de müthiş bir çelişkisine daha temas etmek gerekiyor. (1) İddiaya göre, varlıkta terakki esastır. (2) Terakkiyi ve evrimi tetikleyen, değişen şartlar ve bunlara uyum (adaptasyon) mecburiyetidir. (3) Uyumla hayatta kalan başarılı fertler, karakterlerini nesillerine aktarır. (4) Düşünce, hayal, tasavvur, vb. beyindeki birtakım biyo-kimyevî faaliyetlerden ibarettir. Bu iddialardan çıkacak en tabii sonuç, her yeni merhaledeki varlıkların önceki merhaledekilerden ileri bir beyne sahip olması gerektiğidir. Oysa karınca, arı, ipek böceği gibi, her bir kabiliyet yönünden insandan ileri bir hayvan türü muhakkak vardır. Burada, her varlık bu ileri kapasitesiyle zaten hayatta kalıyor itirazı yapılabilir. Bu ise, varlıkta gaye ve vazifenin organizma ve var oluştan önce geldiğini gösterir ki, evrimi de, materyalizmi de yıkar. K. R. Popper, evrimle ilgili şu hükmü verir: "Darwinizmin test edilebilir bilimsel bir teori olmadığı, buna karşılık metafiziksel bir araştırma programı olduğu sonucuna varmış bulunuyorum."
[ Zaman, 16 Mart 2009 ]