05 Şubat 2008
Allah Vardır
Laymanın Dayanılmaz Cesareti
Başörtüsü, laiklik ve din politikaları gibi konularda Türkiye'nin en önemli sorunu, bu konularda konuşmanın bir bilgi ve ehliyet gerektirmediğinin zannediliyor olması. Bilenler de konuşuyor bilmeyenler de. Ama bilmeyenler cahil cesaretleriyle lafa gürültülü bir tonla katıldıkları için bilenlerin sesini bastırıyor.
Laiklik konusundaki bütün bilgileri ilkokulda kendilerine “din ayrı devlet ayrı” diye ezberletilen basit cümleden ileri gidemeyenler, bu ezberin üzerine yeni hiçbir felsefi mülahazayı takip etmemiş olanlar, toplumda hangi konunun laikliğin alanına girdiğini tayin etme konusunda kendilerini süper yetkili görebiliyorlar. Bunu yapabilmek için din alanının nerede başlayıp nerede bittiği hususunu da tayin emek üzere birer müçtehit kesilebiliyorlar.
Belki laiklik kelimesinden kendilerine kalan tek miras, en kötü miras bu olsa gerek: konu dışı olanların, yani layman olanların, hariçten gazel okuyanların bütün ortama hâkim olmaları.
Laiklik batıda gerçekten çok önemli bir projeydi, sadece farklı dinler veya gruplar arasında değil meslek alanları arasında da bir çizgi çizen bir barış projesiydi ve kesinlikle böyle bir sonuç hedefliyor değildi. Layman olanların, ehil olanların önüne geçme teşebbüslerine karşı her meslek kendi ehliyet ve yeterlilik standartlarını belirleyerek bir koruma mekanizması geliştirmiştir. Böylece örneğin tıp alanında belli bir eğitimden geçmeyenlerin o alan hakkında ileri geri konuşması önlenmiştir. Hukuk alanında, din alanında veya kısaca bütün alanlarda konuşmanın gerektirdiği uzmanlık koşulları belirlenmiştir.
Bugün başörtüsü yasağının hiçbir yasal dayanağı bulunmadığı halde bunun uygulaması biraz da rektörlerin katkılarıyla sağlanabiliyor. Başörtüsü yasağı en azından laiklikle, dinle, sosyal barışla, bireysel ve toplumsal hak ve özgürlüklerle ilgili olduğu için böyle bir konudaki uygulamanın en azından sosyolojik, teolojik, siyaset-bilimsel birçok sosyal bilim verileriyle destekleniyor olması lazımdı. Oysa son yazıda da söylediğim gibi, acı bir gerçektir ki içinde tıp fakültesi bulunan 55 devlet üniversitesinin 45 tanesi tıpçı rektörlerce yönetilmektedir.
Geçtiğimiz aylarda bir televizyon programında eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz, İslam felsefesi, laiklik, ilahiyat alanında bir ilahiyatçının olamayacağı kadar cesur tezler ileri sürdü. İbn Rüşd ile Gazali arasındaki tartışmadan yarım yamalak anladıklarından bütün İslam tarihinin okunması için destursuzca büyük büyük tezler ileri sürmekten hiç çekinmedi. Ki, herkes bilir, o görev süresince de emeklilik hayatında da bunu hep yaptı. Konu biraz özel konulara geldi ve sunucu kendisine tekrar üniversite hayatına dönmeyi düşünüp düşünmediği yönünde bir soru yöneltti. Bir saattir kendisiyle hiç ilgili olmayan, hiç uzmanı olmadığı hususlarda cesurca konuşan aynı adamın gerçekten bildiği alanda girdiği tevazu modu izlenmeye değerdi. Gürüz, (mealen) şöyle dedi: “Bizim alanımızda (Kimya) çok yeni gelişmeler oluyor, ben o gelişmeleri takip edemediğim için, şimdi üniversiteye döndüğüm taktirde ayak uydurmakta zorluk çekerim, bilime ve uzmanlığa olan saygımdan dolayı bunu yapmam”.
Gerçekten inanılmaz bir şey. Kendi bildiği alanda insanı mütevazi olmaya zorlayan bir mekanizma çalışıyor. Din konusunda konuşmanın da bir miktar alan bilgisi gerektirdiğini ona kim söylemeli acaba?
ÜAK üyelerinin, yani aralarında konunun uzandığı alanlar hakkında bilimsel bir ehliyete sahip olan bir kişinin bile bulunmadığı, çoğu tıp veya fen bilimlerinden gelen hocaların, yıllardır uygulamakta oldukları bu tek kelimeyle “ayıp” yasağı kaldırıp bu utancı bitirmeye çalışan anayasal girişime karşı nasıl canhıraş bir direniş sergilediklerini gördük.
Üstelik ÜAK başkanı her cümlesi içinde bilim adına bir sürü pot kırdığı konuşmasında üniversite ve bilim kavramına da ne kadar uzak olduğunu gösterdi durdu. Üniversitelerin “inanç özgürlüğünün değil bilim özgürlüğünün yaşanacağı yerler” olduğunu söyledi başkan ki, bununla bu sözüne imza atan arkasındaki “üniversite yöneticilerinin” her şeyden önce inancın, bilimin, kanaatin, siyasi görüşün sınırları ve anlamı konusunda behemehal çok temel “felsefeye giriş dersleri” almaları gerektiğini bir güzel gösterdi. Bilim felsefesine bu kadar uzak olanların bilim üretiminin başında olmaları Türkiye'nin en büyük talihsizliği olsa gerek.
Ayrıca söylenenlere göre 150 kişiyle toplandığı söylenen kurulun toplantı sonucunda okuduğu bildiride, bilimsel faaliyetin ruhuna son derece aykırı bir biçimde “oy birliğiyle” mutabık olunmuş. Eser Karakaş'ın dediği gibi bilim camiasında, değil, ancak kimsenin muhalif bir görüş ileri süremediği politbüro toplantılarında olabilecek bir “oy birliği” bu. Veya hiçbir mantıklı ve bilimsel içeriği olmayan böyle bir bildiriye imza atmak için gerçekten hiç hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şeyden anlamıyor olmak lazım.
Bu durumda olanlar sıradan insanlar olsa, kendi ifade özgürlükleri der geçerdik, ama bunların üniversitelerimizin yönetici konumunda olmaları ve bu kadar çok sayılarıyla bir araya gelmiş olmaları, tabii ki işin acı ve düşündürücü yanıdır.
Allah sonumuzu hayr etsin. ( 04.02.08 )
(Bold vurgu bana ait.)
http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=04.02.2008&y=YasinAktay
Batı dünyasında Neler Oluyor?
Batı dünyasında neler oluyor?
[Yorum - Alev Alatlı]
'Mücahitlerin dünya çapında cihad ilân ettikleri, Yaradılışçı'ların yürüyüşe geçtikleri çağımızda, dinin geri döndüğünü inkâr edebilmek için ya kör olmak gerekir, ya da deli! Günümüz tanrıtanımazları bile bu mucizevi dirilişi kabul ediyorlar." Bu cümle, Kenan Malik'e(1) ait.
Bahsettiği "Yaradılışçılar" 1920'li yıllarda ABD'de baş veren köktenci Hıristiyan hareketi "Creationism" müridleri. Bu insanlar, Kutsal Kitap'ın kâinat ve dünyanın yaradılışının anlatıldığı ilk bölümü olan Tekvin'e, hiçbir yoruma tabi tutulmaksızın, harfi harfine iman edilmesini savunuyor ve dolayısıyla Evrim Teorisi'ne itibar etmiyorlar. Dahası, okullarda öğretilmesini engelliyorlar. Darwin 1960'ın ortalarına kadar Amerikan okullarına giremiyor. O tarihten 1975'e kadar evrim teorisini fen derslerine "bilimsel yaradış" adı altında destek konu olarak eklenmiş olarak görüyoruz. 1975, yüksek mahkemede görülen bir davanın (2) sonuçlandığı yıl. Mahkeme, okullarda yaradılışın İncil'i esas alarak öğretiliyor olmasının Amerikan Anayasası'nın kilise-devlet ayrışımı ilkesine ters düştüğüne hükmedince, Eski Ahit'e yapılan göndermeler müfredattan kaldırılıyor. Buna karşın, halen devam eden davalar (3) da var.
Prof. Malik'in "yürüyüşe geçtiğini" söylediği Hıristiyan hareketinin özü böyle. Malik'in dinin mucizevi dirilişini kabul ettiğini söylediği "tanrıtanımaz"lara gelince, dokundurduğu zat, 2004'te ölen Jacques Derrida'dan sonra dünyanın en büyük filozoflarından biri sayılan Alman felsefeci, Yeni-Marksist sosyolog ve siyaset bilimci Jürgen Habermas. (4) Uzun yıllar kararlı bir ateist ve sekülerizm savunmacısı olarak tebarüz eden Habermas, epeyce bir süredir dinlerin insan onuru, özgürlüğü ve sorumluluğu gibi değerlere ters düşmeyebileceği şeklinde düşünceler dillendirirken, sekülerizmin birtakım kısıtlamalarla malûl olduğunu da itiraf etmeye başlamış. Hatta, Papa 16. Benedict'le yaptığı bir konuşmayı müteakip, "modern eşitlik ve adalet fikirlerinin aslında Musevi ve Hıristiyan dinlerinin ilkelerinden süzülmüş kavramlar" olduklarını beyan etmekten kaçınmamış. Yeri gelmişken, günümüzde Batı dünyasında "dinlerin yükselişi"ne ilişkin entelektüel tartışmalarının Musevi ve İsevi inançları ile sınırlı olduklarını, "İslâm'ın yükselişi"nin ise tamamen farklı saiklerle değerlendirildiğini vurgulamalıyım. Papa 16. Benedict'in tutumu, iyi bir örnek: "Gelişmiş Batılı ülkelerde gittikçe güçlenen sekülerizm karşısında Hıristiyanlığın zayıfladığını" ileri sürerek, Avrupa'nın köktenci Hıristiyan değerlerine geri dönmesi gerektiğini savunan, Avrupa Birliği'nin bir Hıristiyan ligi olmasını, İsevi inancının AB anayasasında yer almasını talep eden Hazret, konu İslam olunca, Müslüman liderleri "dini siyasileştirdikleri için" eleştirmekten geri durmamaktadır. (5) Oysa malûm olduğu üzere, "Sezarın (6) hakkı sezara, İsa'nın hakkı İsa'ya" şeklinde özetleyegeldiğimiz anlayışı gereği, kilisenin alanını dünyevi yönetimin alanından ayırarak, "ruh"un salâh bulması üzerinde yoğunlaşan din, Hıristiyanlıktır, İslamiyet değil! "Hıristiyan ikiciliği" ("dualism") olarak tanımlanan anlayış, insanoğlunun dünyevi meselelerinin çözümünü dünyevi iktidarlara bırakmak suretiyle sekülerizmi (7) doğuran anlayıştır. Papa hazretlerinin zengin Batı ülkelerinde güçlendiğinden yakındığı sekülerizm, herhangi bir dünyevi devlet gibi hareket eden Kilise'nin "İsa'nın alanı"nın dışına çıkarak, inananlar üzerindeki kurduğu maddi ve manevi baskıya karşı haklı ve doğal bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu anlamda, Hıristiyanlığın alanını daraltmış olması söz konusu olmadığı gibi, tersine, Kilise'nin asli görevine yönelmesini sağlayan oluşumdur. Hal buyken ve Papa hazretlerinin hiç işleri olmaması gerekirken, AB için İsevi bir anayasa için bastırıyor, bu meyanda bambaşka saiklerle hareket eden İslâm liderlerine veriştirmeyi de ihmal etmiyor olmalarının, "dinlerin yükselişi" tartışmalarının ilâhi çerçeveden çıkarılıp, dünyevi iktidar kavgasına dönüştürülmekte olduklarından başkaca açıklaması yoktur.
Esas yükselen ne?
Mamafih, Hazreti, biz, henüz Alman Kardinal Joseph Ratzinger olduğu günlerde, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği karşıtı demeçlerinden tanırız. Kendileri, "Hıristiyanlık barışçıl ve makuldür, İslamiyet şedit ve mantık dışıdır" söylemini (8) alenen dillendirmekten de hicap etmemişti. Dahası, "Hıristiyanlığın hükümdar ile Tanrı arasındaki farkı gözetmek" suretiyle, "dünya tarihine yepyeni bir açılım getirmiş olması"yla övünmüş olması da (9) bir vakıadır; ruhani ve dünyevi iktidarların ayrışmasında yarar olduğunu, zira "böylece ortaya çıkan özgürlük alanının bireyin devlete karşı çıkmasını mümkün kılacağını" iddia ederken, oklarını yine İslâm'ın yükselişine çevirmişti. Ona göre, dünyanın önemli bölümünde "siyaset dünyasını inanç dünyasıyla bir arada mülâhaza eden eski görüş" (nesi eskiyse!) geri gelmiş, "ahlâkı sadece siyasi gücün kollayabileceği" inancı yeniden hakim olmaya başlamıştı ki, bu adamakıllı kaygı verici bir durumdu.
Makaleyi kaleme almaktaki amacımın, varsa aramızda dünyada dinlerin yükseliyor olmasından İslâmiyet'e pay çıkaranlarımız, durumu bir kere daha değerlendirmemiz gerektiğini vurgulamak olduğunu söylemeliyim. Kişisel hissiyatım, "Yanılmaz" (10) da olsalar, İslâm söz konusu olduğunda, günümüz Papalarının bile mühürlerinden kurtulmayı başaramadıkları şeklindedir. Hal böyle olunca, meselâ, Katolik rahibelerinde kutsallık simgesi olarak saygı duyulan başörtüsünün, Müslüman kadınlarında baskı simgesi olarak kötülenmesi, hatta başta Katolik Fransa, yasaklanması çabalarının şaşıracak bir yanı yoktur. Papa'nın dahi, ne önyargıda, ne de çifte standart uygulamasında sakınca görmediği koşullarda, başörtüsünün hatta peçenin, Avrupa Medeniyeti'nin iki bacağından biri sayılan Yahudi-Hıristiyan geleneğinde de var olduğu olgusu da düşüncelerini değiştirmeyecektir. İnternet sitelerinde, dergilerde, Müslüman gençler, istedikleri kadar, meselâ, Hazreti İsa'nın havarisi Aziz Paulus'un söylemlerinden örnekler getirsinler, meselâ, Musevi yasasının "karısının saçının görünmesine izin veren erkeği lânetlediğini" tekrarlasınlar, İslâm'a empati duyulmasını sağlayamayacaklardır. Çünkü, dinlerin yükselmekte, dünyeviliğin zayıflamakta olması, Batı toplumlarının dindarlaştıkları anlamına gelmemektedir. Günümüzde yükselen, aslî anlamı değişmiş, ne Tanrı, ne de ilâhiyatla uzun boylu ilgisi olan bir din; daha doğrusu, özü itibariyle fevkalâde dünyevi (seküler) bir kavram olan "kimlik" fikridir.
Bu çerçevede sekülerizmin (dilerseniz, laikliğin) üç ayrı anlamından bahsedilir. (11) Bunlardan birincisi, siyasetin dinden, kamu alanının bireysel alandan ayrıştırılması; ikincisi, dini inanç ve ibadetlerin zayıflaması; üçüncüsü, inanç koşullarının dönüşmesi, yani, Tanrı inancının bir veri olarak kabul gördüğü, kimse tarafından sorgulanmadığı bir toplumdan bir tercih meselesinden ibaret olduğu topluma dönüşmüş olması halidir. "Modernite" bu dönüşüm ifadelerinden birisidir ve "Büyük Kopuş"a delâlet eder.
Ne din ne de bilim çağı
1800'lü yıllarda gerçekleşen "Büyük Kopuş" dedikleri süreç, siyaset inançtan, kamu alanı bireysel alandan ayrışırken, dinî dogmaların üzerindeki tartışmaların gündemden düşüp, yerlerini ideolojik kavgalara bırakması hadisesidir. Nitekim, son 200 yıllık dönemde, Batı toplumları, dinî inançlarının farklılığı değil, savaş ve devrim, sınıflar ve sosyal adalet, ırk ve milli kimlik meseleleri nedeniyle savaşmışlardır. 1800'lü yıllar, ayrıca Darwin, Marks ve Nietzsche (12) gibi, her biri Batı toplumlarının dinlere karşı tutumlarını altüst etmeye namzet üç adamın yaşadıkları yıllardır. Darwin, Yaradılış'ın Tanrı'nın dahli olmadan da gerçekleştirilebileceği anlamına gelen evrim teorisi ile tanrı-tanımazlığı mümkün, hatta akla yakın kılarken; Marks, dine siyasi cenahtan meydan okur. Her ikisi de Avrupa Aydınlanması'nın aklı vahyin önüne geçiren, beşeri tanrılaştıran ruhundan beslenmekle beraber, Hıristiyan tanrısına en büyük darbe Nietzsche'den gelir. "Tanrı'nın ölümü"nü ilân eden Nietzsche, insan aklını, mantığını göklere çıkarır; "üstüninsan" kavramını geliştirir. Din, ahlâk, çağdaş kültür, felsefe ve bilim gibi konularda eleştiriler yazarak, değerlerin göreceliğini savunur, "iyi" ve "kötü" kavramlarına saldırır. Öyle ki, 1800'lü yılların sonlarına doğru, Batı toplumunda yaşanan inanç krizine, bir de "akıl, mantık krizi" eklenir. "Aydınlanma"nın rasyonel insan ve makinanın yenilmez birlikteliği sayesinde her şeyin yoluna gireceği şeklindeki iyimserliği erirken, ilerleme denilen devinime inançsızlık, yerleşik "doğrular"a karşı şüphecilik yerleşir. Böylece, "Tanrının ölümü" beraberinde "hakikat"ın ne olduğuna dair klasik fikirleri, mantığı, evrensel değerleri, geleneksel dini ve Aydınlanma'nın dine olumsuz yaklaşımı da beraberinde götürerek, derin bir yabancılaşma duygusu" yaratır. Günün sonunda, "Hıristiyan tanrısı ölmemiştir ama bir şeylerin solmaya başladığı kuşkusuzdur." Böylesi bir mirası devralan yirminci yüzyıl, ne dinler, ne de bilim çağına benzeyecektir. Batı dünyasının her ikisinden de niteliksel olarak farklı yeni bir sürece girdiğinin ifadesi olarak sahne alır.
Dipnotlar:
(1) Prof. Kenan Malik, Hint asıllı İngiliz; nöroloji ve bilim tarihi uzmanı, psikolog. Sussex, Cambridge, Oxford, Oslo ve Melbourne üniversiteleri öğretim üyesi, The Guardian, Financial Times, The Independent, Independent on Sunday, Sunday Times, Sunday Telegraph yazarı, BBC Radio 4 yazarı. (2) Daniel vs. Waters (3) Edward vs. Aguillard 1987, Kitzmiller vs. Dover, 2005 (4) Jürgen Habermas, 1929, Alman felsefeci, sosyolog ve siyaset bilimci. (5) Catholic World News, 11.26.2003 (6) Sezar, Latince Caesar'dan, "imparator," Almanca, Kaiser. (7) "secular" dünyevi; "secularism" dünyevilik (8) 22 Eylül 2006 (9) 2003 Kasım, İtalyan "Il Giornale" gazetesi (10) Papanın sıfatlarından biri (11) Charles Taylor, A Secular Age (12) Charles Robert Darwin, 1809-1882; Karl Heinrich Marx 1818-1883; Friedrich Wilhelm Nietzsche, 1844-1900
(02 Şubat 2008)
Batı dünyasında neler oluyor? (2)
1800'lü yıllarda "Tanrı'nın ölümü" ile sarsılan Batı dünyası, 1900'lerde "İnsanoğlunun Çöküşü"ne şahit olur. Siyaset dinden ayrışır; dinî inanç, "özel tercih" meselesine dönüşür; merkezine insanlığı alan laik siyaset felsefesi, Tanrı'yı temel alan ilâhiyat siyasetinin yerine geçer.
Ancak, laik siyaset felsefesinin de bir inanca ihtiyacı vardır; bu inanç, insanoğlunun akla uygun hareket edebileceği, ahlâk sahibi olabilmek için uzak bir tanrının direktiflerine ihtiyacı olmadığı inancıdır. Gelin görün ki, yirminci yüzyıl, iki büyük dünya savaşı, atom bombası, soykırımlar, ekonomik krizler, diktatörlükler vb. felâketlerle insanoğlunun ferasetine duyulan inancı da sarsmayı başarır. Harvard Üniversitesi'nin sosyoloji fakültesinin Rus asıllı kurucusu Pitirim Sorokin, (1) çağın ruhunu şu cümlelerle özetler: "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra olan bitenin beni şaşkına çevirdiğini itiraf etmekten utanmıyorum. Beklediğim, barışın tekâmülüydü, savaşın değil. Toplumun barış içinde yeniden şekillenmesiydi, kanlı ihtilâller değil. Hümanizmaydı, kitle katliamları değil. Arıtılmış demokrasilerdi, keyfi diktatorya değil. Bilimin ilerlemesiydi, propagandanın ve gerçeğin yerine geçen otoriter sloganlar değil. Her cephede ilerlemeydi, barbarlığa geri dönüş değil!" (2) Aynı yıllarda yazan (1947) şair W.H. Auden'in(3) demesiyle, onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyılların "gün-ışığı dünyası," yirminci yüzyılda "gece-karanlığı dünyasına" dönüşmüş, "Endişe Çağı"na (Age of Anxiety) girilmiştir.
Ülkemiz entelijensiyasının gündeminde hemen hiç yer almayan "Endişe Çağı," Batı insanının ruhsal yalnızlık çektiği, olayların kontrolundan çıktığını hissettiği ruh hali olarak tanımlanır. Ondokuzuncu yüzyılda kendisini "yeryüzünün sahibi" olarak gören, (1880 itibariyle dünyanın %85'inin sömürgeleştirilmiş olduğunu hatırlayalım) bilimsel ilerlemelerle müftehir, hali vakti yerinde ben-merkezci Avrupalısı gitmiş, onun yerini kendi dışında oluşan olayların etkisiyle savrulduğunu hisseden, geleceğin nasıl şekilleneceğini kestiremeyen, olayları yönlendirememekten korkan bireyler almıştır. Benzeri endişeler, milletler ve medeniyetler söz konusu olduğunda da geçerlidir. Toplumlara yollarını kaybettikleri, siyasi ve ekonomik geleceklerinin kendi ellerinden çıktığı, başka birilerine tabi oldukları şeklindeki duygu yerleşirken, Batı medeniyetinin inişe geçtiğini hatta öldüğünü iddia eden tezler belirir. Önce Hıristiyan, sonra da sosyalizme revaç vermek suretiyle burjuva ahlâkını tepen Avrupa insanının başvurabileceği bir değerler sistemi kalmamış gibidir. George Orwell, C. Virgil Gheorghiu, Arthur Koestler (4) gibi Batı zihniyetinde derin izler bırakan yazar ve düşünürler, medeniyetlerinin "25. saat"ine girdiği" şeklindeki gözlemlerini dillendirmeye başlarlar. 25. saat dedikleri, "insanoğlunun kurtarılamayacak" noktaya geldiği saattir.
Berlin duvarının yıkılışı, sadece Sovyet despotizminin reddini değil, toplum-mühendisliğinden soğumayı da temsil etmektedir. İnsanlığın dünyayı iyileştirmek yolunda yaptığı her müdahale, işlerin daha kötüye gitmesiyle sonuçlanmış gibidir. Doğaya hakim olmak girişiminin küresel ısınma ve türlerin yok oluşuna neden olduğu saptanmıştır. Topluma hakim olmak iştiyakı, soykırım felâketlerini, toplama kamplarını, gulagları getirmiştir. Bütün bu olumsuzluklar, Batı entelijensiyasında "insanoğlundan korkulması gerektiği" şeklinde bir eğilimin yerleşmesiyle sonuçlanır. Gelinen nokta, "özgüven kaybından müzdarip gibiyiz; insanlığın ve diğer varlıkların dünyasını zenginleştirecek, ahlâki anlamı olan hayatlar kurma yeteneğimizi yitirmiş gibi duruyoruz" noktasıdır.
Gelişmelerden siyaset de nasibini alır. Geçen iki yüzyıl boyunca tarafların birbirlerine kastetmeleriyle sonuçlanan ideolojik farklılaşmaların sınırları silinmeye, kaybolmaya yüz tutar. Toplumsal yaşamın nasıl sürdürülmesi gerektiğine dair farklı ideolojilerin, dünya görüşlerinin çarpıştığı bir arena olmaktan çıkan siyaset, varolan sistemi kimin daha iyi yönetebileceğine ilişkin tartışmalarla kısıtlanır. Öte yandan, iktidar ve muhalefet uçlarının yakınlaşmasıyla daralan siyasi arenanın bireylerin kendilerini ve toplumsal birlikteliklerini tanımlamaları için birtakım başka aidiyetler aramalarına da yol açtığı görülür. Ülkemizden bir örnek vermek gerekirse, bir zamanlar, meselâ, MHP'li olmak, bireyin sosyal, ekonomik, dinî vb. tercihleri itibariyle kendisini tanımlaması için yeterli olabilirken, günümüz siyasi partilerinin ideolojik duruşları itibariyle yakınlaşmış olmaları, kişinin kendisini ifade edebilmesi için diğer başka aidiyetler de aramasına neden olacaktır. Siyasi partilerin çatıları altından böylece uzaklaşan aidiyet kökenli dayanışma, kültür, inanç, etnisite gibi diğer başka birleştirici unsurlara yönelir; siyaset ve ideolojiler yerlerini "kimlik siyaseti" olarak tanımlanan oluşuma bırakırlar.
Bireyin kim olduğunu kültür belirliyor
1960'larda ortaya çıkan "kimlik siyaseti" tanımının temel kabulü, toplulukların belirleyici niteliklerinin, dahil oldukları ekonomik sınıflar değil, kültürleri olduğu şeklindedir. Şöyle ki, örneğin, bir Türk sanayicisi, son tahlilde, kendisini bir Japon ya da Belçikalı sanayici ile değil, işçi sınıfından dahi olsalar, kendi kültüründen, geçmişini ve deneyimini paylaştığı birileriyle tanımlayacak, öncelikle onlarla dayanışacaktır. "Modernite"nin yarattığı sınıflandırmalarının reddi olarak değerlendirilen '60 sonrası Üçüncü Dünya özgürlük hareketleri, insan hakları örgütleri, feminist gruplar, gay hakları kampanyaları, vb. çıkışlar, sahici kimliklerin başkaldırısı olarak değerlendirilir. Nitekim, geçen kırk küsur yıl zarfında, marjinal gruplaşmaların başlattıkları hareketler büyümüş, günümüzde çok-kültürlülük olarak olumlanan anlayışı yaygınlaştırmıştır. Günümüz Batı dünyasında sıkça rastlanan bir argüman, ekonomik alanda revaç verilen liberalizm eğer "bireye eşit saygı anlamına geliyorsa, farklı kültüre sahip insanların yaşam biçimlerine ve dünya görüşlerine de saygılı olmak gerekir" şeklindedir. Böylece, başta dini inançlar olmak üzere, kültürel tercihlere, beğenilere ve yaşam biçimlerine saygı duyulacak ve farklılıkların kamusal alanda tanınmaları, haklarının teslim edilmesi sağlanacaktır.
Önceki yazımda açıkladığım "Büyük Kopuş" böylece yeni bir nikâh tazeleme ile sonuçlanırken, Batılı düşünürler, bu nikâhın, dinlerin yükselmeleri veya baskın çıkmalarından değil, kültürlerin doğasını ve önemini teslim eden seküler argümanların sonuçları olduğunda ısrarlıdırlar; bu bağlamda, yükselenin "iman" olmayıp, bireysel "kimlik" arayışı olduğu vurgulanır. Dinî inançlar, toplumların kültürel belleklerinin ayrılmaz parçaları hüviyetleriyle saygı görmelidirler; kaldı ki, dinî inançlar, kültürlerin dışa dönük ifadeleri olmanın ötesinde toplumsal değerlerinin de anahtarlarıdırlar.
"Ben kuşağı" dedikleri bir kavram var: "me generation." Bu kavram, ister "radikal İslam olsun, ister karizmatik Hıristiyanlık," deniyor, geleneksel dinlere dönüşü değil, tersine geleneksel dinlerden kopuşu anlatır çünkü, "ben kuşağı" dine takva için değil, "kimlik ve aidiyet" saikleriyle dönmektedir. Bu çerçevede, günümüzde din odaklı tartışmaların dinlerin muhtevalarına ilişkin konularda olmayıp, örneğin, "Bir Hıristiyan lisesinde Yahudi öğrenci olmak ne demektir?" ya da "İslam nasıl yaşanmalıdır?" şeklinde, bireyin kimliğini tanımlamasına hizmeti öne çıkardığına dikkat çekiliyor. "Kimlik yapılanmasının" harekete geçirdiği dönüşümün, Müslüman, Hıristiyan ya da Hindu, tüm dinlerde gözlemlendiği, din merkezli hareketlerin ortak noktalarının mensubu oldukları dinlerin ortak noktalarından çok daha fazla olduğu ifade ediliyor. Eylemcilerin küreselleşme-karşıtlığı, çevrecilik gibi özde dünyevi/seküler konularda da dayanışma içine girebildikleri düşünüldüğünde, Batı cenahında yükselenin "iman değil, kimlik arayışlarının dinî kanadı" olarak mütalâa edilmesi gerektiği şeklinde bir görüş ortaya çıkıyor. Bir örnekle açıklamak gerekirse, bu, Hazreti İsa'nın Allah'ın oğlu olduğuna iman etmemekle birlikte, Hıristiyan kimliğine diğer başka saiklerle sahip çıkmak gerektiğini düşünenlerin birlikteliği olarak tezahür ediyor.
Neticeyi kelâm, siyasi, kültürel ve ulusal aidiyetlerin aşınması; geleneksel iletişim biçimlerinin, fetva mercilerinin ve ahlâk ilkelerinin zayıflamasıyla doğru oranda yükselen toplumsal atomizasyon, özellikle de Avrupa göçmenleri, Afrikalı Amerikalılar, mutaassıp beyazlar gibi egemen liberal/laik kültürün seslerini kıstığı insanların dört başı mamur kimliklere ve ahlâki duruşlara duydukları özlemi artırıyor. Bu insanlar, özlemlerine bireysel kimliklerine sarılmak ve dünya ile doğrudan ve birebir ilişkiler geliştirerek kavuşmaya çalışıyorlar. Batı dünyasında neler olup bittiğini anlamak için Prof. Kenan Malik'in şu yorumuna kulak vermekte yarar var: "Kör olduğumu sanmıyorum, umarım deli de değilimdir ama 'Tanrı'nın ölümü' ne kadar doğru idiyse, 'dine dönüş'ün de o kadar doğru olduğunu düşünüyorum. Bence, Tanrı, ne o zamanlar/19.yüzyılda/ ölüydü, ne de şimdi canlı. Değişen bir şey varsa, o da dinin anlamı. Bugün dinin kucaklanıyor olmasının ne Tanrı, ne de dinbilimle ilgisi var; olan biten, 'kimlik' denilen o fevkâlâde dünyevi sorunun tezahüründen ibaret."
Dipnotlar:
(1) Pitirim Aleksandroviç Sorokin, 1889-1968 (2) New York, 1941 (3) İngiliz asıllı Amerikalı, 1907-1973 (4) George Orwell'in asıl adı, Eric Arthur Blair, 1903-1950, İngiliz gazeteci ve yazar; Constantin Virgil Gheorghiu, 1916-1992, Romanya doğumlu Fransız yazar; Arthur Koestler, 1905-1983, Macar asıllı İngiliz yazar (03.02.'08_ Zaman)
Üniversite,Bilim ve Din
ÜNİVERSİTE, BİLİM VE DİN - Taha AKYOL / Objektif
CELAL Şengör, ÜAK tarafından YÖK üyeliğine seçildi. Bu elbette bir tavırdır! Çünkü, çok değerli bir jeoloji bilgini olan Prof. Şengör, felsefi ve siyasi fikirleriyle çok radikal bir 'taraf'tır!Prof. Şengör'ün ÜAK üyelerine gönderdiği mektubu, önceki gün görüştüğüm iki rektörden öğrenmiştim. Dün İsmet Berkan "Vahim Bir Mektup" başlığıyla bu mektubu Radikal'de yayımladı. Gerçekten "vahim!" bir mektup.Önce şunu belirteyim: Prof. Şengör benim iyi bir dostumdur! Tanrı, din, metafizik, tercih özgürlüğü gibi konuları aramızda tartışırız ama anlaşamayız.Ben kendi yetki alanımda Sayın Şengör'e hiç yasak uygulamadım. "Bilim ve Yanılgı" adlı kitabımda kendisinden geniş alıntılar yaptım; CNN TÜRK'te kendisiyle deprem jeolojisi, küresel ısınma gibi konularda programlar da yaptım.Öbür yanda, biliyorum ki, Şengör'e "Taha Akyol gibi biriyle nasıl dost olursun, nasıl onun programlarına çıkarsın?!" diyen bağnaz-pozitivist bir 'cemaat' var. Başörtülü kızların üniversitede okumasına karşı 'pozitivizm cihadı'nı açan cemaat... Şengör'ün mektubu bu cemaatin 'aforoz', yani dışlama bildirisi gibidir.Bilimi öğretmek?Sayın Şengör özetle, "Üniversitelerde de yasaklar olur... mesela kimse dünyanın düz olduğunu öğretemez" diyor.Tamam ama bu kızlar üniversitede sizin öğrenciniz olduğunda siz onlara dünyanın düz olduğunu, Aristo fiziğini mi öğreteceksiniz?!Bırakın onlar da herkesin öğrendiği bilimsel bilgileri öğrensin!Sayın Şengör, "üniversitede bilim öğretme" görevi ile "öğrenme" hakkını karıştırıyor! "Bilimi öğretme" adına "öğrenme yasağı"nı savunuyor! Sayın Şengör'ün felsefi itikadı onu totaliter bir bakışa yöneltiyor; kafasındaki "bilim" anlayışı totaliter olduğu için, her alanı kapsıyor, öğrenim hakkı, hukuk, demokrasi gibi kavramların üzerinden silindir gibi geçiyor. "Hukuk rölatiftir" diyerek hukuku bir kenara itebiliyor.Aynı anlayışı savunmak için Russel'ın şu sözlerini aktarıyor:"Bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur!"Burada da Sayın Şengör, "bilim" ile "değer"i karıştırıyor, aynı totaliter bilim anlayışı yüzünden!Bilim ve değerEvet, "bilimsel bilgi"nin bilim dışında hiçbir kaynağı yoktur. Fakat bir de insanlığın "değerler" dünyası ve bu "değerler hakkında bilgi" alanımız vardır. Din, felsefe, estetik, hatta hukuk ve siyasi doktrinler bu alandır.Duygularımız, sezgilerimiz vardır. Bilimin cevap veremediği alanlarda aklımıza takılan sorular vardır. Kaldı ki, rölatiflik ve indeterminizm bilim alanına bile girmiştir. Bilimin belirleyici vasfı olan "deney, gözlem ve sınama" metotlarını her alanda geçerli kılmaya kalkmak, totaliter bir bilim anlayışıdır. Bilimin "deney, gözlem ve sınama" metotlarıyla mesela "güzellik, iyilik, dürüstlük, merhamet" gibi değerler oluşturulamaz. Özgürlüklerimiz de "deney, gözlem ve sınama"dan değil, sübjektif dünyalarımızın kaynağı olan bu "değerler" alanındaki tercihlerimizden oluşur.Biliyorum ki, Şengör'ün mümin Hıristiyan ve mümin Musevi bilim adamı dostları vardır; Batı üniversitelerinde ders veriyorlar! Bırakın ders vermeyi, Şengör, başörtülü kızların bilim öğrenmesine bile karşı çıkıyor!Sevgili Şengör; size jeoloji ve fizik kitaplarında rastlamadığınız bir 'değer'i hatırlatmak istiyorum: "İnsaf!"Siyaset biliminde buna "demokrasi" diyorlar.
CELAL Şengör, ÜAK tarafından YÖK üyeliğine seçildi. Bu elbette bir tavırdır! Çünkü, çok değerli bir jeoloji bilgini olan Prof. Şengör, felsefi ve siyasi fikirleriyle çok radikal bir 'taraf'tır!Prof. Şengör'ün ÜAK üyelerine gönderdiği mektubu, önceki gün görüştüğüm iki rektörden öğrenmiştim. Dün İsmet Berkan "Vahim Bir Mektup" başlığıyla bu mektubu Radikal'de yayımladı. Gerçekten "vahim!" bir mektup.Önce şunu belirteyim: Prof. Şengör benim iyi bir dostumdur! Tanrı, din, metafizik, tercih özgürlüğü gibi konuları aramızda tartışırız ama anlaşamayız.Ben kendi yetki alanımda Sayın Şengör'e hiç yasak uygulamadım. "Bilim ve Yanılgı" adlı kitabımda kendisinden geniş alıntılar yaptım; CNN TÜRK'te kendisiyle deprem jeolojisi, küresel ısınma gibi konularda programlar da yaptım.Öbür yanda, biliyorum ki, Şengör'e "Taha Akyol gibi biriyle nasıl dost olursun, nasıl onun programlarına çıkarsın?!" diyen bağnaz-pozitivist bir 'cemaat' var. Başörtülü kızların üniversitede okumasına karşı 'pozitivizm cihadı'nı açan cemaat... Şengör'ün mektubu bu cemaatin 'aforoz', yani dışlama bildirisi gibidir.Bilimi öğretmek?Sayın Şengör özetle, "Üniversitelerde de yasaklar olur... mesela kimse dünyanın düz olduğunu öğretemez" diyor.Tamam ama bu kızlar üniversitede sizin öğrenciniz olduğunda siz onlara dünyanın düz olduğunu, Aristo fiziğini mi öğreteceksiniz?!Bırakın onlar da herkesin öğrendiği bilimsel bilgileri öğrensin!Sayın Şengör, "üniversitede bilim öğretme" görevi ile "öğrenme" hakkını karıştırıyor! "Bilimi öğretme" adına "öğrenme yasağı"nı savunuyor! Sayın Şengör'ün felsefi itikadı onu totaliter bir bakışa yöneltiyor; kafasındaki "bilim" anlayışı totaliter olduğu için, her alanı kapsıyor, öğrenim hakkı, hukuk, demokrasi gibi kavramların üzerinden silindir gibi geçiyor. "Hukuk rölatiftir" diyerek hukuku bir kenara itebiliyor.Aynı anlayışı savunmak için Russel'ın şu sözlerini aktarıyor:"Bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur!"Burada da Sayın Şengör, "bilim" ile "değer"i karıştırıyor, aynı totaliter bilim anlayışı yüzünden!Bilim ve değerEvet, "bilimsel bilgi"nin bilim dışında hiçbir kaynağı yoktur. Fakat bir de insanlığın "değerler" dünyası ve bu "değerler hakkında bilgi" alanımız vardır. Din, felsefe, estetik, hatta hukuk ve siyasi doktrinler bu alandır.Duygularımız, sezgilerimiz vardır. Bilimin cevap veremediği alanlarda aklımıza takılan sorular vardır. Kaldı ki, rölatiflik ve indeterminizm bilim alanına bile girmiştir. Bilimin belirleyici vasfı olan "deney, gözlem ve sınama" metotlarını her alanda geçerli kılmaya kalkmak, totaliter bir bilim anlayışıdır. Bilimin "deney, gözlem ve sınama" metotlarıyla mesela "güzellik, iyilik, dürüstlük, merhamet" gibi değerler oluşturulamaz. Özgürlüklerimiz de "deney, gözlem ve sınama"dan değil, sübjektif dünyalarımızın kaynağı olan bu "değerler" alanındaki tercihlerimizden oluşur.Biliyorum ki, Şengör'ün mümin Hıristiyan ve mümin Musevi bilim adamı dostları vardır; Batı üniversitelerinde ders veriyorlar! Bırakın ders vermeyi, Şengör, başörtülü kızların bilim öğrenmesine bile karşı çıkıyor!Sevgili Şengör; size jeoloji ve fizik kitaplarında rastlamadığınız bir 'değer'i hatırlatmak istiyorum: "İnsaf!"Siyaset biliminde buna "demokrasi" diyorlar.
http://www.milliyet.com.tr/2008/02/01/yazar/akyol.htm
BİLİM FANATİZMİ
Geçen hafta yazdığım, 'Bilim budalalığı' başlıklı yazıma, İsmet Berkan'dan cevap geldi. Yani konuyu bir kez daha ele almak vacip oldu. Haftada iki kez yazdığım için, ben cevapları daha kısa ve özet halde ifade etmek durumundayım. Önce, ben okullarda bilimsel bilgiye dair eğitim verilmesin falan demiş değilim, dolayısıyla medreselerde bir tarihten sonra pozitif bilimlere dair derslerin kaldırılması bu tartışmanın konusu değil. İkincisi, Berkan, 'Din bilim değildir, inançtır' demiş, doğrudur. Ben 'Din bilimdir' demedim, bilimin nefesinin tükendiği alanlara dair inanç veya spekülasyon alanıdır iddiasındayım. Bilimin nefesinin tükendiği konulara örnek de verdim. Berkan bunların konuyla alakası olmadığını söylüyor, oysa tabii ki var. Bilim, teknolojiye indirgenemez 'Evreni kavrama gayretidir' diyor. Evet, bilimsel bilgi temelli Aydınlanma felsefesinin iddiası, umudu buydu. Ben de diyorum ki, bu gayret bugüne kadar varoluşa dair temel soruları çözmekte işe yaramadı. Bazılarımız, bilimin hayatın ve evrenin sırrını bir gün mutlaka çözeceğine inanıyorlar. Olabilir, böyle bir umut taşıyabilirler, ama ben kendilerine katılmıyorum. Ortada geleceğe yönelik bir inançtan başka bir şey yok. Bu noktada inandığımız şeyler farklı. Aydınlanma felsefesi, bilimsel düşünceyi temel alan dünya görüşünün, toplumsal siyasal meseleleri de halledeceğini iddia ediyor, umuyordu. Öyle olmadı. İnsanlar, ortaçağda da birbirlerinin gözünü oyuyordu, bugün de bu noktadan uzaklaşmış falan değiller. Hâlâ savaşıyorlar, hâlâ suç işliyorlar, hâlâ yaşama dair sıkıntılarla boğuşup duruyorlar. Tam da bu nedenle, iki büyük dünya savaşı, Avrupa'da Aydınlanma felsefesine olan inancı derinden sarstı. Dahası, bilimsel bilginin gelişmesi, örneğin savaşlara engel olmadı, ama teknolojik gelişme savaşları daha fazla can alacak hale getirdi. İletişim teknolojisinin gelişmesi, sıradan suçların yerine daha karmaşık şuç biçimleri doğurdu. Avrupa'da çok ciddi bir sıkıntı haline gelen çocuk pornosu endüstrisi bunun bir örneği. Kesip, yemek için internetten kurban arayıp, bulan ve planını gerçekleştiren bir Alman mühendis bunun diğer bir örneği. Diğer taraftan, bilim ve teknolojinin sınırsız tüketim ideolojisi ile birleşmesi, küresel ısınma gibi gezegenin sonunu getirecek tehlikelere yol açtı. Demek ki neymiş? İnsana ve evrene dair felsefi bir telakki ile tartışılmayan bilimsel gelişme, yarar sağladığı kadar zararlı olabiliyormuş. Daha önemlisi, bilim insan hayatı konusundaki temel meseleleri çözmüyormuş, bu sorular hâlâ felsefi düzeyde tartılması gereken konularmış. Söylediğim özetle bu. Nedense, fanatizm hep dine atfedilen bir şey, oysa çağımızda bilim fanatizmi de söz konusu ve bilim budalalığından kastettiğim bu. Bilimsel bilgi de, 'Hayata dair bilgilenme çeşitlerinden biri ve sınırları var' dediğinizde kıyamet kopuyor. Dahası, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi gibi siyasal bir kurum, bu tartışmada taraf olmanın ötesinde bağlayıcı karar alabiliyor. Okullarda bilimsel bilgi öğretilmesin diyen yok, ama bilimsel bilgi mutlak gerçek yerine konulmasın deme hakkımız yok mu? Bir dine mensup, inançlı insanların, insanlığın tüm kusur ve suçlarından sorumlu bir inancın temsilcileri olarak, hep alttan alması gerektiği yönünde muamele o kadar yaygınlaşmış ki, azıcık itiraz etseniz, olay Kanuni devrindeki Ebussud Efendi'ye kadar gidiyor. Dahası, dini düşünce o kadar türbe ziyareti, cenaze namazı, mahalle imamına indirgenmiş vaziyette ki, insanlığın yüzlerce yıl dünyayı algılama yolu olarak, zenginliği içinde kimsenin ilgisini çekmiyor, 'İnanılması emredilen şeyler' deyip geçilebiliyor. Sanki inananların tümü 'düşünce tembeli' olduğu için ve neredeyse matematikten sınıfta kaldığı için kolayından dindar olmaya karar vermiş gibi, bir düşünce hazinesini kolaylıkla rafa kaldırma cesareti gösterilebiliyor. Benim itirazım bu yaklaşıma.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=235791