[Bilimin dünyasında yaşamak «quantité», kemmiyet dünyasında yaşamak demektir. Kendimizle veya başkalarıyla ilgili herşeyi sayılar, sıralamalar, birbiri yanma konulan, birbiriyle karşılaştırılabilen nesneler aracılığıyla kavrıyoruz. İnsan olarak bilincimizi «quantification»ler belirlediği için, bugünün insanları olarak bizler kemmiyet hakimiyeti altında yaşamayı olağan, yerinde ve hatta isabetli, kaçınılmaz saymayı uygun görüyoruz. - İ. ÖZEL, TAHRİR VAZİFELERİ, TİYO, Nisan 2018, s.: 206]

11 Mayıs 2009

Din ve Bilim Neden Çatıştırılır? - Dr.Aliye ÇINAR

Din ve Bilim Neden Çatıştırılır? – Dr. Aliye ÇINAR



“İki tür insan vardır:
Dedesi Âdem veya Maymun Olanlar “ - Ahmet Hamdi
Tanpınar


Ülkemizde genellikle bilinen bir klişe olmakla birlikte, son zamanlarda Darwin’in “teori”sini yeniden bilimleştirme hezeyanı, din-bilim çatışmasını tekrar gündeme getirdi. Hezeyan diyorum, çünkü Darwin’in araştırma arzusu yerini ideolojiye bırakarak, Darwinizim tartışması başlayınca bu çıkarsamam haklı gözüküyor. Zira Darwinin hareket noktasının iyi bilinmesinde fayda var. Onun asıl tutkusu, varlıklı bir kişi olarak kesinlikle ideolojik sahte kimliklere sığınmadan doğayı ve canlıları araştırmaktır. Kısacası temel itki doğa bilimdir. Bu amaç uğruna o, canlılar dünyasında beş yıllık bir yolculuk, onlarca yıl süren çalışmalar yapmıştır.
Elbette döneminde pozitivizmin revaçta olduğunu anımsarsak, biyolojik hipotezlerin teolojiye taşınması anlaşılır bir şeydir. Zira Tanrı’yı defterden silmek için oldukça ikna edici bir araştırmanın ideolojileştirilmesini anlamak zor değildir.
Darwincilik, din-bilim çatışması denildiğinde ilk akla gelen isim kuşkusuz ateizmin güçlü kalecisi Richard Dawkins’dir. Bu yazıda onun üzerinden meseleyi irdeleyelim. Acaba “Din ve Bilim” neden çatıştırılır?
Dawkins, insanın sadece düşünce boyutunu dahası bunun sonucunda bilimsel etkinliğini öne çıkarmanın ötesinde, insanı yalnızca buna indirgemek suretiyle, ‘tek boyutlu’ insan açıklaması geride kalmasına rağmen, o hala ısrarla bunu savunur. Felsefî antropolojinin verileriyle konuşacak olursak, insan sadece bilgi üreten bir varlık değildir. O, seven, hisseden, irade sahibi ve bütün boyutların bir bileşkesi olan ritüel (ayin ve ibadet) sayesinde kendini anlayan kısacası karmaşık bir yapıdır. Buradan bakınca insanın bilme yetisi kadar inanmasının da doğal olduğu ortaya çıkmaktadır.
Dawkins bu bilimsel indirgemeciliği çok abartmış olmasından kaynaklanmalı ki insanın sevme boyutunu da küçük görmektedir. O’na göre, sevmek de bir tür menfaatle ilgilidir. Hâlbuki insanı bu şekilde konumlarsak, onun kendi dışına çıkabilme ve benliğini geliştirebilme yetisinden söz etmek mümkün gözükmemektedir. Bu düşüncenin izini sürersek, Dawkins’e göre, insanın kültür ve dil varlığı oluşunu açıklamak mümkün değildir. Ahlakı bile bencil gen teoriyle açıklayan Dawkins’e medeniyetten bahsetmek abesle iştigal olacaktır.
İnsanı bu şekilde biyolojizme indirgemek suretiyle izah etmeye çalışan Dawkins, doğal olarak diğer boyutları yok saymaktadır. Hatta evrim düşüncesinin bir sonucu olarak, evrenin doğal eleme ile meydana geldiğini ısrarla savunduğu için, bir başka açıklama tarzını ve kozmolojiyi kabul etmemektedir. Sonuçta bilim ile dinin çatıştığını söylemesi şaşırtıcı değildir. Oysaki bilim ve dinin işleyiş mekanizması birbirinden farklıdır.
Elbette insan bütün bir varlıktır ve akıl boyutu ile iman yönünün çatışması düşünülemez. Ancak bilim, nedensellik yasasına göre işleyerek, evreni izah etmeye çalışırken, din iman ve ahlak eksenli olarak evreni izah eder. Bir bakıma insanın benliğinin balansını tanrısallığa soyunmamakla ayar edeceğini kabul eden din, insanı diğer insanın kurdu olmaktan emin kılmayı hedefler. Bilimde mekanik bir işleyiş hâkimken, din oldukça hayatîdir. Bilim, insanın bu dünyada en iyi şekilde yaşamasını hedeflerken, din insanın huzurlu olmasını merkeze koyar.
Bilim, bilimsel gelişme için her şeyi kullanır; ancak din, insanın biraz durup anlamasını murat eder. Kısaca ikisinin temel dinamikleri birbirinden farklıdır. Bunları çatıştırmak, sadece ideolojik ya da yanlı bir bakışın sonucu olabilir.
Bilim, inanç (belif) eksenli yol alır; oysa din için sezgilerin onayladığı bir iman (faith) alanı vardır. İnanmak ve bilmek farklı yönlerdir. Hatta iman sahasındaki bilgi, inanarak bilmedir. Ancak dâhi bir matematikçi son noktada, ahlaksızlığın bir eksilme olduğunu itiraf ederek, bilimsellik ile dinin de çakıştığını söylemesi şaşırıcı değildir (Wittgenstein-Dahinin Görevi, Kabalcı Yayınları, 2005).
Bilimsel yetkinliği, tavan yapmış bilim adamının zekası açığa çıkarır. Oysa iman ve dinin gerçekliğini, bilge ve mükemmel insan (iyi insan) teyit edebilir.
Son olarak ifade etmeliyiz ki, günümüzde dinden kasıt, büyük oranda inançtır. Böyle olunca, inanç ve inançsızlık gibi, din ve bilimin çatışması oldukça doğaldır. Çünkü sonuçta inançlardan hangi inancın muzaffer olacağı tartışılmaktadır. Oysa iman ve bilimin çalışması mümkün değildir. Burada Francis Bacon’ın bilim ve felsefe ile din ilişkisi hakkında söylediği sözü hatırlatmakta fayda var:
Bilim ve felsefede (sadece) derinleşenler dine döner…
Bu sözü, Türk anonim kültürüne taşırsak: Yarım hoca dinden, yarım doktor candan, yarım bilim adamı ve felsefeci insanı insanlığından (mahrum) eder.
Not: Pek yakında çıkacak olan, İnanmak ya da İnanmamak isimli kitabımızdan esinlenerek kaleme alınmış bir yazı…


http://www.haber10.com/makale/15398

18 Nisan 2009

EVRİMİ TARTIŞMAK – İsmail KILLIOĞLU

EVRİMİ TARTIŞMAK – İsmail KILLIOĞLU

Bilim ile inanç ilişkisinden hareketle birçok tartışma konusu çıkartmak her zaman için mümkündür ama anlamlı mıdır? Doğrusu her zaman için anlamlıdır, demek, bir açıdan anlamsızlığa anlam yüklemeye çalışmakla eşdeğerdir.

Kuşkusuz inanç, insanın varoluşunda ve benlik kazanmasında en güçlü kaynaktır ve bu kaynak temelini bizzat insanda bulur. Denebilir ki insan, inanç varlığı ve aynı zamanda öznesidir. İnsanın doğasında, özünde ya da fıtratında kendiliğinden (self, en soi, bizatihi) olan bir olgudur, bir güçtür, bir yetenektir vb. inancın bir ideal ve amaç doğrultusunda sistemli, ilkeli, kurallı ve yöntemli bir şekilde konu haline dönüşmesi ya da dönüştürülmesini, anlaşılması için, din olarak nitelendirdiğimizde, aslında insandaki inanç olgusunu ifade etmiş de oluruz. Ama buradaki inanç artık özel, özgül bir inançtır. Özü, etkisi, gücü, belirleyiciliği burada da aynıyla sürer. Diyebiliriz ki inanç duygusu, insanın duyguları arasında en güçlü ve belirleyici duygudur ya da insanın başat niteliğidir. Bir açıdan düşünme, bilgi (merak) elde etme yeteneğimiz de inanç duygusu kapsamındadır en azından sıkı ilişki içindedirler, denebilir. Elbette bilgiyle bilim farklılığını hatırda tutmamız yerinde olur.

Çünkü inanç ile bilim ilişkisinin tarihi süreç içinde kimi zaman gerilimli bir şekilde ortaya çıkması, genel olarak bu farklılığın yerli yerince gözetilmemesinde veya değerlendirilmemesinden kaynaklanmıştır, denebilir.

Basit anlatımıyla inanç "din" bağlamında elbette kendine özgü bilgileri içerir. Kimi zaman da belli bir bilimin temelini, doğuşunu hazırlar, en azından ilham kaynağı olur, olabilir. Sümer'de "astroloji"den "astronomi"ye gidişin hazırlanması gibi. Ancak inanç "bilim" olarak tanımlanamaz, böyle bir yaklaşım bile kaçınılmaz güçlüklere, karşıtlıklara, gerilim ve çatışmalara yol açar.

Evrim varsayımının XIX.yy. Darwin (1809-1882)'in ortaya koyduğu incelemeler bağlamında "kuram" olarak önerilmesiyle benzer bir çatışma örneği de ortaya konulmuş oldu. Çatışmayı ateşleyen Darwin değil, onun varsayımını benimseyenler (mesela Th. H. Huxley gibi) ile bu varsayıma karşı çıkışına inanç gücünü de takviye edenler (mesela Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce gibi) oldular. O günden bugüne, genellikle algılama düzeyinde kalınarak tartışma ya da çatışma canlı tutuldu.

Varsayım olarak "evrim" düşüncesinin tarihi oldukça gerilere uzanır. Anaximandros (M.Ö. 610-545) bilinen en önemli isimdir. Ama görüşü, kalan birkaç fragmente dayanır. Bilim bağlamından ziyade mistik inanç ve bilgiye dayanır. Yeniçağlarda Lamarck, Maupertius vb. farklı yaklaşımlar ile biraz bulanık bir "evrim" düşüncesine yakın durmuşlardır. En güçlü ve bilimsel olma iddiasına en yakın görüşü jeoloji alanında Cuvier, Sedgwick gibi araştırmacılar ile birlikte Lyell ifade etmişlerdi. Darwin'in yaptığı gözlemleri açıklamasında Lyell'in görüşü ilham verici olmuştur. Klasik iktisatçılardan Malthus'u da anmak gerekir. Sonuç'ta Darwin bir simgeye dönüşecektir. Bu biraz da XVIII ve XIX. yy.ların zihniyetiyle bağlantılıdır.

Ne var ki, bu çatışmada inancın "din" bağlamında taraf haline getirilmesi, temelde Hıristiyanlığın, dolayısıyla İncil ve Tevrat'ın anlatımlarından kaynaklanan algılamaların belirleyici olduğunu söylemek yerinde olur. Özellikle "Genesis-Yaratılış"a getirilen yorum bilgiyle bilimin olgusallıklarını birbirine karıştırmış gözüküyor. Bu noktada din bağlamında İslâm'ın ortaya koyduğu önermelerin, yukardaki iki inanç (cult) ile aynilik taşıdığını söyleyebilmek oldukça sıkıntılı gözüküyor. Dolayısıyla varlığın birden yaratılmış olmasıyla, yaratılmış olan da dâhil "evrim" olarak nitelenecek bir sürece tabi olabileceği şeklindeki açıklama ve yorumlar başlı başına birer karşıt ilke olarak ele alınabilirler mi? Doğrusu böyle bir çıkarımın fazla anlamlı olmadığı söylenmelidir. Şu basit gerçeği hiç akıldan çıkarmamız şarttır: Bilim, aynı zamanda felsefe, kendi gerçeklikleri bağlamında bir inanç önermezler. Ancak bunların inanç biçimine dönüştürülmesi daima mümkündür ama anlamlı değildir. Çünkü bilim de, felsefe de inanç biçimine dönüştürüldüklerinde kendi doğal gelişim süreçlerini tıkarlar, handiyse yokederler.

Yeri gelmişken, sehven dile getirdiğini sandığım, Prof. Dr. Y. Nuri Öztürk'ün bir televizyon konuşmasındaki görüşe katkıda bulunmanın yararlı olduğunu düşünüyorum. İbn Miskeveyh'in görüşünü anlatırken varlığın üç aşamalı bir "evrim" sürecinde olduğu nakledildi. Miskeveyh'in sözkonusu görüşü Aristoteles'in ruh olgusunu açıklama ve tasnifiyle ilgilidir. Burada Aristoteles'in tartıştığı ruh sorunudur. Tasnifi de bitkisel (nebati), hayvansal (hayvanî) ve insanî ruh şeklindedir. Ruhun canlılığını açıklamak için bir başka ilkeyi de işaret etmiştir: Entelekia. Ama bu nihayet felsefi bir speculation'dur, etkisi oldukça derin ve yoğun olsa bile!
(18.03.09; Milli Gazete )

[ http://www.haber7.com/haber/20090318/Evrimi-Tartismak.php ]

Hayatımızda Sahiden Daha Fazla Bilim Olsun – İsmet BERKAN

Hayatımızda Sahiden Daha Fazla Bilim Olsun – İsmet BERKAN

TÜBİTAK, dergisi Bilim Teknik’te Charles Darwin’i sansürlediğinden beri bilim konuşuyoruz. Bu arada gazeteler Adnan Hocacıların mektup bombardımanı altında. İnternette her yazının altına konuyla ilgili sözde ‘bilimsel’ görüşlerini koyduruyorlar. Yok, efendim evrim yokmuş, yok efendim fosil kanıtları yokmuş, yok efendim Darwin şöyleymiş, böyleymiş...

Gerçekten inanılmaz bir şey. Ama bunlara artık kızmıyorum. İnternette sırf benim aleyhimde konuşulsun diye içinde adım da geçen bir site açan, bu sitenin bütün google aramalarında üst sıralarda çıkabilmesi için türlü çeşitli numaraları da düşünecek kadar hesapçı olan insanları o manada ciddiye alamam zaten.Benim bu son tartışmada esas kızdığım şey, Türkiye’deki derin bilim cehaleti. Neyin bilim neyin bilim dışı olduğuyla ilgili cehalet. Bunun masum bir şey olmadığını, bu milletin çocuklarının uzun yıllardan beri bilinçli bir biçimde böyle yetiştirildiğini düşünüyorum; kimse neyin bilim neyin bilim dışı olduğunu bilemesin diye yani...Milli Eğitim Bakanı dâhil herkesin dilinde aynı laf: ‘Canım o da sadece bir teori.’Sanki bilimde bir mutlak doğrular var bir de henüz spekülasyon aşamasındaki teoriler. Evrim de bir teori olduğuna, yani mutlak doğru sayılmadığına göre geri kalan bütün spekülasyonlarla eşit derecede.

Bu o kadar yaygın bir yanlış bilgi ki, ben bile bu bilginin yaygınlığını gördükçe fena oluyorum.

Gerçekte mutlak bir kesinlik içinde bildiğimiz tek şey var: Bilimde mutlak doğruların olmadığı.

Bilim, belki o ‘mutlak doğru’yu arama yolculuğu veya macerasıdır ama bu aşamada elimizdeki imkânlar, bilimin teoriler hakkında ortaya kanıt koyma veya onları yanlışlama şeklinde yürümesine izin veriyor.Daha da fenası var, özellikle parçacık fiziğinde işler teoriyle bile değil teori oluşturacağı düşünülen bir takım varsayımlarla ‘ilerliyor.’Bir sıradan gazete köşesini bilim dersi köşesine çevirmeye niyetim yok ama tartıştığımız şeyin basit bir evrim-yaradılış tartışması olmadığını, gerçekte bu ülkenin geleceğini konuşmaya çalıştığımızı hatırlatmak istiyorum.Bana soracak olursanız meselenin temelinde ne biyoloji dersinde Darwin’in yanı sıra ‘akıllı tasarım’ inancının da bilim gibi anlatılması yatıyor ne başka dini-siyasi konular. Bana göre meselenin özünde, okullarımızda neyin bilim neyin bilim dışı olduğunu anlatacak felsefe dersinin bulunmaması yatıyor.Biz okullarımızdan felsefe dersini 12 Eylül darbesiyle kovduk hâlâ daha da geri getiremedik.

Okulda felsefeyle, felsefenin temel kavramlarıyla, neyin neden ve nasıl bilim olduğu konusuyla hiç tanışmayan öğrencilerin daha sonra bağımsız düşünebilen, ders kitabında anlatılan ‘iki rakip teori’den birini seçebilen bireyler olabilmesi söz konusu bile değildir.Neyin bilim neyin bilim-değil olduğunu bilen birisi, ‘akıllı tasarım’ın bilim değil inanç konusu olduğunu çok da fazla düşünmeden anlayabilir.Bilim, yanlışlanabilendir, yanlışlanabilme ihtimalini içinde barındırandır. ‘Mutlak doğru’dan söz eden bilim değildir, inançtır.

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=926215&Yazar=İSMET%20BERKAN&Date=15.03.2009&CategoryID=97

Hangi Darwin? - Mustafa AKYOL

Hangi Darwin?- Mustafa AKYOL

TÜBİTAK’ın yayınladığı Bilim ve Teknik dergisindeki ‘Darwin sansürü’ geçen haftanın ateşli konularından biriydi. Gerçekten bir sansür oldu mu, olmadı mı, bilmiyorum, ama olduysa bunu yanlış bulduğumu hemen belirteyim. Teorisini beğenin beğenmeyin, Darwin bilimin büyük isimlerinden biridir ve bir bilim dergisinin ‘Darwin Yılı’nda onu ele alan bir dosya yayınlamasından daha doğal bir şey olamaz. Darwin dosyası, eğer bu sayıda ‘sansür’e uğradıysa, sonraki sayıda mutlaka yayınlanmalıdır.
Ama mesele bundan ibaret değil. Çoğu kişinin gözden kaçırdığı bir başka önemli nokta, Darwin’in evrim teorisi denince bizim önümüze neyin konduğu.

Türkiye’de biz bu detayın pek farkında değiliz ve tartışmanın sadece ‘evrimciler’ ile ‘yaratılışçılar’ arasında geçtiğini sanıyoruz. Oysa aslında evrim teorisinin de iki ayrı yorumu var.

Bunlardan birincisi, İngiliz zoolog Richard Dawkins gibi militan ateistler tarafından savunulan görüş. Buna göre, yeryüzündeki yaşamı ortaya çıkaran evrim süreci, hiçbir hedefi ve amacı olmayan, tümüyle rastlantısal bir oluşum. Biz insanlar da tesadüfen ortaya çıkmış bir ‘kaza kurşunu’ndan başka bir şey değiliz.
Diğer görüşü savunan bilim adamları ise, evrim sürecinin aslında belirli şablonlar izlediğini ve belirli bir amaca yöneldiğini düşünüyor. Bunlardan biri, Cambridge Üniversitesi paleobiyoloji profesörü Simon Conway Morris. Kanada’daki Burgess Shale bölgesinde yaptığı fosil kazılarıyla dünya çapında ün kazanan Prof. Morris, evrim ağacına göre birbirine akraba olmayan canlılarda neden birbirine çok benzeyen organlar geliştiğini sorguluyor. Örneğin insan gözü ile ahtapot gözünün yapısı neredeyse aynı, ama bunların ortak bir atadan evrimleşmiş olması mümkün değil. Bunun gibi yüzlerce ‘benzeşme’ örneği veren Morris, ‘evrim, aynı sorunlara karşı hep aynı çözümleri geliştiriyor, burada bir şablon olduğunu görmemek imkansız’ diyor.

Simon Conway Morris ile bir başka önemli paleontolog olan (ve 2002’de ölen) Stephen Jay Gould arasında bir tartışma yaşanmıştı. Gould, ‘eğer evrim bandını başa sarıp tekrar oynatma imkanımız olsa, her seferinde bambaşka bir tablo ortaya çıkar’ diyordu. Morris’e göre ise bandı başa sarıp tekrar oynatsak yine benzer canlılar ortaya çıkacaktı, çünkü evrime ilk baştan yerleştirilmiş bir ‘istikamet’ vardı.
Dikkat ederseniz Gould’un yaklaşımı ateizmin varsayımlarına daha uygun. Morris’inki ise evrimin aslında bir Yaratıcı’nın iradesinde olduğunu kabul etmeye daha yatkın. Zaten Gould bir ateist idi; Morris ise inançlı bir Hıristiyan.

Şimdi tüm bu teorik tartışmaları biraz daha ‘güncel’e çekelim ve şu soruyu soralım: Madem iki farklı evrim yorumu var, acaba TÜBİTAK bize bunların ikisini birden sunuyor mu?

Bu soruya cevap aramak için TÜBİTAK’ın evrim konusundaki yayınlarına baktım. Ne ilginç ki, tercüme ettikleri kitapların hemen hepsi evrimin ateist yorumuyla öne çıkmış yazarlara ait. Örneğin kendini ‘Şeytan’ın papazı’ diye tanımlayan, ‘din bir virüstür’ diyen Richard Dawkins’in iki ayrı kitabını çevirmişler. Stephen Jay Gould, Richard Lewontin, Edward O. Wilson gibi aynı ‘kafa’daki diğer yazarların kitapları da var TÜBİTAK listesinde.

Ama aynı listede Simon Conway Morris’in Cambridge Üniversitesi’nce basılan ‘Yaşamın Çözümü’ kitabı yok. Meseleye bu öteki açıdan bakan hiçbir kitap yok zaten...

Kısacası evrimi TÜBİTAK yayınlarından öğrenmek isteyen bir insanın ‘ateist propaganda’ya maruz kalmaması imkansız. Bunu dengeleyecek bir şey de yok önünde.

Bu durum karşısında oturup ‘bağnaz dinciler bilime karşı’ diye söylenmek ise pek haklı bir tutum değil.
Laiklik adına milletin inancına musallat olup sonra da ‘bağnaz dinciler laikliğe karşı’ diye yaygara koparmak gibi bir şey bu. Başkalarından objektiflik isteyenler önce bir dönüp aynaya bakmalılar.
Star,16.03.09
http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/hangi-darwin-175599.htm

Evrim Deneyi - Kemal Kıvanç Aköz

Evrim Deneyi - Kemal Kıvanç Aköz

Evrim Kuramını bir inanç meselesi zanneden cemaatin çokça sevdiği bir argüman vardır : Evrimin gerçekleşmesi olasılığı o kadar düşük ki, insanın 4.5 milyar yılda rast gele oluşması imkansız! Bu argümanı desteklemek için sıkça yapılan bir benzetmeye göre sokağa yığılmış kum, kiremit, çakıl ve suyun rast gele inşaat olması ihtimalinden daha düşükmüş evrimin gerçekleşme olasılığı. Bu kısa yazıda uzun süre aklımı karıştırmış olan bu argümanın saçma olduğunu biyoloji bilgisi kullanmadan iddia edeceğim.
Öncelikle argümanı iki kısma bölelim. İlk kısmı evrimin gerçekleşme olasılığının varlığını ve bunun bilimciler tarafından en son haliyle hesaplandığını iddia ediyor. İkinci kısmı ise bu hesaplanmış olasılığın büyüklüğünü kullanarak dünyanın yaşının evrimin gerçekleşmesine izin vermeyecek kadar küçük olduğunu iddia ediyor. Önce kolay olan ikinci kısımdan başlayalım ama önce izninizle olasılığın ne demek olduğunu kısaca açıklamaya çalışayım.
Olasılık kavramının aksiyomatik kurgusu ilk olarak, bu kurgu için Lebesque'in ölçüm ve integral kuramını kullanan ünlü matematikçi Kolmogorov tarafından yapılmıştır. Bu yazıda bu kurguyu kullanacağım, çünkü uygulamalı bilimlerde (fizik, iktisat, istatistik, v.s.) en fazla kullanılan kurgu bu. Olasılık kavramının arkasında bir deney fikri vardır. Öncelikle bu deneyin gerçekleşmesi mümkün olan tüm sonuçları belirlenir. Bu sonuçların oluşturduğu kümeye durumlar kümesi/uzayı denir. Farz edin ki deneyimiz bozuk para atmak olsun. Bu deneyin iki sonucu var: {Yazı, Tura}. Bu durumlar kümesi belirlendikten sonra, ölçebileceğimiz olayların ne olduğuna karar veririz. Her olay, durumlar kümesinin bir alt kümesine karşılık gelir. Para deneyinde bu, tüm alt kümelere denk geliyor: {0, {Yazı}, {Tura}, {Yazı, Tura}}. En sonunda da bu olaylara, yani alt kümelere sayılar atılır. Para örneğinde sayılar şöyledir: boş kümenin (0) gerçekleşme olasılığı, yani hiçbir şey olmama olasılığı 0, Yazı gelme olasılığı 1/2, Tura gelme olasılığı 1/2, {Yazı, Tura}} gelme olasılığı, yani herhangi bir şeyin olması olasılığı ise 1.
Şimdi gelelim argümanın çürütmesi nispeten kolay ikinci kısmına. Bu alt argümana göre, biri oturup evrim deneyi yapmaya çalışsa, deneyin sonucunda insan gibi karmaşık bir canlının oluşması olasılığı o kadar düşükmüş ki, bu deneyin beklenen başarı süresi dünyanın şu anki yaşının bilmem kaç milyar katıymış. Bu argümanın neden saçma olduğunu yukarıda tarif ettiğim para örneğini kullanarak açıklayayım izninizle. Para örneğindeki olasılıklara baktığımızda arka arkaya para atmaya başlayan birinin beklenen Yazı görme süresi 2'dir. Yani tahminen iki atıştan sonra en az bir tane Yazı gelecektir. Eğer iki atışta da Yazı gelmezse, tahmin yanlışmış demeyiz. Tahminimiz yanlış olabilir deriz ve olasılıkları deneyin sonuçlarına göre tekrar atarız. Ama eğer parada hile falan yoksa, tahminin tutmamış olması bile hiçbir şey ifade etmez. Tahmin zaten olasılıksaldı, tutmaması ihtimali tahmin oluşturulurken de vardı.
Evrim meselesine gelirsek; elimizde sadece bir tane gözlem ve yapılan deneyler var. Bu deneylerin birinde hesaplanan tahmini olasılıklara bakıp evrim kuramı yanlıştır demek anlamsızdır, çünkü tahmin zaten olasılıksaldı. Evrimin tahmin edilen süreden daha kısa sürede gerçekleşmiş olma olasılığı eğer sıfırdan büyükse, ortalıkta evrim kuramını çürüten bir çalışma yok demektir. Hatta bu tahmini olasılık 0 olsa bile evrim kuramını çürütecek bir argüman olmadığını söyleyebiliriz, ama bunu sonra söyleyelim izninizle.
Aslında yazıyı burada bitirebiliriz, çünkü evrimle ilgili yukarıdaki argümanın yanlış olduğuna dair geçerli bir gerekçe verdim. Bu kısmı oldukça kolaydı. Ama bana göre yukarıdaki cümlenin -yanlış olmasının dışında- kurulmuş olması bile saçma. Bu iddiamı desteklemek için metafizik üzerine biraz düşünmek yeterli olacaktır.
Yukarıda tarif ettiğim gibi, bir olasılıktan bahsedebilmek, içinde olasılık geçen bir cümle kurmak için bir durumlar kümesinden bahsedebilmek gerekir. Evrimin gerçekleşme olasılığından bahsedebilmek için de yine bir evrim deneyinden bahsedebilmek gerekiyor. Ancak biz evrenin hangi koşullarda oluştuğunu bilmiyoruz. Üzerinde evrimin gerçekleştiği içinde yaşadığımız evrenin böyle değil de, başka türlü nasıl olabileceği konusunda hiçbir fikrimiz yok. Elimizde sadece bir tane evren gözlemi var, o da içinde yaşadığımız evren. Ötesinden bilimsel olarak bahsetmek tamamen saçmalıktır. Bu yüzden evrimin gerçekleşme olasılığından bahsetmek de saçmadır. Diyelim bir evrim deneyi var hakikaten. O zaman mesela bu deneyde kaç çeşit evren olduğunu ve deneyin kaç defa yapıldığını bilmiyoruz. Belki bu deney sonsuz defa tekrarlandı ve evrimin gerçekleşme olasılığı sıfır olmasına rağmen evrim gerçekleşti. Belki de en başarılı denek bizdik. Belki de değildik, alternatif bir evrende bu kadar sürede dünya barışına ulaştılar belki. Belki de ortada deney falan yoktu, bir yaratıcı vardı ve evrimi şaşmayacak biçimde çat diye başlattı. Bu senaryolar bizim gözlemlerimize ve aklımıza dayanarak anlayabileceğimiz, yorumlayabileceğimiz senaryolar değil. Bu senaryolar hakkında konuştuğunuz anda bilimin sınırlarının dışına çıkmış ve kişisel inançların sınırlarının içinde girmiş olursunuz.
Güzel, argümanın ifade edildiği cümlenin kurulması bile yanlıştı. Ama yazının kapsayıcı olması için son bir sorunun daha yanıtını düşünelim isterseniz. Eğer evrimin olasılığı gibi bir kavram saçmaysa, neden biyoloji biliminde bu tarz olasılık hesapları yapılıyor? Bu sorunun yanıtı için azıcık bilim yöntembilimi ya da felsefesi bilmek yeterlidir.
Bilimde içinde yaşadığımız sistemin nasıl işlediği anlaşılmaya çalışılır. Bunun için gözlemlerde örüntüler ya da sistemde bir düzen aranır. Bu, biraz kişisel tavırların da etkisiyle, bir düzen önermesine, yani hipoteze dönüşür. Sonra bu hipotez doğru kabul edilerek birtakım gözlemler yapılır. Eğer gözlemler hipotezin gerektirdiği gibi çıkmıyorsa, hipotez kendi bakış açısı altında bile yanlışlanmış olur. Hipotez gözlemler ışığında güncellenir. Eğer gözlemler hipotezi yanlışlamazlarsa, gözlemler hipotezin bakış açısında yapıldığı için hipotezin doğruluğu hakkında kesin bir şey söyleyemeyiz. Hipotez bir sınavdan geçmiş demektir, ama daha çok sınava tabi tutulması gerekir. Hipotez birçok gözlemle uyuşuyorsa ve dahası gözlem ve tümdengelim sayesinde daha yanlışlanmamış birçok alt hipoteze kaynaklık ediyorsa, o hipotez yavaş yavaş bir teoriye, kurama dönüşür. Bunu, hipotezin bilim cemaati içindeki gücünün artması şeklinde de ifade edebiliriz.
Evrim kuramı da böyle bir kuramdır. Darwin'in hipotezinin zamanla daha bir çok alt hipotez ve gözlemle desteklenmesi sonucu tam tekmil bir kurama dönüşmesi sonucu oluşmuştur. Evrim kuramını test edecek gözlemler yapmak için, evrim deneyleri yapılır, bunlar belli alt hipotezlere dayanılarak oluşturulmuş simülasyonlardır temelde. Bu deneyler sonucunda bazı tahminler yapılır. Bu tahminler eldeki kuramla tam olarak uyuşmuyorsa, mesela deneydeki düzeneğin evrime izin verme olasılığı çok düşük çıkmışsa, o zaman bu evrim kuramının yanlış olduğunu göstermez, deney düzeneğini oluşturan bazı alt hipotezlerin yanlış olabileceğini gösterir. Bunun üzerine yeni deneyler yapılır. Bazı şarlatanların evrimin gerçekleşme olasılığı diye aktardığı olasılıklar bunlardır.
Bu son paragrafa dayanarak denilebilir ki, eğer evrim konusunda karşıt ama bilimsel bir tavra sahip olmak istiyorsanız, oturup evrime alternatif yeni bir hipotez oluşturmanız ve yaptığınız gözlem ve tümdengelimle bu hipotezinizi savunulabilir hale getirmeniz gerekir. Bunu yapmadan evrim kuramı hakkında atıp tutan biriyle karşılaşırsanız arkanıza bakmadan kaçın kendisinden, çünkü kendisi bir şarlatandır.
Evrimi ateizmin resmi ideolojisi zanneden insan ve kurumlar da mevcut ne yazık ki. Eğer bir bilimci çıkıp bir bilimin Tanrı'nın olmadığını ispatladığını iddia ederse, o bilimci muhtemelen bilim felsefesi bilmiyordur. Kendisine o bilimin bu iddiayı nasıl oluşturduğunu sorun, birtakım teknik bilgiler vermeye başlayacak ve bu teknik bilgileri yorumlamaya başlayacak. Tanrı'dan bahsetmeye başladığı yere dikkat edin. Yaptığı yorumların o aşamasında ya da birkaç adım öncesinde bir sorun yakalayacaksınız.
http://www.haber10.com/makale/14832/