[De ki,"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"Ancak, yalnızca akıl-iz'an sahipleri bunun farkındadır._39/Zümer:9]

5.02.2008

Laymanın Dayanılmaz Cesareti

Laymanın dayanılmaz cesareti _ Yasin AKTAY

Başörtüsü, laiklik ve din politikaları gibi konularda Türkiye'nin en önemli sorunu, bu konularda konuşmanın bir bilgi ve ehliyet gerektirmediğinin zannediliyor olması. Bilenler de konuşuyor bilmeyenler de. Ama bilmeyenler cahil cesaretleriyle lafa gürültülü bir tonla katıldıkları için bilenlerin sesini bastırıyor.
Laiklik konusundaki bütün bilgileri ilkokulda kendilerine “din ayrı devlet ayrı” diye ezberletilen basit cümleden ileri gidemeyenler, bu ezberin üzerine yeni hiçbir felsefi mülahazayı takip etmemiş olanlar, toplumda hangi konunun laikliğin alanına girdiğini tayin etme konusunda kendilerini süper yetkili görebiliyorlar. Bunu yapabilmek için din alanının nerede başlayıp nerede bittiği hususunu da tayin emek üzere birer müçtehit kesilebiliyorlar.
Belki laiklik kelimesinden kendilerine kalan tek miras, en kötü miras bu olsa gerek: konu dışı olanların, yani layman olanların, hariçten gazel okuyanların bütün ortama hâkim olmaları.
Laiklik batıda gerçekten çok önemli bir projeydi, sadece farklı dinler veya gruplar arasında değil meslek alanları arasında da bir çizgi çizen bir barış projesiydi ve kesinlikle böyle bir sonuç hedefliyor değildi. Layman olanların, ehil olanların önüne geçme teşebbüslerine karşı her meslek kendi ehliyet ve yeterlilik standartlarını belirleyerek bir koruma mekanizması geliştirmiştir. Böylece örneğin tıp alanında belli bir eğitimden geçmeyenlerin o alan hakkında ileri geri konuşması önlenmiştir. Hukuk alanında, din alanında veya kısaca bütün alanlarda konuşmanın gerektirdiği uzmanlık koşulları belirlenmiştir.
Bugün başörtüsü yasağının hiçbir yasal dayanağı bulunmadığı halde bunun uygulaması biraz da rektörlerin katkılarıyla sağlanabiliyor. Başörtüsü yasağı en azından laiklikle, dinle, sosyal barışla, bireysel ve toplumsal hak ve özgürlüklerle ilgili olduğu için böyle bir konudaki uygulamanın en azından sosyolojik, teolojik, siyaset-bilimsel birçok sosyal bilim verileriyle destekleniyor olması lazımdı. Oysa son yazıda da söylediğim gibi, acı bir gerçektir ki içinde tıp fakültesi bulunan 55 devlet üniversitesinin 45 tanesi tıpçı rektörlerce yönetilmektedir.
Geçtiğimiz aylarda bir televizyon programında eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz, İslam felsefesi, laiklik, ilahiyat alanında bir ilahiyatçının olamayacağı kadar cesur tezler ileri sürdü. İbn Rüşd ile Gazali arasındaki tartışmadan yarım yamalak anladıklarından bütün İslam tarihinin okunması için destursuzca büyük büyük tezler ileri sürmekten hiç çekinmedi. Ki, herkes bilir, o görev süresince de emeklilik hayatında da bunu hep yaptı. Konu biraz özel konulara geldi ve sunucu kendisine tekrar üniversite hayatına dönmeyi düşünüp düşünmediği yönünde bir soru yöneltti. Bir saattir kendisiyle hiç ilgili olmayan, hiç uzmanı olmadığı hususlarda cesurca konuşan aynı adamın gerçekten bildiği alanda girdiği tevazu modu izlenmeye değerdi. Gürüz, (mealen) şöyle dedi: “
Bizim alanımızda (Kimya) çok yeni gelişmeler oluyor, ben o gelişmeleri takip edemediğim için, şimdi üniversiteye döndüğüm taktirde ayak uydurmakta zorluk çekerim, bilime ve uzmanlığa olan saygımdan dolayı bunu yapmam”.
Gerçekten inanılmaz bir şey. Kendi bildiği alanda insanı mütevazi olmaya zorlayan bir mekanizma çalışıyor. Din konusunda konuşmanın da bir miktar alan bilgisi gerektirdiğini ona kim söylemeli acaba?
ÜAK üyelerinin, yani aralarında konunun uzandığı alanlar hakkında bilimsel bir ehliyete sahip olan bir kişinin bile bulunmadığı, çoğu tıp veya fen bilimlerinden gelen hocaların, yıllardır uygulamakta oldukları bu tek kelimeyle “ayıp” yasağı kaldırıp bu utancı bitirmeye çalışan anayasal girişime karşı nasıl canhıraş bir direniş sergilediklerini gördük.
Üstelik ÜAK başkanı her cümlesi içinde bilim adına bir sürü pot kırdığı konuşmasında üniversite ve bilim kavramına da ne kadar uzak olduğunu gösterdi durdu. Üniversitelerin “inanç özgürlüğünün değil bilim özgürlüğünün yaşanacağı yerler” olduğunu söyledi başkan ki, bununla bu sözüne imza atan arkasındaki “üniversite yöneticilerinin” her şeyden önce inancın, bilimin, kanaatin, siyasi görüşün sınırları ve anlamı konusunda behemehal çok temel “felsefeye giriş dersleri” almaları gerektiğini bir güzel gösterdi. Bilim felsefesine bu kadar uzak olanların bilim üretiminin başında olmaları Türkiye'nin en büyük talihsizliği olsa gerek.
Ayrıca söylenenlere göre 150 kişiyle toplandığı söylenen kurulun toplantı sonucunda okuduğu bildiride, bilimsel faaliyetin ruhuna son derece aykırı bir biçimde “oy birliğiyle” mutabık olunmuş. Eser Karakaş'ın dediği gibi bilim camiasında, değil, ancak kimsenin muhalif bir görüş ileri süremediği politbüro toplantılarında olabilecek bir “oy birliği” bu. Veya hiçbir mantıklı ve bilimsel içeriği olmayan böyle bir bildiriye imza atmak için gerçekten hiç hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şeyden anlamıyor olmak lazım.
Bu durumda olanlar sıradan insanlar olsa, kendi ifade özgürlükleri der geçerdik, ama bunların üniversitelerimizin yönetici konumunda olmaları ve bu kadar çok sayılarıyla bir araya gelmiş olmaları, tabii ki işin acı ve düşündürücü yanıdır.
Allah sonumuzu hayr etsin. ( 04.02.08 )
(Bold vurgu bana ait.)

http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=04.02.2008&y=YasinAktay